Nûru’l-Arabî Hazretlerinin Damadı Prizrenli El-Hâc Abdürrahim Fedâî Efendi

Yazar: Burak Anılır

Sözlerimize Prizrenli büyük mutasavvıf ve divan şairi Hacı Ömer Lütfi efendinin Fedaî hzlerine ithafen yazdığı methiyesinden birkaç beyit ile başlamak isterim.

Mir’ât-ı Yezdânsın bize Dâmâd-ı Pîr Abdürrâhîm
Mişkât-ı Rahmânsın bize Dâmâd-ı Pîr Abdurrahîm

Nûr Muhammed Nûr’dan Doğdu sana ol Tûrdan
İçtin yemm-i mescûrdan Dâmâd-ı Pîr Abdurrahîm

Bâtında buldun feyzi tâm zâhirde ilminle benâm
Sensin melâmîde îmân Dâmâd-ı Pîr Abdurrahîm

Açtın künûz-i vahdeti saçtın o dürr-i hikmeti
Sundun şarâb-ı vuslatı Dâmâd-ı Pîr Abdurrahîm

Lütfî dedi var kurbetim gösterdi târîh rıhletin
Oldu gemide vuslatın Dâmâd-ı Pîr Abdurrahîm

İlmi çevreler tarafından üç dönem içerisinde incelenen melâmilik, esası itibarıyla hiçbir sınıf ve tasniflemeyi kabul etmeyen, her çağda çağın gereksinimleri içersinde kendini yenileyen ve her neşe ve yol içinde ulaşılması gereken bir ulvi makamdır. Bu sebeple 1. 2. ve 3. Dönem melamiliği gibi ifadelerin Melamiler için hiç bir gerçekliği yoktur. Melâmiler her türlü taassub/fanatizimi reddedip, halk içinde hak ile her türlü gösterişten ve ayrışmadan uzak yaşamayı kendilerine düstur edinen ayrıca şeriat-ı ilâhi ile amel edip, hakikat-i ilâhi ile zevk eden kimselerdir. Bir büyük melâmet eri İsmail Maşuki hazretleri diyor ki,

Terkedip nâm-u nişânı giy melâmet hırkasın
Bu melâmet hırkasında nice sultan gizlidir

Bu halk arasında pek bilinmeyen gizlide kalmış melâmet erlerinden biride Prizrenli Abdürrahim Fedâî’dir. Hayatı hakkında bilgi verecek olursak, Doğum tarihi bilinmemekle beraber Fedâî’nin Kosova Prizren doğumlu olduğu kesindir. Babası Ali Bey, Prizren’in ileri gelenlerindendir. Abdurrahim Fedâî Prizren, Katlanova ve Doyran’da han, hamam ve arazilerin sahibi varlıklı bir ailenin tek oğludur. Abdurrahim Efendi iyi bir tahsil görmüş, son olarak Mısır’da el-Ezher’den icâzet alıp, dini ilimlerde otorite, medresede müderrislik yapan bir ilim adamıdır.

1855 yılında, melâmî pîri Seyyid Muhammed Nûru’l-Arabî (k.s.), Prizren’de bulunduğu sırada, sohbet esnasında aralarında Abdurrahim Efendinin de olduğu Prizren ulemâsının kendisine yönelttiği suallere karşı ârifâne cevaplar vermiştir. Bunca sorunun ardından Seyyid Muhammed Nûru’l-Arabi (k.s.) Prizren ulemâsınada bazı sorular yönelttiği halde bunlar Prizren ulemâsı sessiz kalmayı tercih etmiştir.

Bu ilmi münazara esnasında o mecliste bulunan Abdurrahim Efendi Nûru’l-Arabî’den (k.s.) etkilenmiş, yatsı namazından sonra yanına giderek kendisini kabul etmesini ve ihvânı olmak istediğini iletmişse de Nûru’l-Arabî (k.s.) sabah namazından sonra gelmesini söylemiştir. Ertesi gün sabah namazı için câmiye gittiğinde Nûru’l-Arabî’yi (k.s.) göremeyip etraftakilere sorduğunda gece yatsıdan sonra Üskübe geri döndüğünü öğrenir.

Abdurrahim Efendi derhal atına atlayıp Üsküp’e giderek Nûru’l-Arabî (k.s.)’yi bulur ve biat etme isteğini tekrarlar. Nûru’l-Arabî, Abdurrahim Efendinin bu ısrarı karşısında bir şartı olduğunu ve bu şartı kabul etmesi durumunda kendisini ihvânı olarak kabul edeceğini bildirir. Abdurrahim Efendi şartını her halükârda kabul edeceğini ve ne olduğunu öğrenmek ister. Bunun üzerine Nûru’l-Arabî (k.s.).
“Benim doğuştan sakat bir kızım var. Bir gözü görmüyor, kulakları sağır, ayağı sakat. Onu nikâhlar mısın?” der.

Abdurrahim Efendi, o bölgenin en varlıklı ailelerinden birinin tek oğlu, ve çok iyi eğitimli olmasına rağmen, ailesine bile sormadan bu teklifi anında kabul edip Nûru’l-Arabî (k.s.)’nin damadı olur. Evlenince görür ki Nûru’l-Arabî’nin (k.s.) kızı Latife Hanım, dünya güzeli bir kızdır.
Nûru’l-Arabî’nin (k.s.) kusur olarak söyledikleri aslında onun hiçbir kötü huyu olmadığının mesajıdır. Abdurrahim Efendi tevhîd yoluna girebilmek için ailesinden gelen dünyevi zenginliği ve ilmi şöhretini terk ettiği için dolayı Nûru’l-Arabî (k.s.) tarafından kendisine “Fedâî” mahlası verilir. Bundan sonra da Abdurahim Fedâî olarak anılmaya başlar. Fedâi’nin Latife hanım ile yaptığı bu evlilikten .) Hakkı Efendi, Kemal Efendi ve Ali Efendi adlarında üç oğlu olur. Bu üç oğlununda yazmış olduğu nutk-i şerifler vardır.

