Risâle-i Şerh-i Nefes-i Hilmi Dedebaba

Şarih: Bende-i Nûru’l-Arabî – Burak Anılır

Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâlar olsun ki,
esmâ ve sıfâtın mazharı olan varlıkta kullarına tecellî eylemiştir.

Salât u selâm,
İsra gecesinde Rabbini müşâhede eden
Fahr-i Kâinât efendimiz
Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.s.)
ve fenâ ve bekâ yolunu takip eyleyen
âl ve ashâbına olsun.

Aynayı tuttum yüzüme
Ali göründü gözüme
Nazar kıldım ben özüme
Ali göründü gözüme

Bu nutk-i şerifte Ali olarak her ne kadar hazret-i Ali (k.v. ve a.s.) efendimiz kastediliyor olsa da hakikatte bu nutkun müellifi olan “mürid” ile “mürşid” arasındaki ilişkiyi remzeder.

Bu sebeple bu nutk-i şerif Ali’den kasıt mürşidtir. Mürid ve Mürşid birbirinin aynasıdır.
Bu ikisi arasında ayniyyet hasıl olduğu vakit. Müridin nazarı her ne vecheye dönerse mürşidini orda müşahade eder. Her vecheden onun cemâlini seyreder. Bu ibtidai müridin halidir. Salik yolda ilerledikçe anlar ki Hak teala cümle eşyada ve nesnede fail mevsuf ve mevcud olduğu gibi mürşid aynasından da fail mevsuf ve mevcudtur.
Yalnız tek bir farkla, Mürşid-i kâmil mirât-ı mücellâ’dır. yani Hakk’ın efaliyle, sıfatıyla ve zâtıyla en kamil ve noksansız zuhur noktasıdır.
İşte salik bu merhaleden sonra afaktaki müşahedeyi kendi enfüsünde de seyretmeye başlar, mürşidi ile olan aynileşmesinin neticesi olarak mürşidinin hâli ile hallenir. Sâlik ne vakit nefs perdesini kaldırır yani kendi benliğinden varlığından soyunur, sûret aynasında değil, mânâ aynasında tecellîyi seyre başlarsa, gördüğü “Ali”dir. Burada “Ali” Nuru’l-Arabi hazretlerinin ifadesi ile veli yani mutasarrıf demektir. Burası Bekâbillah menzili olup makam-ı cem şuhuduyla Hakk’ın Ali yani kişinin kendi ayan-ı sabitedeki esmasıyla zuhur mertebesidir. Bu “Ali”, zâhirde bir isim, bâtında bir hakîkat-i Muhammediyye’dir. Fenâya eren, bekâda bakar. Ve artık burada her gördüğünün aslında kendi hakikati olduğu idrakine erer.

Âdem baba Havvâ ile
Hem alleme’l-esmâ ile
Çarh-ı felek semâ ile
Ali göründü gözüme

Bir önceki beyitte de bahsedildiği üzere Makam-ı cem’deki salike “ve nefahtü” sırrı üzere ruh üfürülmüş o kişi ebedi hayatı bulmuştur. Böylece bir sonraki aşamada salike hazretü’l-cem mertebesinde bütün esma ve sıfatlar talim ettirilir.
Bu menzil Ademe bütün isimlerin talim edildiği yerdir. Kendi Ali’liğini anlayan salik bütün bu alemde kainatta Hakk’ın aynada zuhuru olarak yansır.

Hazret-i Nûh neciyyullah
Hem İbrahim halîlullah
Sînâ’daki kelîmullah
Ali göründü gözüme

Hazret-i Nuh (a.s.)’ın ayan-ı sabitesi “necat” esmasıdır. İbrahim (a.s.)’ın “halil” Musa (a.s.)’ın “kelim” esmasıdır. Hazret-i Ali’nin ise “Veli” esmasıdır. Ali, bu velâyet hakîkatinin mazharı olarak görünür. Hak Teala Musa’ya Tur’da ateş suretinde, Mirac’ta ise Resûlullah’a şebb-i emred sûretinde göründüğü gibi, salikin gönül turi sinasında yaptığı miracda Hak teala mürşid sûretinde de sâlike tecellî eder.

