Pir Seyyid Muhammed Nûru’l-Arabî 139. Vuslat Yıldönümü Burak Anılır Konuşması

Yazar: Burak Anılır
Siteye Eklenme Tarihi: 25.04.2026

19 NİSAN 2026 İZMİR KONUŞMASI

Kıymetli Hazirun, Değerli Gönül Dostları,

Sözlerime başlarken, bu yıl vuslatının 139. sene-i devriyesinde yâd ettiğimiz Cenâb-ı Pîr Eş-Şeyh Es-Seyyid Muhammed Nûru’l-Arabî hazretlerinin maneviyatına hizmet gayesiyle bu mecliste bir araya gelen siz kıymetli dostlarıma en kalbi selam ve muhabbetlerimi sunuyorum.

Malumunuz olduğu üzere melâmetin özünde ‘levmedilmek’, yani kınanmak yatar. Levm genelde sanıldığı gibi kendini toplum nezdinde gizlemek için kasten şerr-i şerife aykırı hareket etmek demek değildir. Bu Levm anlayışının iki temel direği vardır. Bunlardan ilki âfâkın levmidir; yani hiçbir kınayıcının kınamasına aldırmadan, Hakk’ı ve hakikati ne eksilterek ne de abartarak, tam da olduğu gibi dile getirme cesaretini göstermektir. İkinci ayağı ise enfüsî levmdir ki bu da kişinin kendi iç dünyasına yönelttiği samimi bir özeleştiridir. İnsan, ancak bu derin iç hesaplaşma sayesinde manevi bir terakki kaydedebilir. İşte fakir de bugün burada, huzurlarınızda, melâmetin bu derin manası üzerinden bir özeleştiri yapmaya gayret edeceğim.

Bildiğiniz üzere, Hazret-i Pîr Seyyid Muhammed Nûru’l-Arabî’nin tesis ettiği melâmet neşvesinin temel gayesi marifetullaha ulaşmaktır. Bu yüce gayeye giden yol ise; Ahkâm-ı Muhammediyeyi, Ahlâk-ı Muhammediyeyi ve Hakikat-ı Muhammediyeyi yegâne ölçü olarak kabul etmekten geçer. Pîr Efendimiz, kendisine tâbi olanları hep bu minval üzere yetiştirmiştir. O ve ondan sonra gelen kıymetli hulefâsı da; bu düsturu daima ikame etmiş, zâhir ve bâtın bütünlüğünü şahsiyetlerinde cem etmişlerdir.

Seyyid Hazretleri’nin hayatında ve eserlerinde bu konunun delillerini apaçık görmekteyiz. İfade ettiğimiz bu üç sac ayağı, tevhidin sarsılmaz temelini ve eksenini oluşturur. Bu çizginin dışında kalan, bu ölçüye uymayan her türlü eylem ve söylem, Hazret-i Pîr’in yüce fikirleriyle ayrılığa düşmektedir. Vuslata ermenin yegâne şartı, bu hassasiyeti korumak ve marifetullah yolunda bu düsturla yürümektir.

Kıymetli Dostlar

“Melâmî” kelimesi, sanıldığının aksine yalnızca bir yola müntesip olmayı ifade eden bir isim değildir; o, belli bir makamın, ehlindeki yansımasını gösteren derin bir sıfat ve tanımlamadır. Düşünün ki, bu yola ilk intisap eden veya fenâ mertebelerinde seyreden bir sâlike, kendine ait hiçbir varlığının olmadığı telkin edilir; hâl böyleyken onun nasıl bir ismi ve sıfatı olabilir ki? Nasıl kendinin melâmî olduğunu ifade eder? Bu yolda yürüyen sâlikte bu melâmîlik vasfı, ancak bekâ mertebelerinde açığa çıkar. Şöyle ki; Hazret-i Pîr Efendimiz, bekâ mertebelerine ulaşan sâlikte üç idrakin açılmasını bekler: Birincisi makam-ı cem’de İsevî şuhûd, ikincisi hazretü’l-cem’de Mûsevî şuhûd, üçüncüsü cemü’l-cem’de ise Muhammedî şuhûddur. Tüm bu hakikatler ortadayken, melâmeti farklı isimlerle tamamlamaya veya sınırlandırmaya kalkmanın hiçbir anlamı yoktur. Melametin başına veya sonuna ek bir tanımlama yapılmasına gerek yoktur.