1884 yılında oğullarından Kemal Efendi’nin sünnet düğünü esnasında davetlilerin bir kısmının sohbetle bir kısmı da zikirle meşgulken diğer tarafta davul-zurna eşliğinde icrâlar yapılması mutaassıp olarak adlandırılan birtakım çevreler tarafından: “Melâmîler davul zurnayla zikrediyor.” şeklinde dedikodu ve eleştirilere sebep olmuş, bunun üzerine Muhammed Nûru’l-Arabî meşâyıh meclisi tarafından İstanbul’a davet edilmiştir. O da kendi yerine damadı Abdurrahîm Fedâî’yi göndermiştir. İstanbul’da Tarsus Tekkesinde misafir edilen Abdurrahîm Fedâî, Meclis-i Meşâyıh reisi tarafından melâmîlik sülûkü hakkında bazı sorulara muhatap olmuştur. Abdurrahîm Fedâî sülûk hakkında sorulan sorular üzerine: “Ednâ sülûkümüz halktan Hakk’a suʻûd, aʻlâ sülûkümüz Hak’tan halka nüzûldür.” cevabı ile beraber bir takım açıklamalarda bulunmuştur. Fedâî bu tahkîkâtın ardından Üsküp’e geri dönmüştür.

Abdurrahim Fedâî’nin en yakın dostlarının başında Manastırlı Hacı Vehbi Efendi, Priştineli Hacı Maksûd Efendi ve İştipli Hacı Sâlih Rifat Efendi gelmektedir. Öyle ki Sâlih Rifat Efendi’ye olan muhabbetinden sebep onun 10 beytlik bir gazelini Risâle-i Rûh-i Kızıl alâ Esrâr-ı Mebzûl, Muammâ-yı Sırr-ı Ezel ismiyle şerh ederek ona olan muhabbetini bu şekilde yansıtmıştır. Abdurrahim Fedâî (k.s.) Muhammed Nûru’l-Arabî’nin (k.s.) baş halifesi ve damadı olarak Üsküp’te ikamet ederek buradaki tekkenin başına geçmiştir. Fedâî (k.s.) 1886 yılında, Muhammed Nûru’l-Arabî (k.s.) ve büyük bir ihvân grubu ile hacca gitmiş, hac dönüşünde, gemi Süveyş kanalına yaklaştığı sırada vefat etmiştir.

Süveyş’in doğusunda Sina yarımadasının güneyinde Ras Sidr denilen bölgedeki “Ayn-ı/Uyûn-ı Mûsâ” denilen yerde sırlanmıştır.
Vefatı üzerine tekkenin başına önce oğlu Kemal Efendi geçmiş, Balkan harbinden sonra Kemal Efendinin Türkiye’ye dönmesiyle bu sefer tekkenin başına Fedâî’nin büyük oğlu Seyyid Hakkı Baba geçmiştir. Halifeleri arasında Üsküplü Abdülehad Efendi, Priştineli Yunus Efendi, Hacı Abdurrauf Efendi ve Mayadağlı İsmail Hakkı Efendi’yi sayabiliriz.

Fedâî’nin (k.s.) vefatında halifelerinden Mayadağlı İsmail Hakkı Efendi şu tarihi yazmıştır:

Bu cihânın devrini hiç bilmediler şeyh ü şâb
Kimse fehm itmez ‘aceb seyr eyleyübdür bu dolâb

Pîrimiz kutb-i cihân ‘azm eyledi çün Mekkeye
Bilesince yâr idi mürşidimiz ‘âl-i cenâb

‘Avdet üzredir sefîne ‘azm-i firdevs eyledi
Cânları yakdı firâkı çeşmimizden kan sîlâb

Hayderiydi almadı evlâdı kabrinden nişân
Vaslını arzû idenler ciğerin itdi kebâb

Cümle ihvân feyz alırdı bahr-i ‘ilminden anın
Bahr idi bahr ile bahr oldu Fedâîydi lakâb

Diyelim el-Hükmü lillâh erdi çün hükmü kader
Hâkim-i mutlak olur hem cümleye hüsn-i me’âb

Hüsn-i hatmine delîldir târîh-i Hakkî ‘ayân
Nûr idi cism-i cemîli rûha itdi inkılâb

Fedâî manzûm ya da mensûr olarak toplamda 16 eser kaleme almıştır. Bu eserler arasında özgün eser olarak nitelendirilebilecek telif eserler olduğu gibi iki de tercümesi bulunmaktadır. Bunun yanı sıra o eserlerini mübtedî ihvânın özellikle de Arapça bilmeyen müridânın istifade etmesi için Türkçe yazmakla birlikte iki telifini Arapça kaleme almıştır. Eserleri genel itibarıyla tasavvufî muhtevayı haiz iken; haddizatında tasavvufî yorumlar içerse ve hikmet eksenli olsa da o tefsir, kelam/itikat, fıkıh gibi ilim sahalarına dair eserler de telif etmiştir.

Sûfî şairler, nutuklarını ilâhî neşve ile söylemelerinden ve ilâhî hakîkatleri dile getirmelerinden mülhem onların şiirlerinin/nutuklarının yer aldığı mecmualara “dîvân-ı ilâhiyyât” adı verilmiştir. Öte yandan güfte niteliği de taşıyan bu nutuklardan bazıları, ilâhî şeklinde bestelenmesi ve okunması hasebiyle de ilgili adı aldıkları söylenebilir. Genelde çoğu sûfî şairde özelde ise Nûru’l-Arabî’nin yolundan giden Ali Örfî, İştipli Sâlih Rifat, Faik Mehmed Bey’de görüldüğü gibi Fedâî de mensubu olduğu yolun öğretilerini müritlere anlatmak, onları dinî, tasavvufî ve ahlakî açıdan irşat etmek gayesiyle pekçok mensûr ve manzûm eser kaleme almış, bu faaliyeti nutukları vesilesiyle de gerçekleştirmiştir. Gölpınarlı Melamilik ve Melamiler isimli eserinde “keşke nazma hiç özenmeseydi “diye eleştirisine katılmak mümkün değidir. Çünkü Fedai Seyyid Muhammed Nurul Arabi tarafından Arapça olarak şerh edilen Şeyh Bedrettinin Varidat eserini manzum 2550 beyit olarak Türkçeye tercüme etmiştir.

Abdürrahim Fedâî’nin (k.s.) bir eseri de 1396 beytten müteşekkil mesnevî nazım şekliyle söylediği Kasîde-i Nûniyye’dir. İçerik olarak Muhammediyye tarzında yazılıp genel olarak varlık mertebeleri ve Melâmiliğin halleri hakkında 67 bahis üzerine yazılmış olan risâlenin önemli özelliklerinden biri ve Nûniyye ismiyle anılmasının sebebi; her beytin (nûn/n) harfi ile bitiyor olmasıdır. Malum olduğu üzere kasidelerin kafiye ya da rediflerinin esas alınarak isimlendirilmesi, gerek Divan edebiyatı gerekse de Tasavvuf edebiyatı geleneğinde çokça karşılaşılan bir durumdur. Fedâî’nin de eserini bu geleneği temel alarak isimlendirdiği anlaşılmaktadır. Eserin vezin, kafiye vb. şiir/nazım sanatının teknik hususlarına dair bazı problemli noktalar olmasına rağmen içerdiği derin manalar yönüyle bunca konuyu manzûm şekilde ifade edebilmesini göz ardı etmemek gerekir. Fedâî’nin manzûmesindeki bu derinliği anlamak için de Fedâî’nin sülûk gördüğü metodolojiyi yani Seyyid Muhammed Nûru’l-Arabî’nin melâmet anlayışını iyi bilmek gerekmektedir. Zira Fedâî’nin (k.s.) zaman zaman kullandığı bir kelime dahi başlı başına bir şerh konusu olma özelliğine sahiptir.

