İbrahim Hakkı Öçal Efendimiz Sohbeti

Bismillahirrahmanirrahim;
Baklayı ağzından çıkardı TGRT. Şimdi, zaman zaman bu millette, İslamiyet’te, kükremeler, ayaklanmalar var. Ama taşkınlık derecesinde değil. Bir kere oldu…
Hz. Ali dedi ki; ” Ya Fatıma, ne olur, bak herkes Resulullah’a yemek çıkarıyor, biz de öyle bir güne kavuşsak da bizde yemek çıkarsak Resulullah’a”, ”İstiyor musun ?”,dedi, “İstiyorum ama birşeycik yok”, “Hadi sen git Resulullah’ı davet et bu gece. Ben yaparım”. Sevinçle gitti, doğru Huzur-u Rahmet’e; “Ya Resulullah, kızın Fatıma seni bu akşam yemeğe davet ediyor”, “Yalnız beni mi davet ediyor ?”. Şimdi ne desin ?, ”Sende istediklerinden, sevdiklerinden kaç kişi alırsan al”, dedi. Akşam bakıyor Ali, yemek yok, bir şey yok, 100 kişiyle geliyor Resulullah. Fatımatu’zzehra validemiz bakıyor tencere dolmuş; “Buyurun, yiyin”. Resulullah Efendimiz diyor ki ashabına; “Bu taam cennetten gelmiş, ne kadar yerseniz yiyin bitmez”.
4 büyük halifenin ayrı ayrı büyüklükleri var. Hiç birisi, birinden ayrılmaz ama her biri ayrı bir mesele, ayrı bir âlem. Ebu Bekir Sıddık ayrı bir âlem, Ömer ayrı bir âlem, Osman ayrı bir âlem, Ali ayrı bir âlem. Hepsi birbirini teyit ettiler, tekzip etmediler. Evvelki akşam TGRT baklayı çıkardı ağzından; “Hz. Resulullah Efendimize nübüvvet verildi, Hz. Ali’ye velayet verildi”, dedi. Doğrudur. Bütün evliyanın başı Hz. Ali’dir. Hz. Ali nereden alıyor? Resulullah Efendimizden. Açıyor Kur’an-ı Kerim’i ; “Hiç günah işlememiş Peygamberler, ismet sahibidirler, masumdurlar, onlara biz katiyen günah işletmedik”, diyor. “Eziyet çekmişlerdir”, diyor, “ama bu eziyetlerin tahammülünü verdik onlara”.
Peki, diğer ümmet, Peygamberler değil, veliler. Nereden gelecek? Hz. Ali’den. Velayetin kapısı Hz. Ali. Malumatınız, Mekke’den kovuldukları zaman, ashabı Resulullah Efendimize, bir sene sonra, “Gidelim” dediler. Onlar Müslüman olmadan evvel de Kâbe’yi ziyaret ederlerdi, tavaf ederlerdi; Gittiler, Hudeybiye’ye. Hz. Osman’ı gönderdiler (elçi olarak), günlerce gelmedi. Ve orada biat ayeti geldi.