Değerli Dinleyiciler,

Hazret-i Pîr’in bizlere miras bıraktığı hakiki melâmet; her türlü taassuptan yani fanatizmden bütünüyle azade, halkın içinde Hakk ile beraber sıradan ve normal bir insan olarak yaşamaktır. Yolumuzda şekilciliğe, zahiri kalıplaşmalara ve gösterişe asla yer yoktur; çünkü bizim anlayışımıza göre asıl farklılık ve üstünlük kılık kıyafette veya şekilde değil, yalnızca idrakta ve anlayıştadır. Pîr Efendimiz bu hakikati şu veciz sözlerle dile getirir: “Bu yüce tâife, halk içinde halktan biri gibi göründüğünden, hakîkat ile gölgenin arasındaki farkı bilemeyenler tarafından kınanır ve ‘Melâmî’ adıyla isimlendirilir.” Yani Melâmî olmak; toplum içinde sözleri, fiilleri ve dış görünüşüyle kimseyi rahatsız etmeden, kendini başkalarından üstün gösterecek her türlü davranıştan kaçınarak “normal insan” olabilmektir. Şekilcilik ve kalıplaşmış kurallar bu yolda yer bulamaz; zira asıl fark zahirde değil, batınî idraktadır.

Hazret-i Pîr, Melâmetin mahiyetini bizzat şöyle tarif buyurmaktadır: “Biline ki, Melâmiyye denilen yüce topluluk, hakîkat ehli olup, bütün eşyâyı olduğu gibi yerli yerinde, Allah’ın bildirdiği üzere bilirler. Bu ulu tâife, gizli ve açık ne varsa onların gerektirdiği hususları, istîdat ve kâbiliyetlerine uygun hâlde hükmedip uygularlar.” Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere hakiki Melâmet; eşyaya müdahil olmadan, “iyi-kötü” veya “doğru-yanlış” gibi ikilemlere takılmadan, her şeye olduğu gibi Hak nazarıyla bakabilmektir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in “Arabın aceme, acemin araba üstünlüğü yoktur; üstünlük ancak takvadadır” hadis-i şerifi uyarınca Melâmet; insanları ayrıştırmayı değil, tevhidi ve vahdeti esas alarak birleştirmeyi hedefler. Buradaki yegâne farklılık, kişinin takvasına yani idraksal boyuttaki makam ve mertebesine göre zevk ettiği şuhud farkıdır.

Bu yüce yol, din-i mübin-i İslâm’ın temel değer ve ilkelerini sarsılmaz bir esas olarak kabul eder. İnsanlar arasına tefrika sokacak, vahdeti bozacak her türlü siyaset ve siyasi çekişmeden, dünyevi hırslardan ve sonradan üretilmiş ideolojilerden, “izm”lerden titizlikle uzak durmayı emreder. Bu sebeple bu yola gönül verenlere özellikle siyasetten ve siyasetçilerden uzak durması tembihlenir. Melâmiler için vazgeçilmez olan Vatan, Millet, Devlet ve Bayrak’tır. Daima bunların bekası ve selameti için dua etmekteyiz. Melâmeti siyasete, siyaseti melâmete bulaştıran her türlü fikriyattan uzağız ve uzak durmalıyız.

Sülûkumuzda en ince ve en hassas noktalardan biri de şudur ki; melâmet, Hak’tan gayrı bir varlığı kabul etmediğinden, rabıta gerçekte olmayan şahıslara veya kişilere değil, bizzat Allahu Teâlâya olup böylece rabıta sâlike tevhid şuuruyla rehberlik eder. Bu yola girmek isteyen kimselerin ahkâma ve ahlâka sımsıkı bağlı olmaları zaruridir. Bu temel şartı yerine getirmeyen, ahkam ve ahlâk hususunda eksikliği bulunan kimselere hakikat sırlarının ifşa edilmesi usulümüze aykırıdır ve asla kabul edilmemiştir.

Melâmet yolu, niceliğe değil niteliğe ehemmiyet verdiğinden kalabalıklaşmayı ve geniş bir cemaat hâline gelmeyi tasvip etmez. Hazret-i Pîr’in bu yolun mensuplarını ‘safvetü hülâsati havâssi’l-havâs’ (seçkinlerin seçkinlerinin özünün en saf özü) şeklinde vasıflandırması da bu makama talip olacakların ne denli titiz bir seçimle belirlenmesi gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Ricalullahın zirvesini ve nihai mertebesini temsil eden bu ağır emanet, ancak onu liyakatle taşıyabilecek saf gönüllere tevdi edilebilir; dolayısıyla melâmet kapısı yalnızca bu vasıfları taşıyabilecek kimselere açıktır. Zira ayeti kerimede Cenâb-ı Hak “Biz o emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi.” Buyurmaktadır.

