BU RİSÂLE, SÂD SÛRESİ’NİN ALTMIŞ BEŞİNCİ ÂYET-İ CELÎLESİNİN BÂTINÎ HAKÎKATLERİNİ BEYÂN EDER

Şerh: Bende-i Nûru’l-Arabî – Burak Anılır

Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Bütün hamd ve övgüler,
Vâhid ve Kahhâr olan,
her şeyde tecellî
ve nûr ile zâhir olan
Allah’a mahsustur.
Salât ve selâm, varlık ve ferdiyetin
en kâmil mazharı olan
Efendimiz Muhammed (s.a.s)’e
ve onun âline ve ashâbına olsun.

Kul innemâ enâ munzirun, ve mâ min ilâhin illallâhu’l-vâhidu’l-kahhâr.
(De ki: “Ben ancak bir uyarıcıyım. O Vâhid ve Kahhâr olan Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.”)
(Sâd; 38/65)

Âyet-i kerimede ilk önce buyurulan ifade “İnnemâ enâ munzir”
Yani “ben bir münzirim, uyarıcıyım.” Denilmektedir. Bu ifade her ne kadar zahirde Peygamber efendimizin tebliğ yönüne işaret buyrulmuş olsa da bu âyete hakikat mertebesinden bakacak olursak, bilindiği üzere kur’ân-ı kerîm aynı zamanda bir seyr u sülûk kitabıdır.

Konuya bu minval üzerinden bakacak olursak, buradaki uyarış zâhiri bir haber değil, bâtınî bir tecellî’nin ve merhalenin göstergesidir.
Burada her ne kadar Resûlallah efendimizin lisânından “ben” ifadesi çıksa da, hakikatte “ben” diyen Hakk’ın kendisidir.

Resûlallah (s.a.s) Hakk’ın halk sûretindeki zuhûru olup sıfatlar âlemindeki yansımasıdır. Bu sebeple Muhammediyet mazharından ve her sıfatta zâtını izhâr eden yine Hakk’ın kendidir. Böylelikle buradaki ifade Resûlallah aynasından Hak zahir olmasıyla olduğu için cem mertebesinden bir sesleniştir. Bu ifade fenâ’dan sonra yokluğu tam anlamıyla idrak ve kabul’den sonra ortaya çıkan ilahi “ben”liktir.

Buradaki munzir/uyarıcılık sıfatı’nın ortaya çıkması cem’den fark’a geçişi ifade eder. Ayetin başında ilahi benlik ile zuhurun ardından esma ve sıfat boyutu yani ayan-i sabitedeki isimlerin idraki açılmaya başlar. Buradaki Munzir ifadesi her nekadar Arapçada uyaran, ikaz eden anlamına gelse de mecâzen kişiyi pasif durumdan aktif hâle getirme’ye yönelik bir söz olarakta anlaşılabilir. Böylece “ben bir münzirim, uyarıcıyım.” İfadesini toparlayacak olursak Fenâfillah’ta kendine nispet edecek bir varlığı olmayan sâlik makam-ı cem’de “ben” demekle mükellef olup buradaki üfürülen nefhâ-yı rahmanın tesiriyle yani munzir/uyarmasıyla sâlikteki bâtın olan esmâ ve sıfat yani ayan-ı sabitesi’ni ortaya çıkarır.

“ve mâ min ilâhin illallâhu’l-vâhidu’l-kahhâr.” Yani (“O Vâhid ve Kahhâr olan Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.”) denilmesinde ki maksad bir önceki ayette munzir/uyarılma sıfatı ile herekete geçen esma ve sıfatlar “Vâhid” esmasıyla yani Hazretü’l-cem mertebesinde kesrette vahdet yönüyle açığa çıkar. Böylece Vâhidiyet sırrına eren, her şeyde O’ndan bir nişâne bulur. Burası Âdem’e isimlerin öğretildiği mahaldir.

Makam-ı cem Âdem’e ruh üfürülmesi Hazretü’l-cem isimlerin öğretilmesidir. Bu âlemde görünen her bir suret bir esma sıfat’ın yansıması olup, cümlesi O Vâhid’in bir aynasından yansır. “Kahhar” bir anlamıyla istilâ anlamını taşır. Bu bakıma Cemü’l-cem mertebesinde salik cem ve fark mertebelerini zuhura getirmiş Hakk o’nu tamamıyla istila etmiştir.
Ve böylelikle “O Vâhid ve Kahhâr olan Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur.”) denmesiyle Gerek cem’de gerek ise farkta bütünüyle Kahhar esmasıyla istila eden ahadiyyet mertebesine işaretle Allah vardır. Gayrı diye bir şey yoktur. Demek olur.

Netîce olarak, bu âyet-i celîle, sâlikin seyr ü sülûk yolunda kavuştuğu en yüksek hakîkati ihtivâ eder.
Varlığın birliği, benliğin yokluğu ve yalnız Hakk’ın bâkî oluşu bu ayette cem olmuştur.

Ve’l-hamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn

Burak Anılır
Instagram: burak_anilir

Scroll to Top