Risâle-i İntibâh

Bende-i Nûru’l-Arabî – Burak Anılır

Bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm

Bütün hamd ve övgüler yüce Allah’a mahsustur.
O Allah ki, rahmeti sonsuz, lütfu sınırsızdır.
Allah’ın selâmı,
Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Mustafa (sallâllâhu aleyhi ve sellem)’in üzerine olsun ki,
O hakikatlerin en büyüğü, gönüllerin sultanı ve hak yolunun nurudur.
O’nun sevgisi kalbimize rahmet, şefkat ve aşk olarak dolsun.

Allah’ım, onun âline, ashabına ve bütün evliyâullahına da salât eyle ki,
onlar hakikat yolunda bizlere rehber olsunlar.
Âmin

En-nâsu niyâmun, fe-izâ mâtû intebehû
“İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar.” (Hadîs-i Şerîf)

Efendimiz (s.a.s)’in bu hikmetli sözü, insanoğlunun hakikatten ne denli gâfil olduğunu haber verir. Zira insan, kendisine ait olduğunu sandığı
varlık, benlik ve sahiplik duyguları içinde yaşadığı sürece, aslında bir hayal ve zan perdesi altındadır. Bu hâl, gerçeği göremeyen birinin rüyada sanal bir âlemde oyalanmasına benzer. İşte bu nedenle bu dünya, uykuda olunan bir rüya gibidir; insan ise rüyayı gerçek sanan bir yolcudur.

Ne zaman ki kişi, kendi arzusuyla, yani ihtiyârî bir ölüm ile nefsi terk eder, “ölmeden önce ölünüz” sırrına erer ve fenâfillâh mertebesine ulaşır; işte o zaman gerçek uyanış başlar. Bu uyanış, bedenin ölmesiyle değil, benliğin sükûtu ile olur. Zira bu hadiste geçen “ölüm”, biyolojik bir sona değil, nefsin hâkimiyetinin sona ermesine işaret eder. Bu da kişinin bekâbillah sırrına, yani Hakk’ın varlığıyla kaim olmaya erişmesiyle mümkündür.

Aksi hâlde, kişi bu dünyada bu gafletten uyanmadıysa, âhirette de hakikate uyanması mümkün değildir.
Çünkü Kur’ân-ı Kerimde

“Dünyada kör olan, âhirette de kördür.” (İsrâ, 72)

buyurulmuştur. Buradaki körlük gözle değil, kalple ilgilidir; yani basîret körlüğüdür. Göz açık olsa da, hakikate göz kapalıdır.
Efendi babamızın da dediği gibi: “Aç gözünü, uyandır canını!” Zira bütün mesele uyanabilmektir. Lâkin nasıl?

İçinde yaşadığımız bu sûret âlemi, aslında bir yansımadan, bir hologramdan, bir rüyadan ibarettir. Bizim bu âlemi gerçek zannetmemizin
sebebi, algılarımızın sınırlı oluşudur. Oysa hakikat, bu perdelerin ardındadır.

Senin “ben” dediğin şey, aslında sadece bir zandır. Neyin var ki, neyi sahipleniyorsun? Fiillerin senin mi? Sıfatların sana mı ait? Vücudun senin
mülkün mü? Ölüm geldiği vakit, hepsi bir anda senden çekilip gider.

Geriye sadece et ve kemik yığını kalır; o da bir müddet sonra çürüyüp toprağa karışır.
Peki ya sonra?
Geriye ne kalır?
Koca bir hiç.

İşte bu hiçlik sırrını şimdi, burada idrak edebilirsen; yani sen, sen olmaktan geçip, bu kuvvelere ortaklık iddiasını terk edip, tam bir teslimiyetle Hakk’ın karşısında fena, yokluk, ölüm hâline girersen, işte o zaman gerçek uyanış başlar. Ve bu uyanış, gerçek diriliştir.

Kur’ân’da da şöyle buyrulur:

“Allah’tan başka her şey helâk olucudur.” (Kasas, 88)

O hâlde sen çık aradan, kalsın Yaradan.

Tevhîd-i Ef‘âl:
Fiillerden fani olmak suretiyle Cemü’l-Cem’de uyanış.

Bu mertebe, kulun kendi fiillerinin sahibi olmadığını idrak etmesiyle başlar. Kul, “ben yaptım, ben ettim” zannıyla uykudadır. Bu zannı terk edip, bütün fiilleri Hakk’a izafe ettiğinde, “Benim fiilim yok, yapan O’dur. Ben yalnızca mazharım.” diyerek fiillerinde fâni olur. Bunun karşılığında Cemü’l-cem’de “uyanış”ın son hali kendini gösterir.

Tevhîd-i Sıfât:
Sıfatlardan fani olmak suretiyle Hazretü’l-Cem’de uyanış

Bu makamda, kul artık yalnız fiillerde değil; ilim, kudret, irâde gibi sıfatların da kendisine ait olmadığını idrak eder. “Ben bilirim, ben severim,
ben isterim” sözlerinin bâtıl olduğuna vâkıf olur. Zira bilmek de, istemek de, sevmek de Hakk’ın sıfatlarıdır. Salik bütün sıfatları Hakk’a izafe
ettiğinde artık “Ben bilmem, bilen O’dur; ben sevmem, seven O’dur.” diyerek sıfatlarında fâni olur. Hazretü’l-Cem makamında ise; kul artık
hakk’ta fani kıldığı sıfatların yerini Hakk’ın kemal sıfatlarını giyerek cümle âlemde bu sıfatları cemal ve celal ekseninden zuhuruna şahit olur.

Tevhîd-i Zât:
Vücûddan fani olmak suretiyle – Makam-ı Cem’de uyanış

En derin uyanış, vücûddan geçişledir. Kul, bu mertebede artık “ben” varlığının tamamıyla hayâl olduğunu idrak eder. Kendini külliyen inkâr
eder. Nefs, sıfat ve vücûdu Hakk’a teslim eder. Artık “ben” yoktur. Sadece ve sadece O vardır. Bu mertebede sâlik “Ben yokum, yalnız O var. Ben, bir hayâlden ibarettim.” diyerek vücud varlığından soyunur. Bunun karşılığnda Makam-ı cem’de Hakkın zuhuru başlar. artık Şey diye birşey de yoktur. Allah var gayrısı yok. İşte salik bu mertebede uyanır.

Ey Dost!
Fiil senin değil. Uyan!
Sıfat senin değil. Uyan!
Varlık senin değil. Uyan!
O’ndan gayrı birşey yok. Diril!

“Allah, ölenlerin canlarını alır. Ölmeyenlerin de uykuda olan nefislerini.” (Zümer, 42)

Bu ayetle anlaşılır ki, ölüm de uyku da aslında tevhîdin perdeleridir. Kul, uyanmak istiyorsa; her şeyin Hakk’tan olduğunu bilmeli, her şeyin O’na rücu ettiğini idrak etmelidir. Bu idrak, dünya yani benlik uykusundan uyanmaktır. Gerçek diriliş budur.

“Sen çık aradan, kalsın yaradan.”
Her şeyden soyun,
O’nda fânî ol.
Fena’da yok ol, bekâda uyan.
Gerçek uyanış, yoklukla olur.
Ve’s-selâm…

Bende-i Nûru’l-Arabî Elif Dede mahlası ile maruf hadimü’l-fukara Burak Anılır
Instagram: burak_anilir

Scroll to Top