Haddizatında tasavvuf/tekke edebiyatında verilmek istenen mesaj daima ön planda olup nazmın şekilsel unsurları muhataba aktarma esnasında araç vazifesi görmektedir. Eserden birkaç beyitle örnek verecek olursak şöyledir.

İlâhî kangı dillerle edelim şükr ile hamdın
Kamumuz ‘aciz olmuşuz nicedir hamd-i ‘acizân

Ehâdsin gayri yok senden tecellî sana sen ettin
Göründün kendine kendin çün oldun cümleye ‘ayân

Bilen kendini kendinsin sıfâtınla zuhûr ettin
Kamu esmâyı hem giydin mukaddessin sen ey Subhân

Sülûku bilmeyen münkir eden tahkîki hem inkâr
O câhil nâdânı yâ Rab hidâyet kıl eyle şâdân

Anın inkârını refʻ et dahi cehlini hem mahv et
Ki bir kâmil-i mürşid sen vusûlun eyle tevfîkân

Fedâînin niyâzı çok hâcâtlara nihâyet yok
Ki anlardan biri oldur ki yâ ‘abdî de ey Mennân

Abdürrahim Fedâî’nin (k.s.) seyr ü sülûke ait talim ve tarif metodunun en açık şekilde temayüz ettiği teliflerinin başında Risâle-i Vehbiyye adlı eseri gelir. Tarihi bilinmemekle beraber onun bu eseri Priştine’ye yapmış oldukları bir ziyaret esnasında ihvânın kemale gelmesi ve manevi makamlarda yükselmesi için bu eseri kaleme aldığı bilinmektedir. Bu sebeple Vehbiyye, Fedâî’nin en çok ve okunan bilinen risâlesidir. 135 beytten müteşekkil olan eseri Fedâî mesnevî nazım şekliyle kaleme almıştır.

Risâle-i Vehbiyye ilk defa 1958 yılında Ahmet Kumanlıoğlu tarafından hazırlanarak İzmir Ticaret Matbaacılıkta basımı sağlanmıştır. 1983 yılında Fazıl Güvenç tarafından hazırlanan Seyyid Muhammed Nûru’l-Arabî’ye ait risâlelerin bulunduğu mecmua içerisinde de Mustafa Nûri Büyükyenerel Efendi tarafından yapılan “Risâle-i Vehbî Açıklaması” bulunmaktadır. Ayrıca eserin 2005 yılında Hasan Fehmi Kumanlıoğlu tarafından “Risâle-i Vehbiyye Eserinin Şerhi” ismiyle şerhi yapılmıştır. Bu şerhte manzûm olarak yazılan risâlenin Osmanlı Türkçesinin yanında günümüz Türkçesiyle sadeleştirilmiş metin de ilave edilmiştir.

Bunun yanı sıra risâlenin her beytinde Abdürrahim Fedâî’nin (k.s.) anlatımındaki manalar esas alınmıştır. Hasan Fehmi Kumanlıoğlu bu şerhi hazırlarken Ahmet Kumanlıoğlu’nun 1958 yılında neşr ettiği nüsha ve Süleymaniye Kütüphanesinden kendisine intikal eden nüshayı esas alarak şerh ettiğini belirtmişir.

Abdürrahim Fedâî (k.s.) bu risâlesinde merâtib-i tevhîd olarak sâlike talim olunan tevhîd-i ef ‘âl, tevhîd-i sıfât, tevhîd-i zât, makâm-ı cem‘, makâm-ı hazretü’l-cem‘ ve makâm-ı cem‘ü’l-cem‘ mertebelerini manzûm bir ifade ile anlatmaya gayret etmiştir. Bu bağlamda esere besmele, ardından kudretiyle âlemleri yaratan Cenâb-ı Hakk’ı hamd (hamdele) ve “nefsini bilen Rabbini bilir.” hadîs-i şerîfine işaretle Resûlullâh (s.a.s) Efendimize salât (salvele) ile başlayan Fedâî (k.s.) ardından insan yaratılışını Tîn sûresi üzerinden izah etmeye başlamıştır. Ayette geçen “ahseni takvîm/en güzel sûret” olarak kastedilenin mürşid-i hakîkî olduğuna dikkat çektikten sonra merâtib-i tevhîdi izâh eder. Bu sebeple Risâle-i Vehbiyye Fedâî’nin tarz-ı teslîkini gösteren en mühim risâlelerinin başında gelmektedir. Fedâî, öncelikle tevhîd mertebelerinin çıkış kavsi olan fenâ fillâh mertebelerinden başlamaktadır. İlk makam olan tevhîd-i ef‘âl için sâlikin önceden kendine nispet ettiği fiileri gerçek fail olan Hakk’a ait olduğunu müşahede etmesi gerektiğini ifade eder. Bunu da anlamanın yolu lâ fâ‘ile illâ hû sırrını özümsemektir. Ayrıca tevhîd-i ef‘al üç aşamada anlaşılmaktadır. Bunlar fenâ-yı ef‘âl, tecellî-i ef‘âl ve cennet-i ef‘âldir. Buna göre sâlik tevhîd-i ef‘âlin ilk aşaması olan fenâ-yı ef‘âlde kendine nispet ettiği fiillerin hakkın fiillerinde yok/fenâ edecek ardından Hakk’ın bu âlemdeki fiillerine ait tecellîleri müşâhede ederek bunların lezzetlerini cennet-i ef‘âlde tadacaktır. Benzer açıklamaları tevhîd-i sıfât ve tevhîd-i zât içinde yapan Fedâî (k.s.), fenâ fillâh mertebelerinin sonunda sâlike: “Kalasın hiç dahi hiç hiç durasın hiç dahi hiç hiç / Görürsün hiç dahi hiç hiç bilirsin hiç dahi hiç hiç” diye hiçliğe ancak bu şekilde ulaşılacağını ifade eder. Ardından tevhîd mertebelerinin iniş kavsi olan bekâ billâh makamlarının izahını yapar. Makâm-ı cem‘i ifade ederken bu makamın sırf vahdet olduğunu söyler. Buna göre cem‘ ehli olan kimseler kesret ve âlem görmedikleri gibi bunlar hakkında bir bilgileri de yoktur. Burası ilâhî sarhoşluk makamıdır. Tevhîd mertebelerinin beşinci makamı ise hazret-i cem‘ makamıdır. Buranın bir diğer adının da kurb-i nevâfil olduğunu söyler. Fedâî (k.s.) bu makama eren sâlikin şeriat ile ziynetlendiğini bu ziynetlerin hakikatinin Hakk’ın bütün esmâ ve sıfâtı olduğunu söyler. Nihayetinde sülûkun son makamı olan cem‘ü’l-cem‘i ifade eder. Bu makama ulaşan sâlik tevhîd-i ef‘âldeki “Fail O’dur.” demeyi bırakmış, artık “Fail benim.” demenin sırrına ve zevkine ermiştir. Burada daha önce bahsettiği “ahseni takvîm” olan insan zuhûr etmiştir. Risâleyi yine başında olduğu gibi Resûlullâh (s.a.s.) Efendimize ve ehl-i beyte salât u selam ederek bitiren Fedâî (k.s.) bu eseri okuyan ihvânın mana deryasında bir gavvâs olacağını belirtir. Eserden birkaç beyitle örnek verecek olursak şöyledir.

