SADREDDİN KONEVÎ (k.s.) Nasîrüddin Tûsî’ye
“Marifetullah, her şeyi bilmenin aslıdır”

İnsanlar, aklın taksimine ve İlâhî haberlerin gereğine göre üç sınıfa ayrılmışlardır: Üst tabaka, orta tabaka ve alt tabaka.
Üst tabaka, ulvî şeyleri, ebedî kemâlleri ve bâkî faziletleri elde etmeye yönelen yüksek himmet sahibi kimselerden oluşmaktadır. Onların hâlleri, eşyanın hakikatlerini -her nasılsalar öylece- bilmeyi, özellikle de en değerli ilimlerin en şerefli konusu olan Hakk’ın bilgisini talep etmeyi gerektirir. Çünkü onlar, ilmin şerefinin malumun şerefine göre farklılaştığını bilirler. Ayrıca onlar bilirler ki marifetullah; basît ya da mürekkep, manevî veya sûrî olarak ihata edilen veya eden, var olan veya yok olan her şeyi bilmenin aslıdır.
Bu kimseler, akılla veya duyularla idrak edilen farklı tabakalara mensup bütün varlıklara, ilmin kendilerine taalluk etmesi itibariyle nazar etmişler ve bunun neticesinde eşyanın iki kısma ayrıldığını görmüşlerdir. Bunlardan birincisi, Allah’ın bahşettiği meleke ve mizac aletleri vasıtasıyla, insanın idrakinde müstakil olduğu kısımdır. İnsan, bu kısımdaki eşyayı idrak ederken bazen bu meleke ve aletlerin bir kısmını, bazen ise hepsini kullanabilir. Bu durum, idrak edilen şey söz konusu meleke ve tabîî aletler yardımıyla idrak edilebilir olduğunda mümkündür. İdrak edilen şey, zikredilen durumda olmayıp, ancak düşünce ve fikir gücü itibarıyla akıl ve idrak edilmesi gereken şeylerden ise, insan onu düşüncesi ve fikri vasıtasıyla idrak eder. Buna örnek olarak Hakk’ın varlığını, mücerred ruhların ve basit mânaların varlığını bilmek gibi hususları verebiliriz.
İkinci kısım ise, akılların nazar ve düşünceleri ile mizaçlı kuvvetler ve duyular açısından idrak etmede müstakil olunmayan kısımdır; söz konusu araç ve aletler tek tek veya beraberce kullanılsa da durum değişmez. Buna örnek olarak da, Hakk’ın zâtını, şeriat ve akıllar diliyle O’na nispet edilen isim ve sıfatların hakikatlerini bilmeyi, bu isim ve sıfatlardan herhangi birisinin Hakk’ın zâtına izâfetinin nasıl sahih olduğunu bilmeyi verebiliriz. Nitekim sıfat ve isimlerin Hakk’ın zâtına izafe edilişinin sahihliğini bilmek, vehbî olan büyük bir makama aittir. Zira Hakk’ın varlığı vacip olduğu için, O’nun hakkında verilen hüküm de vacip olmalıdır. Ayrıca Hak, her veçheden birdir, hakikati ile her şeyden ayrıdır; hiçbir şey O’na denk değildir, hiçbir şeye de benzemez.
Bu, benimsenmesi zorunlu bir ilkedir; çünkü bu esasın varlığını benimsemeyi ihmal etmek, birtakım zararların ortaya çıkmasına sebep olur.
Ayrıca, Hakk’ın kudretinin bilinen şeylere (malumat) ilişmesi (taalluk), onlara varlık bahşetmesi, onların da kendisinden çıkması (sudûr) açısından Hakk’ın fiilinin hakikatini bilmekte de durum böyledir. Çünkü insaf sahibi basiretli kimse, teemmül edip, aklı ve düşüncesi ile elde ettiği bu gibi şeylerin bilgisini istikra yoluyla incelediğinde, bunun gönlünü tatmin etmediğini ve bu gibi şeylerin gerçeklerin bilgisini araştırma arzusunu teskin etmediğini görür.
