Hz. Peygamber Efendimiz’in Cedlerinin İsimlerindeki Hikmet Ve Sülûk Yolculuğundaki Remizler Üzerine

Bende-i Nûru’l-Arabî – Burak Anılır

Bismillahirrahmanirrahim

Bilindiği üzere Fahr-i Âlem Efendimiz’in dedesinin ismi Abdulmuttalib, babasının ismi Abdullah, mübarek validelerinin ismi ise Âmine’dir. Cenâb-ı Hakk hazretleri bu nurlu zatların sırlarını mukaddes kılsın, bâtınî hikmetlerini bizlere de âyan eylesin.

Bu isimler sadece tarihî birer şahsiyetin remzi olmayıp, tevhîd yolunun seyr ü sülûk merhalelerinde ilerleyen sâlik için manevî bir yol haritasıdır. Her biri, ilâhî hakikatin insan kalbinde doğuşunu simgeleyen remizlerdir.

Bir sâlik, hakikati Muhammediyye’ye talip olduğunda, evvela Talib olur. Bu taleb, onu Muhammedî sırra yönlendiren ilk niyettir. İşte bu merhalede sâlik, sırların başlangıç noktası olan “Abdulmuttalib” ismiyle remzedilen bir hakikate dâhil olur. Çünkü “Abdulmuttalib” ismi, “çok talepte bulunanın kulu” anlamını taşır ki bu, sâlikin hakikati aramada duyduğu derin iştiyâkın ve aşkın bir remzidir. Sır, bu aşamada henüz bâtındadır, gizlidir. Zira henüz hakikat zuhur etmemiş, gönül rahminde olgunlaşmaktadır.

Daha sonra bu sâlik, talebinin neticesinde “Abdullah” yani “Allah’ın kulu” ismiyle simgelenen bir rehberle, bir mürşid-i kâmil ile karşılaşır. Bu mürşid, ona Cenâb-ı Hakk’ın lütfu ile yön veren, istikameti gösteren, yolun edebini öğreten zâttır. Çünkü hakikat yolculuğunda rehbersiz ilerlemek mümkün değildir. Abdullah, kulu Allah’a ulaştıran vesiledir. O hem baba hem mürşiddir.

Bu noktadan sonra sâlik, rehberinin eliyle hakikat yolculuğuna çıkar. Bu yol, zorluklarla dolu, meşakkatli bir Tur Dağı yolculuğudur. Nitekim her Musa, Tur’a çıkmadan kelâmı duyamaz. Bu seyir esnasında sâlik, nefsinin perdelerinden arınır, kalbini saflaştırır, fânîlikte yok olur. Bu yolculuk, onu nihayet Âmine ile temsil olunan “Emin Belde”ye ulaştırır.

Âmine, sırra emin olandır. Zira Hz. Âmine validemiz, Efendimiz’i doğurmakla nebevî sırra emin olmuş; bu doğum, sadece bedensel bir zuhur değil, aynı zamanda kalbî bir hakikatin zuhurudur. “Emin belde” ise kalbin tasfiyesiyle hâsıl olan o latif ve pak makamdır ki, orada veledi kalp zuhûr eder. İşte bu doğan, Muhammedü’l-Emin’dir.

Zira bir kalpte hakikat ancak o kalp emin olduysa doğar. O kalp, artık sır taşıyandır. Ve bu veled-i kalbin adı Muhammedü’l-Emin olur. Artık o kalpte nübüvvet nûru doğmuştur. Bu, herkesin içinde doğması mümkün olan bir hakikattir. Yeter ki talep, rehber, sülûk ve teslimiyet tamam ola.

Öyleyse mesele şudur:

Evvela talip olacaksın, sonra Abdullah gibi bir rehber bulacaksın, onunla TurDağı gibi nefsin çetin yollarını aşacak, sonunda Âmine’ye, yani “emin beldeye” ulaşacaksın. Bu beldede ise Muhammedü’lEmin hakikati doğacak. Kalpte doğan bu hakikat, seni insan-ı kâmil olgunluğuna eriştirecektir.

Sonuç olarak: Rehbersiz varılmaz, delilsiz bulunmaz. Veled-i kalbin doğumu ancak emin beldede mümkündür. Âmine sırrı; Kalbin emniyetiyle doğan Muhammedî hakikat’tır. Bütün maksat Muhammedü’l-Emin olabilmektir.

Bende-i Nûru’l-Arabî Elif Dede mahlası ile maruf hadimü’l-fukara Burak Anılır
Instagram: burak_anilir

Scroll to Top