Hudâya hamd ü şükr olsun yaratdı kudretinden ol
Kamu eşyâ vü mevcûdât ânın emrin idüp makbûl

Bi-külli ‘âlem-i a‘lâ dahi esfelde kim vardır
Anı tesbîh idüp cümle dahi secde kıluplardır

İçinde nüsha-i insân ki zâtına olup mir’ât
Kılupdur cümleye serdâr ana olmuş delîl bi’z-zât

Salât ile selâm olsun o Fahrü’l-enbiyâyâ kim
Buyurmuşdur hadîsinde bilen nefsin olur hem tâm

Dahi âl ü ashâba salavât olsun ana hem de
Ki cümlesi ana kurbân olupdur bilesin sen de

Gel ey cânâ işit bir söz nedir insân nedir hayvân
Birinden birini fark it olasın tâ ki sen insân

Buyurdu Hak kelâmında halaknâ ahseni takvîm
Sümme radednâhu didi ki sana eyledi tefhîm

Bu fakîr ‘âciz-i bende Fedâî kemter ‘âlemden
Ricâ ider kamuyuzdan du‘âlar ister ihvândan

Bakalar ‘ayn-ı rahmetle hatâsın ‘afv ide Allâh
Odur Rahmân dahi Rahîm zünûbun mahv ider billâh

Didim nâm-ı risâlenin ana Vehbiyye olsun kim
Cemî‘ feth-i fütûhâta sebeb olsun u gelsün hem

Ve hem de âhiri geldi dahi hem de hitâm buldu
Sebak alsın melâmîler risâlede tamâm geldi

Fedâi gerçek bir nazm üstadıdır. Bir başka yazdığı önemli eseri de RİSÂLE-İ ŞERH-İ SIRR-I ENE’L-HAK isimli manzumesidir. Fedâî’nin (k.s.) mesnevi nazım şekliyle söylediği 64 beytten müteşekkil Risâle-i Şerh-i Sırr-ı Ene’l-Hak isimli eserine diğer eserlerinde olduğu gibi besmele, hamdele ve salvele ile başlamıştır.

Yalnız burada hamd kısmını eserin manasıyla uygun olarak vahdet şühûdu ile: “Sana senden cümle olsun sana hamd / Gayri senden kim kılıptır sana hamd” şeklinde ifade etmiştir. Vahdet ehli için her şey O’ndan, O’nadır. Salavât kısmında ise yine bu düşünceyi kuvvetlendirmek adına Resûlullâh’ın (s.a.s): “Ene minallâhi ve’l-mü’minûne min nûrî” (Ben Allah’tan, mü’minler ise benim nûrumdandır.) hadîs-i şerîfini delil olarak aktarmıştır. Ene’l-Hak sözünü söyleyenleri iki kısma ayıran Fedâî, birinci kesimin dilinden söyleyen Hak Teâlâ iken; bunun aynı Hz. Musa’ya (a.s.) Hak Teâlâ’nın bir ağaçtan seslendiği minvaldeki bir hal üzere temsil edildiğini belirtikten diğer kesimin sözünün tamamen yalan ve hakikatten uzak, işlerinin tamamen fesat ve kötülük, bu iddiada bulunanların da katlinin münasip olduğuna dikkat çekmektedir.

Ene’l-Hak sırrını Kurân’da:

“Mûsâ, ateşin yanına gelince, o mübarek yerdeki vadinin sağ tarafındaki ağaçtan şöyle seslenildi:

“Ey Musa! Şüphesiz ben, evet, ben âlemlerin Rabbi olan Allah’ım.” (Kasâs; 28/30) ayeti ile delillendiren Fedâî (k.s.), insanların Cenâb-ı Hakk’ın ağaçtan konuşmasını görmeyip bir insandan tecellî etmesine neden şaşırdıklarına anlam veremez.
Özetle Risâle-i Şerh-i Sırr-ı Ene’l-Hak’ta ene’l-Hak kavlini nefsi ile söyleyenlerin katlinin şüphesiz caiz olduğuna itikad eden Fedâî, Mansûr gibi ilâhî cezbe ile Hakk’ın kendini ilan etmesine kâmillerin asla karşı bir sözü olamayacağını söyleyerek bu konudaki kati kararını ifade eder. Risâle-i Şerh-i Sırr-ı Ene’l-Hak’ın nüshalarının birinin ferağ kaydında Fedâî’nin eseri 28 Rebiülevvel 1287 (28 Haziran 1870) tarihinde yazdığına dair bir not bulunmaktadır. Eserden birkaç beyitle örnek verecek olursak şöyledir.