Bilindiği üzere Hazret-i Ali Efendimiz (k.v.) “Cem’siz fark şirk, farksız cem’ zındıklık, cem’ ile fark bir arada olursa tevhîddir” buyurmuştur. Hazret-i Pîr efendimizin tarz-ı teslikinin gayeside gerçek anlamda tevhid ehli olabilmektir. Bu anlamda melâmet sâlikin zındıklık uçurumuna ve şirk bataklığına düşmeden istikamet üzere dost doğru bir şekilde menzile yani tevhide ulaşmasını hedefler.

Bu yolculukta en önemli kılavuz mürşid-i kâmil ve onun salike vermiş olduğu rabıtadır. Bununla beraber tespit edebildiğimiz kadarıyla seksenbir adet risalesi bulunan Seyyid Muhammed Nûru’l-Arabî hazretlerinin bu irfan hazinesi salike bu konuda önemli katkı sağlayacağı kesindir. Bu konuda her zaman bir başucu başvuru kılavuzu ve müşgüllerin anahtarı olacağıda kesindir. Fakat şu da unutulmamalıdır ki, melâmet taşıma su ile değirmen döndürülecek bir alan değildir. Bu yolculukta sâlikten beklenen kendi pınarından kendi sırrından kendi hakikatinden inc ü mercan çıkarmasıdır.

Kıymetli dostlar,

Yolumuzun bu sarsılmaz esaslarından bazılarını hatırlattıktan sonra, bilhassa son yıllarda zuhur eden ve yolumuzun özüyle bağdaşmayan bazı güncel hususlara da genel anlamda dikkat çekmek isterim.
Toplumda kendisini “4. Devre Pîri” olarak adlandıran veya ömrü hayatında böyle bir iddiası olmadığı halde bazı merhum efendilere “Pîr-i Sânî” gibi ünvanlar veren ve bu yönde asılsız iddialarda bulunan kimselerin tutumları, hakikatten ve melametten tamamen uzaktır. Şunu açıkça ifade etmeliyiz ki; Hazret-i Pîr Seyyid Muhammed Nûru’l-Arabî’den sonra bu makama kaim olacak başka bir pîr gelmemiştir. Kaldı ki, hakiki manada melâmilikte “1., 2. veya 3. devre” şeklinde kategorik ayrımlar dahi söz konusu değilken, bu şahısların işi daha da tuhaflaştırarak kendilerine bir “4. devre pîrliği” atfetmeleri büyük bir yanılgı olmakla beraber ne denli bir cehalet içinde olduklarının da göstergesidir. Yolumuzun selameti açısından bu tür asılsız iddia sahiplerine kesinlikle itibar edilmemesinin altını ehemmiyetle çiziyorum. Bu yolun sahibi bellidir. Bu hadsizliğe kalkışanlar bu yolun mutlak sahibinden apaçık bir cevap alacaklardır.

Yaşanan sorunların temelinde hazret-i Pîr efendimizin tarz-ı teslikini bilmemek yatmaktadır. Hasan Fehmi Kumanlıoğlu efendimizin riyasetinde hazırlamış olduğumuz Hazret-i Pîr efendimizin külliyatıda bu amaçla yayınlanmıştır.
Temas etmek istediğim bir diğer önemli husus ise, dijitalleşen dünyada sosyal medyanın kullanım biçimidir. TikTok, Telegram, Youtube ve benzeri sosyal platformlarda topluma açık olarak tertip edilen sohbetlerin, melâmetin gizlilik, edep ve sırrına aykırı olduğu aşikârdır. Ne yazık ki bu tür yayınların ilahi muhabbeti tesis etmekten ziyade; kavga ve tartışmalara sebep olduğunu müşahede etmekteyiz. Bunun yerine uzakta olup sohbete iştirak edemeyen ihvanın istifadesi için whatsapp veya zoom gibi hususi kapalı devre izinsiz kimsenin izleyemeyeceği yayınlar yapılabilir. Unutulmamalıdır ki Melâmet; her türlü iddiadan, gösterişten ve benlikten uzak durmayı gerektiren bir mahviyet, tevazu, aşk ve muhabbet yoludur.

Bu duygu ve düşüncelerle sözlerime son verirken, meclisimize iştirak eden bütün gönül dostlarına bir kez daha en derin muhabbetlerimi arz ediyorum.

Sözlerimi tamamlarken evvela Pîrimiz mürşidimiz efendimiz Pir Seyyid Muhammed Nûru’l-Arabî hazretlerinin, Üstadım İştipli Abdürrahim Bahaeddin Efendi’nin ve azizim, veli nimetim Dedem Üsküplü İsmail Hakkı Efendi hazretlerinin yüce ruhaniyetlerinin ve himmetlerinin daima cümlemizin üzerine olmasını Cenab-ı Hak’tan niyaz ederim.

Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür eder, saygılarımı sunarım

Burak Anılır – 19.04.2026

Scroll to Top