Bey’at-I Hakk’ı
Muhammed’den Kılanlar Merhaba

Risâle-i Şerh-i Nutk-i Şerîf-i Hasan Fehmi
Şarih: Bende-i Nûru’l-Arabî – Burak Anılır

Bismillahirrahmanirrahim

Hamd, âlemleri yokluktan varlığa çıkaran, vücûd nimetini lütfeden,
her şeyi hikmetle takdir edip her hâdisede kemâlini gösteren Cenâb-ı Hakka’dır.

Kalpleri tevhid nûruyla nurlandıran,
sâlikleri aşk-ı ilâhîyle dirilten,
Hak yolunun fânî seyyahlarını bekâ ile müşerref kılan yalnız O’dur.
Biz dahi bu acz ve kusur tahtında,
kalem tutan elimizle niyaz ederiz ki bu çalışmamız
kendi rızâsına muvâfık ve habîbine vuslata vesîle olsun.

Salât ü selâm, âlemlere rahmet olarak gönderilen,
Miraç’ta sidretü’l-müntehâdan öteye varıp ümmetine şefâat niyaz eden Fahr-i Kâinât,
Hazret-i Muhammed Mustafa Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Efendimize ve onun pâk âline ve ashâbına olsun.

Ve yine salât ve selâm, onun mânevî varislerinden olup
hakîkat nûrunu gönüllere taşıyan silsile-i sadât-ı kirâma,
husûsen gönüllere feyz sunan büyük mürşid ve insan-ı kâmil İştipli Hasan Fehmî Hazretleri’ne;
onun irşad halkasını devralan mümtaz halîfesi,
İştipli Abdürrahîm Bahâî Efendi Hazretleri’ne;
ve nihâyet Üsküplü İsmail Hakkı Tûrâbî Efendi Hazretleri’nin
aziz ve latif olan ruhaniyetlerinin üzerine olsun.

Cümlesinin ruhâniyetlerinden feyz alarak kaleme aldığımız bu şerh,
İştipli Hasan Fehmi Hazretlerinin aşk-ı İlâhi ile yanan gönlünden
fışkıran hikmet damlalarına bir ayna tutmak arzusundan ibârettir.

Cenâb-ı Hak, bu mezkûr nutkun mânâ derinliğini gönüllerimize nakşeyleyip bu yolda bizleri sâdıklardan eylesin.

Beyʻat-ı Hakk’ı Muhammed’den kılanlar merhabâ
Buldunuz imân-ı kâmil cümle yârân merhabâ

Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de, “Sana biat edenler, şüphesiz Allah’a biat etmişlerdir. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir.” (Fetih, 10) buyurmaktadır. Bir mânevî yola intisap, biat ile başlar.

Buna göre biat, bir ahitleşme ve karşılıklı sözleşmedir. Bu sözleşme, zahirde iki kişi arasında sâlik ve mürşid arasında gibi görünse de, ayetin beyanına göre hakikatte bu sözleşme Allah iledir. Ayrıca Hasan Fehmî Efendi, bu biatı Muhammed ile yapanlara “merhaba” demektedir.
Bu nasıl olur? Zahirde bu ayetin nüzul sebebi, Akabe biatındaki hadisedir; yani ashâbın Peygamber Efendimiz’e yaptığı biattır. Bu olay, mürşid ve mürid ilişkisine de yansımıştır.

Fakat insanın aklına şöyle bir soru gelebilir: Madem biat doğrudan Hakk’a yapılıyor, neden Akabe’de bu biat Hz. Muhammed üzerinden gerçekleşmiştir? Neden ashab, bağlılıklarını dua eder gibi doğrudan Allah’a arz etmemiştir?
Bu sorunun cevabı şudur: O dönemde Hakk’ın tam mazharı Hz. Muhammed (s.a.s)’dir. Bugün ise bu Muhammedî idrak, “insân-ı kâmil”de tecellî eder. Bu mertebede olan için artık “sen-ben-o” kalmaz. Zira mürşid-i kâmil, mir’ât-ı mücellâ (parlak bir ayna) hükmündedir.
Dolayısıyla mürşid ile yapılan biat, hakikatte mürşidin mazhar olduğu Cenâb-ı Hakk’a yapılmıştır. İşte bu ayete sıdk ile sarılanlara, ayetin devamında büyük bir ödülden bahsedilir.
Bu ödül, sâlikin sülûkunun nihayetinde eriştiği “Muhammediyet Makamı”dır. Bu biattan dönenler ise bu büyük mükâfattan mahrum kalacaklardır.