Sana senden cümle olsun sana hamd
Gayri senden kim kılıpdur sana hamd

Ene minallâh diyup ol Hak Resûl
Ver salavât sen ana hem kıl kabûl

Hâk-i pây-i râhına yüzler süren
Âline dahi anı sensin bilen

Ba‘dehû sen ey birâder hem işit
Bu-durur su’âl olan hem iki beyt

Ben Allâhım didiği-çün ehl-i hâl
Katline virdi cevâz ehl-i kemâl

Çün müsâ‘id buna oldılar nukûl
Bu ne sırdır ‘âciz oldı çok fuhûl

Gûş idüp çün ey birâder mürg-i dîl
Bu beyân üzre idüpdür kâl u kîl

Bî-mecâl güftâre geldi nâgehân
Sanki didârın açup ferdü’z-zamân

Yâ İlâhî ana lâyık kıl salât
Nice kıldın sırr-ı cümle kâ’inât

Dahi ehl-i beytine hem âline
Çünki anlar virdiler cân râhına

Yâ İlâhî hem fakîri kıl kabûl
Bâb-ı fazlın çünki kılmışsın şümûl

Fedâî (k.s.)’nin diğer önemli manzumesi de RİSÂLE-İ MERÂTİBÜ’L-VÜCÛD’tur mesnevi nazım şeklini kullandığı, 87 beytten oluşan, isminden de anlaşılacağı üzerine vahdet-i vücûd düşüncesi eksenli 40 vücûd mertebesinden bahseden Merâtib-i Vücûd adlı eserinde dile getirmiştir.227 Fedâî’nin ele aldığı bu düşünceyi ve mertebeleri anlayabilmek için ilk önce bu âlemin başlangıcı ve bu ana kadar gelen sürecini iyi anlamak gerekmektedir. Bu oluşumu mutasavvıflar “lâ-ta‘ayyun, ta‘ayyun-i evvel ve ta‘ayyun-i sânî” mertebeleri üzerinden anlatmışlardır. Fedâî’nin eserinin beşinci beytte bahsettiği: “Lîk aksâ-yı merâtib-i zuhûrda kün fe-kân / Dirdi birlikden nişân fehm itdi anı ‘ârifân” sözleriyle izah ettiği mesele budur. Buna göre bu âlem: “Allah bir şeye ol der, o da olur.” (Bakara 2/117, Âl-i İmrân 3/47, 59, Yâsîn 82/36) ayetlerinde de belirtilidiği üzere Cenâb-ı Hakk’ın “kün/ol” emriyle meydana gelmiştir. Bu meydana gelişin öncesi içinde zamanın, mekanın, nesnelerin veya cisimsizliğin olmadığı lâ-ta‘ayyun/belirsizlik mertebesidir. Bu kün/ol emrinden sonra ilk yaratılan “Allah ilk önce benim nûrumu yarattı.” hadisinde yola çıkarak Nûr-ı Muhammedî olup buna ta‘ayyun-i evvel/ilk belirme denir. “Benim nurumdan da âlemleri yarattı.” hadisine göre de bu âlemin meydana gelmesi ta‘ayyun-i sâni/ikinci belirme mertebesi olduğundan bu âlemlerdeki her şeyin özü, kaynağı, mayası Nûr-ı Muhammedî’dir. Yine Fedâî (k.s.) bu sırları anlamanın yolunu: “Men ‘arafe nefsehû remzi silk-i Ahmed râhıdır / Mâ rameyte iz rameyte sırrı anı dâ‘îdir” beyti ile açıklar. Manzûmenin devamında yukarıdan beri zikredilen bu sırrı, akılla elde etmenin kolay olmadığı bu yüzden bir mürşide bağlanmak gerektiği anlatılır. Bu manzumeden örnek verecek olursak

Hamd-i bî-had ol Hudâ-yı pâke olsun bi’t-tamâm
Keşf idüp esrâr-ı gaybı feyz-i akdesle hemân

Feth idüp kenz-i vücûdın virdi bir hoşca nizâm
Hazretü’l-esmâ zuhûr itdi merâtibde ‘ayân

Hazretü’l-imkânda hem a‘yânı tenfîs eyledi
Suveru’l-a‘yân zuhûr itdi tecellî eyledi

Sad hezâr olsun salât ol nûr-ı meşhûda bugün
Ki odur muhtass231 cûda hem-durur ol sırr-ı nûn

Lîk aksâ-yı merâtib-i zuhûrda kün fe-kân
Dirdi birlikden nişân fehm itdi anı ‘ârifân

Ahmed ü Mahmûd Muhammed hem-dahi nûru’l-etemm
Sırr-ı kâf hem kâf-nûn hem sırr-ı levh ü kalem

Hem salavât hem selâm olsun bugün ol Hazrete
Sırr-ı cem‘u’l-cem‘den virdi muhabbet hem bize

Âl ü ehl-i beytine hem bî-hisâb olsun selâm
Ki bize sâkî olardı cümleye oldı imâm

Sufra-ı zevkinde gark olanlara dahi
Cümleye olsun selâmlar istecibnâ yâ ‘Âlî

Yâ İlâhî nûr-ı Ahmed hâkine virdim cânı
İtme bir lemha gayb ‘aynımda ol nûr-ı celî

Bununla beraber Fedainin dîvân hacminde olmasa da dîvânçe olarak isimlendirilebilecek sayıda şiirleri/nutukları tespit edilmiştir. Fedainin manzumeleri ve divançesi incelendiğinde nazma ne kadar hakim olduğu görülecektir. Aynı başarıyı nesirde de göstermektedir. Nesirdeki en önemli eserinin Arapça olarak yazdığı Kevser Suresi tefsiri olduğunu söyleyebiliriz.

Fedâî’nin günümüze ulaşan şiirlerinin 15 tanesi bir defterde kayıtlıdır. Başında yer alan kayıtta defterin Bursalı Mehmed Tâhir’in hususi defterinden derlendiği, derleyenin ise Hasan Cafer Ergin olduğu yazılıdır. Burada “derleme” ifadesi Mehmed Tâhir’deki defterde Fedâî’nin daha başka şiirlerinin olduğunu akla getirmektedir. Maalesef bu şiirlere dair elimizde herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Bu 15 şiirin yanı sıra çalışmamızda yer alan 4 şiir, kütüphanemizdeki melâmî ihvanı tarafından hazırlanan cönk defterlerinden tespitle ilave edilmiştir. Ayrıca Fedâî’nin, Nûru’l-Arabî tarafından İbn-i Arabî’nin Salavât-ı Kübrâ eserine Mecâlü’z-Zehrâ ismini taşıyan şerhine takrîz ve yine bu esere tarih sadedinde iki şiiri daha tespit edilmiştir. Bu şiirler de Fedâî’ye ait olmaları hasebiyle çalışmaya eklenmiştir.