Bu noktada, Hakk’ın zâtını bilmek ile ilgili meselelerin durumu, basiret sahipleri nezdinde daha ilk bakışta apaçıktır. Sıfatlar, fiil, sudûr vb. akılların hayrete düştükleri konularla ilgili olarak dikkat çektiğim meselelerin durumu ise, kısacık bir düşünme ve tefekkür ile açığa çıkar. Bu kısma örnek olarak, mizacî ve tabîî karışımlardan doğan; felekî kuvvetler ile melekî teveccühler, beşerî nefisler ile süflî-tabîî kuvvetler arasında gerçekleşen karışımlardan meydana gelen özellik ve eserleri verebiliriz.
Basiret sahibi herkes şunu bilir ki: Beşerî akıllar/fikirler, bu ve benzeri hakikatleri bilmekten âcizdirler. Akıllar, özellikle, daha önce belirtmiş olduğumuz Hakk’ın sıfatları ve bu sıfatların O’na nasıl izâfe edildiği gibi meseleleri bilemezler. Çünkü Hak, ilim ve zatı ile [her şeyi] ihata etmesi cihetinden “asalet” sahibi olduğu için, Kendisine nispet edilen her bir kemâl sıfatının da küllî, ihata edici ve hükmünün de kapsayıcı olması zorunlu olmuştur.
Akılların kendi başlarına idrak etmelerinin mümkün olmadığı şeylerden bazıları da şunlardır:
Âlemin tabakalarının tertibinin sırrının bilgisi, bunların küllî hükümleri ve özellikleri, her sınıf, cins ve türün belirli bir sayıyla sınırlı olması ve bunların belirli vakitlere, belirli durum ve bölgelere tahsis edilmeleri, herhangi bir varlığın, başka bir varlıkla çeşitli konularda ortak olduktan sonra, hiçbir varlığın, türün veya cinsin ortak olmadığı bazı sıfat ve özelliklerinde ise ondan ayrı olması gibi meseleler de bu kabildendir.
İnsanlar, ilimleri elde etmeye çalışıp, melekeleri ile ve aletler ile bunları bilmeye yöneldiklerinde, zikredilen iki kısmın birincisiyle ilgili birtakım şeyleri idrak etmişlerdir; bununla birlikte, onun hakikatini ve tam özünü idrak edememişlerdir.
Onlar, bu idrak ettikleri şeylerde, istidatlarına tâbi idraklerinin, mizaçlarının ve amaçlarının farklılığına göre, oldukça farklı neticelere varmışlardır. Buna göre, bazı insanların bilgisi tam, bazı insanların bilgisi daha tam, bazı insanların bilgisi eksik, kimilerinin bilgisi ise daha eksik olmuştur.
Beşerî akılların bağımsız olarak idrak edemeyeceklerini söylediğimiz ikinci kısımdan bir şeyler öğrenmek isteyen bir insan, düşüncesiyle bazı meselelerini bilmek istese, düşüncesi ve nazarı “hüsrana uğramış vaziyette” kendisine geri döner. Binaenaleyh, herhangi bir insanın bu kısma dair bir bilgi elde etmesi, sadece İlâhî yardım veya bazı ruhlar vb. vasıtasıyla veya bir görüşe göre de vasıtasız olarak Hakk’ın katından olan bildirme ile mümkün olabilir.
Hak, ilim mertebesini ve Hakk’ın varlığının vacipliği için lazım olan hükümleri tamamlamak, bulundukları hâl ve Hakk’ın ilminde taayyün ettikleri tarzda eşyanın hakikatlerine muttali olmayı temin eden ikinci kısma ait ilim ile bezenebilecek bazı kullarını bu ilim ile kemâle erdirmek isteyince, her asırda ve her nesilde mahlûkâtından bazılarını seçmiştir. Bunlar, bazen “nebiler”, bazen “kâmil veliler” diye isimlendirilmişlerdir.
Allah, onları zâtına mahsus ehadiyyet ilminin nûru ile desteklemiştir. Hakk’ın o insanları nûru ile teyit etmesi, onların yaratılmamış (gayri mec’ûl) istidatlarını bilmesine göredir, ki başlangıçta bu istidat ile onlar Hak’tan gelen varlığı kabul etmişlerdir.
Bunun ardından Allah, onları Kendisinden bir rûh ile desteklemiş, onları dilediği sıfatlarının hakikatlerine, cömertlik hazinelerine ve varlığının vücub hükümlerinin sırlarına vâkıf kılmıştır. Sonra da bu kimselere, insanların genelini zikredilen bu tarz ve bu ikinci kısmın içerdiği bilgiler hakkında ikaz etmelerini; onları Rablerine davet etmelerini, Rablerine ve mutluluklarına ulaştıracak yolu hikmet ve güzel öğüt ile bildirmelerini emretmiştir.