Bu sebeple Hasan Fehmî Hazretleri, Muhammediyet Makamı’na talip olan, canını ve malını yani nisbet ef‘âlini, nisbet sıfatlarını ve nisbet vücûdunu fedâ ederek fenâfillâh ve ardından bekâbillâh mertebelerine ulaşmak isteyenlere “merhaba” demektedir.

Böylece vahdet ülkesine ayak basanları selâmlamaktadır.
Zira bu kimseler, varlıklarından geçip Hakk’ı Hak ile müşâhede etmiş ve “îmân-ı kâmil”e ermişlerdir.
İşte bu îmânı kemale erenlere de “merhaba” denir.

Vâris-i Nebî’dir ol Nûr Muhammed asfiyâ
Gün gibi doğdu bu âlem yüzüne saldı ziyâ


Hadîs-i şerîfte geçen “Âlimler, peygamberlerin vârisleridir” sözüne atfen; özelde Seyyid Muhammed Nûru’l-Arabî Hazretleri’ne, genelde ise Nûr-i Muhammedî sırrına eren asfiyâ kullarına hitaben, bu zatların Nûr-i Muhammedî sırrına ererek âlemi ilm-i ledün ve irfân nûruyla aydınlattıkları ifade edilir.

Oldu imâm ehl-i aşka, verdi müe’zzin salâ
Kıldılar dört farz namâzı okudu “Kad efleha”

Seyr ü sülûkunu ikmâl edip Muhammediyet sırrına erenler, artık aşk ehline rehberlik ederler. Derd-i aşka düşüp yola koyulan ve fenâfillâh yolunda “mûtû kable en temûtû” sırrına ulaşanların salâsını okurlar.
Böylece, dört farzdan murâd edilen Tevhîd-i Ef‘âl, Tevhîd-i Sıfât ve Tevhîd-i Zât mertebelerinden geçerek, makâm-ı Cem’de
“Kad efleha’l-mü’minûn” yani “O mü’minler ki gerçekten felâha ermişlerdir” sırrına mazhar olarak bekâ yurduna salıverirler.

Geçtiler zevk-i fenâdan buldular zevk-i bekâ
Kıldılar vahdette namâz, ettiler mirâc Hakk’a

Meslek-i Rüsûl’de seyr ü sülûk yolculuğuna çıkan sâlik, fenâfillâh menzillerinden geçerek bekâbillâh yurduna varır ve orada Hak ile zevklenir. Tevhid sülûku, mirac mertebeleri üzerine kuruludur. Bu bağlamda, fenâfillâh mertebeleri, “urûc kavsi” olan miraca, yani yükselişe işaret eder.
Bu hakikat yolunda yürüyen sâlik, fenâfillâh olarak latîf bir hâl üzere miraca yükselir ve kendi yokluğunun idrâkiyle, varlıksız bir namaz kılar. Zira Resûlullah (s.a.v) buyurmuştur ki: “Namaz, müminin miracıdır.” Böylece, kendine nispet ettiği hiçbir varlığı olmadan kılınan namaz, hakikatte mirac olur.
Bu konuda Muhyiddin-i Arabî Hazretleri Gavsiyye’sinde şöyle buyurmaktadır: “Miracı olmayanın namazı yoktur.” Eşyanın miracının gayesi, insana ulaşmak ve ona yükselmektir. İnsanın miracının gayesi ise Hakk’a ulaşmak ve Hakk’a yükselmektir. Bunun da yegâne yolu, kişinin kendine nispet ettiği tüm varlıklardan azâde olmasıyla mümkündür. Zira bu vücut ağırlığıyla mirac gerçekleşemez.