Şekil açısından Fedâî’nin şiirleri incelendiğinde onun aruz vezniyle gazel, kaside, mesnevi, kıta; hece vezniyle de dörtlük nazım şekillerini kullanarak tasavvufî tevhîd, nutuk, ilâhî, vahdet-nâme, naʻt, medhiyye gibi nazım veya edebî türlerinin kapsamında değerlendirilebilecek şiirler söylemiştir. Muhteva yönüyle ise dinî unsurları da ihtiva etmekle birlikte şiirler doğal olarak daha çok tasavvufî içeriklidir. Bu muhteva arasında Fedâî genel itibarıyla; Allah, Hz. Peygamber, Muhammed Nûru’l-Arabî, iman, inkar, vahdet-kesret, melâmîlik-melâmîler, vuslat, İlâhî aşk, fenâ-bekâ, müşâhede, mahv, sır, nefs, itlâk-kayd-izâfet, insân/insân-ı kâmil, muhabbet, cemâl, rü’yet, ilim-irfân, şeriat-tarikat-hakikat,-marifet, tecellî, zikir, Hak-halk, sâlik/mürit-mürşid, hüviyyet, mevt, abdâl, sofu, zâhid gibi dinî-tasavvufî unsurları, kişileri ve tipleri konu edinmiştir. Bu şiirlerde yer yer ayet ve hadislerden ya da klasik edebî teşbih, temsil, mazmun ve mefhumlardan da faydalanmıştır. Bu minval üzere sadırdan satırlara aktarılan bu nutk-i şerfler meydanlarda ve meclislerde sohbet açmak amacıyla ihvanlar tarafından seslendirilmiştir.

Fedâî Hazretleri eserlerini çoğunlukla manzûm şekilde kaleme alması sebebiyle Balkan coğrafyasında neş’et eden Seyyid Muhammed Nûru’l-Arabî uhdesinde neşvunemâ bulan melâmet dairesinde zamanın Yûnus Emrelerinin, Niyazi Mısrilerinin ortaya çıkmasına ön ayak olmuştur. Onun nazma olan bu ilgisi hem kendi yaşadığı dönemde hem de sonraki dönemde yetişen melâmîleri etkilediğinden Yûnus gönüllü dervişlerden nice nutk-ı şerîfler, dîvânlar zuhur etmiştir. Bunların arasında Ali Örfî Efendi, Prizrenli Hacı Ömer Lütfi Efendi, Priştineli Hulûsî Maksûd Efendi, Abdülmâlik Hilmi Efendi, Üsküplü İsmail Hakkı Efendi, Hüseyin Ruhi Efendi, Hüseyin Şemsi Ergüneş, Hasan Fehmi Tezdoğan ve birçok zevât dîvânları ve nutk-ı şerîfleri ile eşsiz manaları nazım şeklinde gönüllere ekmiştir. Bu akım Seyyid Muhammed Nûru’l-Arabî’ye müntesip melâmiler tarafından günümüzde hâlen devâm etmektedir.

İşlemiş olduğu bu konular üzerinden şiirlerinden örnek verecek olursak. Allah’ın varlığına dair şu nutkunu ele alabiliriz.

1 Bahâr vakti gelüpdür hamdu lillâh
Hem âfâka göründi vechu lillâh

Vahdet sırları üzere tulû eden bu nutku şerif, miraç / tevhid mertebelerini esas alır. Buna göre ilk üç mertebe Fenafillah makamlarını sonraki dört mertebe de ise Bekabillah mertebeleri üzerinedir. İnsan merkezli bu yolculukta salik fena mertebelerinde tamamıyla mahv ve fenâ olarak yokluğunu idrak eder.  Bu fena mertebelerinden sonra Bekabillah’a Makam-ı cem’e geçen salik için artık Bahar gelmiş hakikat güneşi doğmuştur. Bu makamda kulun kuvvelerinden Hak zahir olur. “İnnallâhe yekûlu alâ-lisâni abdihi semi‘allâhü li-men hamideh” [Kulun lisanından söyleyen, işiten ve hamd eden Allâh’tır.] Hadîs-i Şerîfi bu sırra işaret eder. Bu makamın lisanı “Mâ ra’eytu şey‘en illâ ve ra’eytullahe kablehu” (Hiçbir şey görmedim ki, ondan önce Allâh’ı görmeyeyim.)’dir. Bu makam sahiplerine göre afakta görünen mevcudat Hakk’ın vechinden başka bir şey değildir. Fedâi’nin Şerh-i Sırr-ı Enel Hak isimli manzumesinde de aynı sırdan işaretle Sana senden cümle olsun sana hamd / Gayri senden kim kılıpdur sana hamd demektedir. Bu sebeple Bahar gelip Hak zahir olduğu vakit Bütün hamd kendinden kendine olup bütün bu afak Hakk’ın vechinden başka bir şey olmayıp, görende görünende kendidir.

2 Bakar ‘uşşâk dem-â-dem her nazarda
Görür eşcârı bilgil hazretullâh

Bu beyitte ifade edilen manada (…O mübarek bölgede ağaçtan şöyle seslenildi: Ey Musa! Haberin olsun ki ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’ım.) (Kasas, 28/30) ayeti kerimesine işaret edilmektedir. Bu ayette geçen şecer/ağaç’tan murad İnsan-ı Kâmildir. İşte hakiki sırlara eren bu âşıklar daima görünen bu suretlerde gördükleri insan-ı kamil aynasından vechullahtır.

Fedâi’nin melâmet zevkini anlayabilmek için şu nutku şerifini izah etmeye çalışalım.

(fâʻilâtün fâʻilâtün fâʻilâtün fâʻilün)

1 Biz muhibb-i hânedânız lâ’ubâlî meşrebiz
Her tarafdan yıkılup hem de melâmî mezhebiz

Erzurumlu İbrahim Hakkı hzlerinin dediği gibi, Harabat ehlini hor görme Zakir, Defineye malik viraneler var” sözü üzere Melami erlerinin ortak özelliklerinden biride kendilerinde vucut bulan iyiliklere iyi hallere ortak koşmadan bu hallerin, fiillerin, sıfatların yegane sahibinin cenab-ı Zülcelal hzleri olduğuna iman edip bunları kendilerine üstlenmeden aradan çekilmeleri olmuştur. Bunun tam karşılığı olarakta yine enfüslerinde bulunan yanlış eylemleri gizlemek yerine nefislerinin terbiyesi için halkın levmine bıraktıkları görülür. Hatta bu durum bazen öyle hal alır ki, Hamdun Kassar hzleri bu konuda eğer yolda yürürken sendeleyen bir sarhoş görürsen sende onun gibi sendeleyerek yürü. Allah muhafaza kalbine ben Allahın Salih kuluyum o da Allahın asi kuludur. deyu gurur ve kibir gelmesin. Çünkü cenabı hak senin onun gibi onuda senin gibi yapmaya kadirdir. Yine bu noktada Şemseddin Sivas hzlerinin “Hakk’a makbûl olmak ister halka menfûr olmadan” sözü çok manidardır. Burada dikkat edilmesi gerek çok önemli bir hususta Melamet erleri şeriat-ı muhammediye tamamen sadık olduğu gibi dinin emir ve yasakları konusunda hassastırlar. Bu sebeple kendilerini levm ettirme adına bilerek ahkam dışı davranmaları söz konusu değildir. Haddi zatında Melamiler Hakk katında makbul olabilmek için avam-ı nassa şirin gözükmeye çalışmazlar. Onlar her daim Hakla beraber ve içiçelerdir. Fakat avam-ı nas onların bu birlikteliğinden haberdar olmadığı için onların bu lâ-kayt ve laubali (senli benli teklifsiz) hallerinden dolayı onlara nefretle bakar. Velhasıl Melamiler Hakk’ın teklifsiz samimi has kullarıdır.