Bunun ardından Allah, ikinci defa, mucizeler, susturucu deliller ve yardım ile onları desteklemiştir; bu delil ve yardımı, nefislerinin hükümleri ve keskin kılıçları içermektedir. Böylelikle onlar, kendilerine emredilen şeye sarılmışlar ve müshahede ettikleri bazı şeyleri teşvik ve ima lisanı ile ifade etmişlerdir; bu teşvik ve ima lisanı, açıklama ve gizlemeyi birleştiren bir makamdır. Bunun neticesinde ise, hikmeti ve Hakîm’in haklarını yerine getirmiş, Rablerinin nimetini ve geniş fazlını yaratıklarının üzerine yaymışlardır.
Sözkonusu nebi ve kâmil insanların muhataplarının istidatları, bu peygamberlerin, sonra da kâmil velilerin kendilerine getirip haber verdikleri şeyleri anlamak hususunda farklı farklı olmuştur. Bazı insanlar, bilse de bilmese de, onların getirmiş oldukları şeyleri kayıtsız şartsız kabul etmişlerdir. Bunlar, bütün ehl-i İslâm ve imandır. Bununla beraber, ehl-i İslâm ve iman arasında pek çok farklılık vardır ve bu farklılıkta onlar, değişik derecelerde bulunmaktadırlar. Bazı insanlar ise, bilsin veya bilmesin, kayıtsız şartsız inkâr etmişlerdir; bunlar, küfür ve inkâr mensuplarıdır. Bunlara, bir açıdan iman etmiş olsalar bile, âsiler yakındır. Bazı insanlar, bazı şeylere iman edip, bazılarını inkâr etmişlerdir. Bazı insanlar ise, mütereddit ve şaşkındırlar: Mucize ve harikulade ayetler, onların tasdik etmelerini gerektirir; bununla birlikte, kendilerine ulaşan şeyin hakikatini idrak edemeyip, sırrını anlamamış olsalar da dar akılları, alıştıği ve bildiği şeyler ile haber verilen âşinâ olmadığı bilgileri uzlaştıramadığı için, kendini teslim etmeme hükmünü verir. O, daha önce kendisine haber verilmiş bu bilginin bir benzerini idrak etmemiş, aklı ve şeriatı uzlaştırmaya da gücü yetmemiştir. Bunun neticesinde ise, söz konusu insan şaşkınlaşır ve mütereddit kalır.
Müslümanlar ve müminlerden ibaret olan birinci kısım, çeşitli kısımlara ayrılmıştır. Buna göre bir kısım, zâhiri benimsemiş ve zâhir anlamı aşmayıp orada durmuştur. Bu gruptaki müminler, te’vil etmemiş, aklını kabul etmede zorlandığı ve doğruluğunu garipsediği şeylere dalmaktan alıkoymuş, onu öğrenmeye yeltenmemiştir. Bunlar, ibadetlerin sûretlerinde ve zühdün zâhirinde sınırlı kalan zâhirilerdir.
Bir kısmı ise, kendilerine ulaşan bilgilere kayıtsız şartsız iman etmişlerdir. Bu kısım, düşüncesinin mümkün gördüğü ve idrak kuvvetleri ile idrak edebildiği şeyleri, idrak etmiş ve anlamıştır. İdrak edemediği şeylere ise, Allah’ın ve Allah’a sülûk eden ve O’ndan haber veren kâmillerin muradına göre iman etmiş, zâhire saplanıp kalmamıştır. Bunun yerine onlar, Allah’ın kemâl sıfatlarını ispat etmiş, Rabbını O’nun celâline yakışmayan her şeyden tenzih etmişlerdir. Fakat bu tenzih, Hakk’ın kendisini bildiği hâl üzere olan bir tenzihtir; yoksa bu kısım veya benzeri insanların noksanlıklardan, kemâllerden ve bunların Hakk’a veya başkasına izafe ediliş tarzından anladıklarına göre değildir.
Bu insan şöyle düşünür: Pek çok durum veya vasıf vardır ki, bunlar, benim idrakime göre kemal sıfatıdır ve bunların Hakk’a nispet edilmeleri uygundur; halbuki böyle bir vasıf, Hakk’ın mertebesine nispetle, O’nun kendisini ve bu sıfatı bilmesi veya bu sıfatın O’na izafe edilişi açısından bir eksiklik olabileceği gibi, bunun tam tersi de olabilir.