Sidre-i Müntehâ olmaz aşığa durak makam
Geçtiler “Kavseyn”e anlar ettiler canı feda

Leyle-i Mi‘râc gecesinde, Cebrâil (aleyhisselâm), Resûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sidretü’l-Müntehâ denilen menzile kadar refâkat etmiş, yoldaşlık etmiştir. Ne var ki, bu makamda durarak, “Buradan öteye geçersem yanarım” demiş ve daha ileriye geçememiştir.
Sidretü’l-Müntehâ, Arapça’da “en uçtaki ağaç” anlamına gelir. Bu menzil, aklın ve idrâkin kavrayabileceği son sınırı, yani mahlûkât için çizilmiş nihâî hudûdu temsil eder. Zira Cebrâil (a.s.), melekler âleminde aklı ve ilâhî vahyin taşıyıcılığını sembolize eden bir varlıktır. Dolayısıyla, onun bu makamdan ileriye geçememesi, aklın da bu noktadan sonra âciz kalacağının bir remzidir.
Bu mertebeden öteye geçmek, sadece akıl ile değil, aşk ve teslimiyet ile mümkündür. Zira Sidretü’l-Müntehâ, aklın kaydından, idrâkin hudûdundan soyunmayı gerektirir. Burası, sûretlerin geride bırakıldığı, mânâya yüz tutulduğu yerdir. Bundan ötede artık akıl susar, kalp konuşur; akıl durur, aşk yürür.

İşte bu sebeple, “Kâbe Kavseyn ev ednâ” makamına varmak, yalnızca Resûlullah Efendimiz’e mahsustur. Bu makam, kul ile Hakk arasında vasıtasız bir yakınlığı; mecazdan hakikate, çokluktan birliğe geçişi ifade eder. Bu mertebeye ancak, nefsinden ve kendi varlığından tamamen soyunan, aklın ötesinde sırra eren, kalben fânî olup Hakk’ta bâkî kalanlar ulaşabilir.

Sidretü’l-Müntehâ’nın ötesine geçen, hakîkatte kendi varlığından da geçmiş olur. O noktadan sonra “ben” yoktur; sadece “Hû” kalır. İşte Mirac’ın asıl sırrı da burada tecellî eder. Zira bu bir yükseliş değil, bir siliniş, bir yok oluşla var oluşun hakikatte bir oluşudur.

Ol yüz-i bedr-i münir ahzeyledi şemsten ziyâ
Cümle erbâb-ı ʻulûmun kalbine verdi cilâ

Özelde Hazret-i Pîr Seyyid Muhammed Nûru’l-Arabî Hazretleri, genelde ise Nûr-i Muhammedî’ye mazhar olmuş her bir kâmil-i mükemmil, mahz-ı zât’tan aldığı nûr-i ilâhîyi âlemlere yansıtan bir trafo gibidir. Zira bu zâtlar, mânevî merkezler hükmünde olup, Allah’tan aldıkları nur ve feyzi, zaman ve mekânla kayıtlı olmaksızın mahlûkâta dağıtırlar.

Onlar, gönülleri pas tutmuş sâliklerin kalplerine tevhid cilâsı sürerek, ilâhî nûrun parıltısını aşk ehlinin gönüllerinde yeniden yandırırlar. Zira bu nûr, doğrudan doğruya Nûr-u Muhammedînin bir tecellîsidir. Kalplerin cilâsı, ancak bu nûrun tecellîsiyle mümkündür.