2 Keşfimiz ‘ankâ-yı mağrib bir muʻammâ ismimiz
Zikrimiz sırr-ı hüviyyet ehâdiyyet rütbemiz

Bizim yönelişimiz işaretimiz Ankâ-yı Magrib olan ibn-i Arabi hazlerinin evladı manevisi ve Şeyhül ekber-i sani ismiyle malum olan Seyyit Muhammet Nurul Arabi hzlerine’dir. O’na olan yakınlığımız bizi O’na kavuşturur. Ondan gördüğümüz makamatı tevhid bizi Anka kuşu misali bütün varlıklarımızı yakıp bu kaf yani vücud dağını geçirtip hüviyete ulaştırır. Biz bu ana kadar kendi rabbül hasımızdan bir başka değişle dominat esmamızdan habersizdik. Mürşidini arayan talip Mürid olduğu vakit Mürşidi ona kendi hakikatini buldurur. Bu sebeple İştipli Hasan Fehmi efendi, Mürşidim Ali Rahmi bildirdi beni bana, Ol irşadı manevi bildirdi beni bana derken bu sırrı işaret etmektedir. Bu rububiyyet tecellisine ve terbiyesine uğrayan salik hüvviyyete gark olur. Burası zikri hakikinin zuhur yeridir. Zikir Zakir Mezkur burada bir olmuştur. Kendini kendinde kendi ile zikreden yine kendi hüviyetidir. Bu ehadiyyet denizinde gark olan arif artık hüviyet gömleğini giymiştir.

3 Anlaşılmakdan müberrâyız zâhid taş atma gel
Vahdet-i mutlak-ı fakrı hem mücellâ minberiz

Evet bizi anlamak bu sırlardan haber almak bunu keşfetmek gerçekten zordu. Gerçi bizi anlamanızı da beklemiyoruz. Ey zahid bunu anlamadığın için bize taş atmayı bırak gel bu sırlardan haberdar ol. Çünkü biz o parıl parıl parıldayan yüksek kürsüden tamamen fakr halimizle vahdet deryasına dalmaktayız.

4 Kad tecellâ zâtuhû fî sûreti Âdem işit
Fe’nzurû fî vechihî hattâ teravneh hübbimiz

Kad tecellâ zâtuhû fî sûreti Âdem / O’nun zâtı Âdem suretinde tecelli etti Hadisi şerifte ifade edildiği üzere “İnnallâhe halaka Âdeme ‘alâ sûretihi” (Şüphesiz Allah Âdem’i kendi sûretinde yarattı.) Yani “Âdem’i esmâ ve sıfâtı üzere yarattı.” Sûret demekle esmâ ve sıfâtı kasdetti. Çünkü Allah, insanın zâhir olduğu sûretle zâhir olmuştur. Allah insanı âlemin aranılan gözü yaptı, tıpkı insanın şahsiyetindeki nefs-i nâtıka gibi. Yani, insan şahsının yaratılmasından maksat nefs-i nâtıkadır. Şekilde âlemden maksat da insandır. Yalnız, sanâtın kemâli, onu Yaratan’ın kemâli gibi değildir. İşte bundan dolayı bize nisbet edilen sıfâtlar hâdis ve gayr-ı müessir olup, O’na (celle celâlühü) nisbet edilenler ise yüce zâtıyla birlikte kadîm, vâcib, vâhid ve müessirdir.

Fe’nzurû fî vechihî hattâ teravneh/ O’nu görene kadar Hakk’ın vechine bakın. Nûru’l-Arabî hazretleri Ruyetullah hakkındaki risalesinde; ru’yet’in iki türlü olduğunu birincisinin “Velâkini unzur ile’l-cebeli fe-inistekarra makânehu fesevfe terânî felemmâ tecellâ rabbühü lil-cebeli ce’alehu dakken ve harre mûsâ sa’ikân” (Velakin dağa bir bak. Eğer yerinde durursa demek ki beni göreceksin. Derken Rabbi dağa bir tecellide bulununca, onu un gibi ufalayıverdi. Musa ise bayılıp düştü.) (A’raf,7/143) ayetinde izah edildiğine göre, Hazret-i Musa’ın Tûr dağında başından geçen hadise olduğunu fakat bunun tam anlamıyla bir ru’yet olmayıp ru’yet öncesi bir hâl olduğunu söyler. İkinci ru’yet’in ise, “Vücûhün yevme’izin nâdiratün. İlâ rabbihâ nâziratün” (O gün nice yüzler ışıldayıp parlar. Rablerine bakarlar) (Kıyame,75/22-23) ayeti ile sabit olup ancak örtülü bir şekilde görülebileceğinden bahseder. Ve sonuç olarak, “Hakk’ın görülmesi ancak örtü ile olur ki, o da insân-ı kâmil’dir.” Demektedir. Fedai’de bu beyitte Nurul Arabi hazlerinin izah etmiş olduğu sırra işaret etmiş olup Hakk Teâlâ Rubûbiyyet mertebesinde dünya ve âhirette rü’yet ve müşâhede olunur. Zîra, mâddesiz rü’yet olmaz. Hakk en kemâli ile insan-ı kamilde zuhur eder. Bu sebeple Tin suresinde ben insanı en güzel surette yarattım. Demektedir. Bu hakikatin sırrını anlamayan ise en aşağıda hayvaniyet mertebesindedir.