İsâ-i Rûhullah odur
İki âlemde şâh odur
Cümlemize penâh odur
Ali göründü gözüme

Makam-ı cem üzere kendine ruh üfürülen salik İsa Ruhullah makamına ulaşır. Buradaki bahsedilen iki âlem ise cem ve fark mertebelerindeki Hakkı’ın zahir ve batınlık durumuna işaret eder. “Penâh” sığınalacak yer oluşu, Hakk’ın Rahîm ve Rahmân esmâsının mazharı olan velîde tecellîsidir. Bu penâh, mürşiddir; zîrâ mürşid, Hakk’ın tecellîsidir.

Ali evvel Ali âhir
Ali bâtın Ali zâhir
Ali tayyip Ali tâhir
Ali göründü gözüme

Cemü’l-Cem’de hatmü’l-makam olan sâlik’te “Huvel-evvelu ve’l-âhiru ve’z-zâhiru ve’l-bâtinu” âyet-i celîlesinin sırrı cem olmuştur. Bu dört sûretin mazharı Hakk’tır. “Ali” ismi burada zâhirde bir zât, bâtında ise ilâhî tecellînin aynasıdır. Tayyib ve tâhir oluşu, riyâ ve benlikten arınmış kalbin ve nefsin kemâlini işaret eder. Bu da sâdece fenâ ve bekâ ile tahakkuk eder.

Ali candır Ali cânân
Ali dindir Ali îmân
Ali Rahîm Ali Rahmân
Ali göründü gözüme

Bu yolda can veren cânan bulur. Böylece canından geçenlerde kurbiyyet hasıl olur. Böylelikle Niyazi Mısri’nin ifadesiyle “Yıkıldı kalayı fikrim yapıldı dinim imanın” sırrı üzere salikin “bugün dininizi kemale erdirdim” ayetinin zuhuru olarak salik kurbiyyet mertebesinde seyreder. Hal böyle olunca artık onun nazarında Ali, Rahmân ve Rahîm esmâsının tecellîsidir.

Hilmî gedâ, Hilmî kemter
Görür gözüm dilim söyler
Her nereye kılsam nazar
Ali göründü gözüme

Bu seyr u süluku ikmal edip kemalat bulan Hilmi Dedebaba hazretleri aslında bu hakikate ulaşmanın temelinde kendi gedâ ve kemteriyetini anlamak yattığını ifade ederek ne kadar fena olursan o kadar beka bulursun demektedir. Hal böyle olunca “Kulumun gören gözü, işitine kulağı ben olurum” hadisi kudsisi sırrı üzere Hak teala’nın kendisinden kemalatı ile zuhur ettiğini beyan eder.
Ve onda gayriyet kalmadığından “Her nereye nazar kılsa” Hakk’ı görür. Bu hâl, Resûlullah Efendimiz’in buyurduğu: “Rabbimi genç bir delikanlı sûretinde gördüm.” sırrının mürşid sûretinde zuhûruna işârettir. Sâlik için artık kendi dahil görünen her sûret, Hakk’ın sûretidir. Görünen “Ali” değil, Ali sûretinde zuhûr eden Hakk’tır.

Ey dost! Bu beyitlerde zahirî sözler değil, bâtınî hakîkatler saklıdır. Her bir kelime, bir makamın perdesidir. Cenâb-ı Hakk, bizleri dahi bu nûr-i hakîkat ile müşerref eyleye, zâhirde “Ali”yi görüp bâtında Hakk’ı müşâhede eden kullarından eyleye.

Ve’s-selâmü alâ men ittebea’l-hüdâ

Burak Anılır
Instagram: burak_anilir
19 Nisan 2025 Cumartesi
Başakşehir / İSTANBUL

Scroll to Top