Böylece, insaf gözü ile şunu anlar ki: Yakînî bir ilim elde etmemiş olduğu halde, İlâhî haberlerin tafsilinde herhangi bir tasarrufta bulunmak, birtakım zararlar ve İlâhî haberlerde yanlış anlamalar meydana getirir. Burada belirtilen hal, selefin hâlidir. Onlar, Hakk’ı tecsîm, teşbîh ve İlâhî haberleri te’vil eğriliğinden; zan ve kıyasların kuşkularının doğurduğu itikadî karışıklıklardan kurtulmuş insanlardır. Sözkonusu kıyas ve zanlardan ise, hiçbir fayda meydana gelmez.
Bir kısım ise, nazar ve idrak kuvvetlerinin idrak edebildiği şeyleri kabul etmiş, bunun dışındakileri ise, te’vil etmiş ve bu haberlerin zâhir anlamını Hak’tan nefyetmiştir. Böylece, bu konuda tevil yapanın hatası ve kesin bir esasa dayanmamasından dolayı bu kısmın zararı, doğruluğunun faydasından daha fazladır; bununla beraber tevil sahibinin tevilinde isabet ettiği oran, kendisine nispetle yakînî bir bilgi değildir; bu doğruluk, tesadüfîdir. Bu da kelamcıların durumudur. Çünkü kelamcılar, gerçek imanın gerektirdiği şeye vâkıf olamamışlar, tasdik şartlarını ifa edememişler, işin gerçeğini de kendinde gerçek bulunduğu hâle uygun istenilen bilgi ile -ehlullahın muhakkiklerinin idrak ettiği şekilde- idrak edememişlerdir. Kelamcılar bütün bunların yanı sıra, saf düşünce ve mantıkçılar taifesine de dahil olamamışlardır. Bununla beraber nazar mensupları da, tahkik ehlinin hâline ulaşmaktan âciz olan insanlar arasında bulunmaktadırlar.
Girişin başında zikretmiş olduğumuz üstün sınıf ise, bilgi kaynaklarında, meşreplerinde ve hâllerinde peygamberlere ortaktırlar. Çünkü onlar, işlerinin başında, imanda ‘selef-i salih’ diye ifade edilen kimselere ortak olmuşlardır. Bu iman, Allah’ın, resullerinin ve O’ndan haber veren kâmillerin haber verdikleri bilgiye göredir. Onlar, işin özünü idrak edemedikleri konulardaki ilmi ise, Allah’a ve O’ndan haber veren âriflere havale etmişlerdir. Onlar, Allah’ın muradını bilen ve bu gibi şeylerin hakikatine vâkıf olan kimselerdir.
Şu var ki, bu insanların, taklit ve başkalarının tatmin oldukları küçük şeyler ile tatmin olmayan değerli nefisleri, yüce himmetleri vardır. Bu nefisler, nebulere katılmak ve elde ettikleri bilgileri o yöntem ve o tarz üzere elde etmek isterler; bu durum, özellikle böyle bir şeyin kendileri için imkansız kılınmadığı konularda geçerlidir.
Böylelikle onlar, ulaştıkları şeyleri incelemişler, kendilerinin ve zikredilen kısım ve hâllerin mensubu olan insanların âcizliklerini idrak etmişlerdir. Bunun ardından onların mertebelerini aşmışlar, akılcıların (ehl-i nazar) makamına ulaştıklarında onların da âcizliklerini idrak etmiş, onların tahkiki elde etmelerine engel olan hâllerinin zayıflıklarını görmüşlerdir.
Bu anlattıklarım, tam olarak kendime nispet etmesem de, benim hâlimin açıklamasıdır. Çünkü ben zikrettiğim şeyleri naklediyor veya benden başka birinin hâlinden haber veriyor değilim.
Bu böyle biline. Vesselam.
“El-Mürâselât beyne Sadreddin el-Konevî ve Nasırüddin Tûsî (nşr: Gudrun Schubert), Beyrut, 1995, s. 16-26; (Türkçesi: Sadreddin Konevî ile Nasireddin Tûsî Arasında Yazışmalar, çev: Ekrem Demirli, 2002, s. 14-25).“