5 Ger muhabbet kapusun açmak dilersen gel beri
Hem açan Hû açdıran Hû açılan Hû mevhibiz

Fedâi yine bize sesleniyor. Bu hayvaniyet mertebesinden sıyrılıp insaniyet mertebesine ulaşmak isteyen dost, bizim muhabbet sevgi kapımız açıktır. Yanımıza gel. Bu kapı Ehl-i Beyt kapısıdır. Bu kapı Ben ilmin şehriyim Ali kapısıdır hadisinde buyrulan Resulallaha ulaşmanın yüce kapısı Hz. Ali’nin kapısıdır. Bu kapıdan ancak yokluk ve tevazu ile girebilirsin. Bu kapı dört duraktan geçilir. Birincisi Şeriat Kapısı: Bu kapıda cenab-ı Hakkın bütün emir ve yasaklarına tamamıyla uymakla mükellefsin. Bu kapıdan geçerken bunları tamam eylemek zorundasın. Bu vazifeleri tamam ettiğin zaman sana Tarikat kapısı görülecektir.
İkincisi Tarikat kapısıdır.: Cenab-ı Hakkın emir ve yasaklarına uyman neticesinde tarikat kapısına geldin. Artık dışının şeriatla temizlediğin gibi içininde temizlenmesi gerekir. Bu kapıda bir münadi sana şöyle seslenir.
Dinlediğin sözleri kulağına küpe, kalbine nücûm et.
Evlâdım, ihvânlık tarîk-i enbiyâ ve evliyâdır. Bu yolun sâlikleri, tamamen vakfullahtır. Şu hâlde, Hak için, vücûdunu vakf edeceksin. Yapacağın hizmet için kimseye minnet etmeyeceksin. Her işini hoş, kendini boş göreceksin. Kat’iyyen yalan söylemeyeceksin. Elin ile koymadığın, mezûn olmadığın bir şey’e el vurmayacaksın. Vücûdun sıhhatte iken kimseye el açmayacaksın. Kudretin yettiği bir işle meşgûl olacaksın. Helâlinden kazanıp yiyeceksin. Gıybet etmeyeceksin. İlim ve kemâl davâsında bulunmayacaksın. Bütün hayrı, şerri, kahrı, lutfu, Cenâb-ı Hak’dan bileceksin. Hiç kimseyi hakîr kendini aziz görmeyeceksin. Kendine vücûd verip müşrik olmayacaksın. Din yolunda, müslümanlık uğrunda her zahmeti câna minnet ve ni’met bileceksin. Şerîat dairesinde insanlara muaveneti, mahlûkâta merhameti elden bırakmayacaksın. Ahdinde ve va’dinde sâbit olacaksın. Kini, kibiri, gazabı, hasedi, riyâyı, fesatlığı ihtiyâr etmeyeceksin. Kötü düşünceleri içinden atıp tefekkürât-ı âliyye sâhibi olmaya çalışacaksın. Her gece yatağına girdiğin zaman o gün yaptığın işlerden nefsini hesâba çekeceksin.
Münâdi’nin bu sözlerine kulak verirsen. Dışın gibi içinde parlamaya başlar, ilahi lezzetleri tatmaya hak kazanırsın. Yalnız bu kapı zordur nefs denen yedi başlı ejderha ile mücadele etmen gerekecek, nice gecelerin cihatla geçecek her türlü sınanacaksın. Bu kapıda sana yol gösterecek olan münadidir. Onun ipini tutarsan kurtulur o karanlık susuz çöllerde yolunu bulursun. Münadi sana bir emanet verecek ki bu yedi başlı ejderhanın başını koparacak yegane silahtır. Her daim bu emanete sarıl sakın onu yanından ayırma. İşte teslimiyet ve emanete sahip çıkarsan sana Hakikat kapısı sana görülmeye başlar.
Üçüncüsü Hakikat kapısıdır. Bunca zorlukları aşıp Hakikat kapısına geldin Münadi’nin sana burada da bir nasihati var
Oğlum:
Allah ile ol, Allah ile işit, Allah ile gör, Allah ile söyle. Allah’tan bir an gâfil olma. İçin Hak ile dışın halk ile olsun. Zâhirini fetvâya, bâtını takvâya bağla. Böyle olursan Hak erenler yaverin olsun. Maddî ma’nevî rızkın gür. Uğurun açık, pertevin efzûn, feyzin Hak hem-demin sırr-ı Muhammed-Ali, destgîrin Seyyid Muhammed Nûrul Arabi yardımcın olsun.
Artık sende Hak ile hak olanların kervanına katıldın. Bu yol öncekinden daha tehlikelidir. Buranın hileleri vehimler daha tehlikelidir. Burada sakın “ben” demeyeceksin “benlik” iddia etmeyeceksin. Ama bunu laf ile değil hal ile de değil ancak terk ehli olarak ıspatlayabilirsin.

Niyazi Mısri hzleri ne güzel demiş;

Kuru lâf ile maksûd ele girmez
Yürü hâl ehli ol kâli n’idersin

Fena-ender-fenâya erdin ise
Ferâgat ehli ol hâli n’idersin

Burada önceden kendine ait sandığın efalinden ardından sıfatından nihayet vücudundan kurtulacak Ölmeden evvel ölmenin sırrına vakıf olacaksın. Bileceksin ki “Allahtan başka varlık yoktur.” Bu ilahi sırrı anlarsan sana Marifet kapısı ufukta görünecektir.
Bu Ali kapısının son durağı Marifet kapısıdır. Artık bu kapıdan içeri girdiysen “Muhammediliği” idrak etmiş miraç etmişsindir. Necm suresinde işaret edilen sırları anla. Artık bu kapıları sana açanın açılanın açdıranında HU olduğunu idrak ettin mübarek olsun. Bu ilahi mertebeler ve sırlar sana Hakkın ihsanıdır.

6 Sûret-i Âdem Hudâdır illâ vech-i sırrını
Ey Fedâî oku sen de sırr-ı vahdet mektebiz

Allah’ın Ademi kendi suretinde yaratması esma ve sıfatları üzerine yarattı demektir. Bir kimse cenabı hakkın bütün esmalarına mazhar olmadığı sürece insanı kamil olamaz. Peki nasıl olacak Allah’ın selam ismini alalım malumunuz selam Barış demektir. Bir kimse 24 saat Ya selam diye zikretse eğer kendisi ile ve çevresi ile barışık değilse o kişi o zikri çekmemiştir. Eğer hem kendisi hemde alem ile barışık ise o kimsede esma sıfat bulur. Yalnız burada birde vücud bulması gerekir. İlla veche sırrı burasıdır. Yani o sıfat olarak giydiği esmanın müsemmasına ermesi gerekir. Bu da ehline malumdur.
Bu melamet mektebi vahdet sırlarını sana aktaran seni sana bildiren hayvaniyetten alıp insaniyete ulaştıran yüce bir mekteptir. Bu sırları öğrenmek bu mertebelere ulaşmak istiyorsan bir kamilin elini tut.

Velhamdülillahi rabbil alemin.

Yazan: Burak Anılır
Instagram: burak_anilir

Scroll to Top