- Evveli akşam okadar memnun oldum ki, TGRT’den. Bidat kadar küfür yoktur, dedi. Şöyleymiş, böyleymiş…… 30 gün Ramazan, 5 vakit Namaz, ömründe bir Hac, varsa paran Zekât. Demek ki büyük bir inkılap var dini anlayışta. Büyük bir ilerleme var. Resulullah Efendimiz bunları emir vermedi, diyor. İçtihat dini kapladı. Her tarafını kapladı, farzı da kapladı, vacibi kapladı, sünneti kapladı. Daha üstün çıktı-. Ve orada deve semerlerinden bir oda yaptı, malumatınız, Ali’yi kapıda bıraktı. -Ali’ye uğramadan Muhammed’e uğramak yok. Bizde de yaparlar efendiler. Kapıda birini bırakırlar. Ali’dir O. Teveccühe aldığı zaman efendi, o çok kıymetlidir, çok makbuldür-. “Ey habibim, senin eline değen el bizim elimize değdi, senin dizine değen diz benim dizime değdi, sana verilen söz bize verildi. Onlar asla dönmeyecekler”. Şimdi ne oldu? Bir kere Peygamberler kurtarıyor yakayı, masumdurlar, hiç günah işlemediler onlar. Hepsi peygamber değil ki bunların. Ebu Bekir geldi teveccühe, Osman geç geldi, o geldi, o geldi, o geldi…
Şimdi, Makam-ı Velâyet, bizim de var. Tevhid-i Ef’âl, Tevhid-i Sıfat, Tevhid-i Zat, Cem… Bunlar birer velayettir. Cenab-ı Hak Teâlâ Hazretlerinden verilmiş birer makamdır. İşte diyor, bu makam üzere çağrılacaksınız. Herkes makamını biliyor, zevkini biliyor. Demek ki iki tane kurtarıcımız vardır bizim. Birisi Hz. Resulullah Efendimiz “ve ma erselnake illa rahmetelli’lalemin”. Ama yine diyor ki; Hiçbirine şefaat edemez Hz. Muhammed, Allah’ın izni olmadıkça. Gördün mü?. Döndüler Medine’ye, ortalık kaynıyor bu biat meselesinden. Daha evvel de biat etmişlerdi, 2- 3 yerde, Akabe biatı falan… Musafaha ettiler. Öyle değil o. Hala görüyorum ki, el öpüyor, musafaha ediyor. Değil, böyle değil Ayet-i Kerime. Diz çökeriz, açık, tefsirler, mealler çok açık. Sonra istiğfar edeceksin, tövbe edeceksin.
Bir gün Hamza’ya dedi ki; “Nerede toplanıyorsunuz ?”, Hz. Resulullah Efendimiz. “Ashabının evinin birinde”. Ayrı ayrı. O gün Hamza’nın evinde toplanıyorlar. Enteresan tarafı şu, bizi alakadar eden tarafı şu; Resulullah Efendimiz gitti, kapıyı çaldı. İçeriden; “Kimsin”, dediler. “Allah’ın Resulü Muhammet” dedi. “Yok burda”, dediler. Allah Allah, hep kendi adamları içerde ama “Öyle birisi gelmedi, gelmeyecekte”. Tuhaf değil mi? Merak etti Resulullah Efendimiz, gitti dolaştı geldi, taktak, “Kim o ?”, “Ebu’l kasım Muhammed”, “Yok, o gelmez buraya”. Gene dolaştı, gitti, gene taktak, “Kim o ?”, “Abdullah oğlu, Amine’den doğma yetim Muhammed”, “Gel, gel”. Enteresan tarafı bu. Allah rütbe ile mevkiyle kimseyi almaz. Büyük ders var burada, yetim Muhammed, ondan sonra en büyük rütbesi onun; “El fakru fahri”, fakirlik benim iftiharımdır, hiçlik benim iftiharımdır.