Bu kâmil zatlar, yalnızca ilim ve irfanla değil, aynı zamanda hal ve makamla, feyz ve ledünnî sırlarla dolmuşlardır. Onların varlığı, birer güneş hükmündedir; nereye yönelirlerse orayı aydınlatır, neye nazar ederlerse orayı ihyâ ederler.
Hakikatte bu kâmil velîler, ilâhî nurun taşıyıcıları ve yansıtıcılarıdır. Kendileri bir varlık iddiasında bulunmaksızın, “Ben bir ayna hükmündeyim” diyerek, gelen nûru aynen yansıtırlar. Onlar, fenâfillâh ve bekâbillâh sırlarına erdiklerinden, Hakk’tan başkasını görmez ve göstermezler. Dolayısıyla, bu nûru alıp gönüllere yansıtmaları, onların şahsî kemâlâtından değil, Hakk’ın onlarda tecellî etmesindendir.

Netice itibarıyla, tevhid ilminde erbâb olan bu zâtlar, gönül ehli için birer nur menbaıdır. Onların nasihatı, kelâmı ve hatta sükûtu bile, aşk yolcusunun gönlünde feyz-i ilâhîyi coşturur; her bir kelimeleri kalpte bir cevher uyandırır. Böylece, gönül aynaları parıldar, hakikat seyrine hazır hâle gelir.

Cilve-i Ma’şuk’a sabretmek gerektir âşığa
Bir cefâsı içre FEHMÎ’ye gelir yüzbin sefâ

Cenâb-ı Hakk’ın tecelliyâtı, celâl ve cemâl olmak üzere iki türlüdür. Bu tecellîlerin tümünü Hakk’tan bilip her birini yerli yerinde izlemek ise kemâl mertebesidir.
Tevhid yolculuğunda sâlike en hızlı yol aldıran, genellikle celâl tecellîleridir. Ancak bu celâlî tecellîlere karşı sabır gösterilirse, neticesi cemâl olur. Bu hakikate işaretle Üsküplü İsmail Hakkı Tûrâbî Efendi bir nutkunda şöyle demektedir: “Sabrım oldu celâline, âşık oldum cemâline, girdim ol dost bahçesine.” Bu beyanda, sâlikin celâl karşısında gösterdiği sabrın onu cemâl tecellîsine mazhar kıldığı ve neticede dostun vuslat bahçesine eriştiği anlatılmaktadır.

Zira hakikat ehli nazarında, “iyi” ya da “kötü” yoktur; sadece celâl ve cemâl vardır. Her iki tecellî de Hakk’ın fiilidir.
Bunların menşei birdir; fâil-i mutlak yalnız Hakk’tır. Kahır da, lütuf da bir veçheden ibarettir.
Bu sırra vâkıf olanlar, her şeyde Hakk’ı görüp, her hâli Hakk’tan bilerek sefa ehli olurlar.
Onlar için darlık da genişlik de birdir; zira her şeyin ötesinde Hakk vardır.

Aksi hâlde, Niyâzî-i Mısrî Hazretleri’nin dediği gibi: “Kahr u lütfu şey-i vâhid bilmeyen çekti azâb.” İşte bu sebepledir ki, celâl ve cemâli Hakk’tan bilmeyen, cehennem azâbındadır. Zira her zorlukta isyan, her kolaylıkta gaflet içindedir. Oysa her iki tecellîyi de Hakk’ın zuhurundan ibaret bilen kimse, rızâ hâlindedir ve onun cenneti, bu dünyadan başlar. O kimse, her dem Cennet-i A‘lâ’da zevk ü safâ içindedir.

Cenâb-ı Hak bizlere de bu incelikleri idrâk etmeyi ve tecellîlerini Hakk’tan bilip sabırla karşılayabilmeyi nasip eylesin.
Amin
Bizleri yokluk karanlığından varlık sahrasına çıkaran, hidâyet nuruyla gönlümüzü aydınlatan Rabbimiz Allah’a nihâyetsiz şükürler olsun.

Vel-hamdü lillâhi Rabbil âlemîn.
HÛ HÛ – HÛ

Şarih
Araştırmacı Yazar Burak Anılır
Instagram: burak_anilir

Scroll to Top