Demek ki halde, velayette rütbe yok, mevki yok, şöhret yok. Ne var? Hû , Hüve., yokluktur. İşte Kur’an-ı Kerim’i okurken yoklukla, namazı kılarken yoklukla, Allah derken yoklukla… Daha evvel biz kılardık namazı, biz giderdik Hac’ca, biz verirdik zekatı. Demek ki en büyük makam hiçlik makamı, yokluk makamı. İşte bu Ali’ye verilmiştir, Hz. Ali’ye. En garibi oydu, yokluk içindeydi Ali ve Ali hakkında, Ebu Bekir hakkında da ayet gelmiştir. Ötekiler hakkında da gelmiştir. Efendi, Ruhu şad olsun; “Ali, Ali, Ali.. Çırpındıkları Ali’yi onlar bilmezler”, derdi. Ahmet Efendi merhum; “ Onlar bilmezler Ali’yi”, derdi. “Ali canıyla, kanıyla, her şeyiyle bizimdir”, derdi. Çünkü Cenab-ı Resulullah Efendimiz ona demişti ki; “Her şeyi benimdir, ben de onunum”. Hz. Ali için bu sözü söylemiştir, “Ali benden, ben Ali’denim”. İşte, 1400 sene evvel işlenen cinayet, bugün hala silinmedi. Evladı Resul, Kerbela’da… Kerbela güzel bir yer, Dicle-Fırat kenarı, sular var, ama çocukları bırakmadılar suya insinler. Ondan sonra başlarını kestiler, mızraklara takıldı, Şam sokaklarında dolaştılar. Kimdi bunları yapanlar? Yezit… Rasûlullâh’ın yakın akrabası, Mervan, Yezid… Muaviye, oğlu Yezid’e diyor ki; “Senden bir ricam var, bak, saltanat senindir, herşey senin”,diyor,”ben ölmeden canımı alma”. “Daha mı konuşturuyorsunuz bunu? Alın canını”,diyor Yezid. Oda gitti. Şimdi bunun hikmetleri nelerdir? Ayrı mesele bunlar…
Hep lütûfla bir şey olmaz, büyümez. Hem celal, hem cemal’den sonra lütûf var. İslamiyet… Demek ki Dünya böyle… En büyük rütbe şehitlik rütbesi, Peygamberlerden sonra şehitlik rütbesidir. Ömer camide şehit oldu, Osman Kur’an-ı Kerim okurken, Ali namaza gelirken, Hasan, Hüseyin… Böyle anılacak onlar, niçinler, nedenler ayrı mesele. Altı ay, bir sene atıştılar Mehmet Oruç’la Şemseddin Yeşil, Sebil-ül Reşat diye dergi vardı o zaman, takip ettim onları. Büyük zatların kimisi, Muaviye’ye dil uzatmazlar. Bir kitap aldım, mezarlık başında bir kitapçı vardı, soyadı esmer, sakallı; “Alma o kitabı”, dedi, “Neden”, dedim. “Sevmeyeceksin o kitabı”, dedi, “Biliyorum, sevmeyeceksin dediğin için alıyorum”, dedim. Var o kitap bende, hala duruyor. Zamanın Diyanet işleri başkanı, Ömer Nasuhi Bilmen, öyle bir methediyor ki Muaviye’yi, Yezid’i, Allah’ım Yarabbim, “Eh, haklıymış!”, dedim. Öyle methediyor, öyle methediyor ki sorma. Efendinin bir ihvanı vardı, Balçova da, Binbaşı, Rabbani ’nin eserlerini okurdu, oda Muaviye’yi methederdi.
Methedemeyiz biz, Ben methedemem, ama zem de etmem. Şimdi büyüklerimiz der ki; “Onlar o zaman ellerini kana bulamışlar, biz hiç olmazsa dilimizi kana bulamayalım”, derler. Çok güzel bir laf, çünkü kader-i ilahi böyle, nizam-ı ilahi böyle, takdir-i ilahi böyle. Biz Ali’yi severiz, ama herşey yerli yerinde sevilir. Öyle ileri giderler ki; Hz. Resulullah Efendimiz Ali’den büyükmüş, Peygamberlik geldiği zaman kapmış, Peygamberlik Ali’ninmiş… Yok öyle şey… Sor Ali’ye, katiyen öyle bir şey düşünmez, yapmazda. 9 yaşında Müslüman oldu, “Git annene, babana söyle”, “Annem, babam senden iyi bilmezler”, dedi. Hemen Müslüman oldu. Ve 3 kişi Kâbe’de namaz kılıyorlardı, birisi Haticetü’l Kübra, birisi Resulullah Efendimiz, birisi de Ali. Sıdkiyet mertebesinde olan Ebu Bekir Sıddık; “Kim bunlar?”, dedi. Ama sonra bağlandı, başka.
İnsan, bildiklerini büyüklerinden, devlet ricalinden, bilhassa Diyanet’ten öğrenirse, teyit etmiş olur, sevinir. Bu devletin her sınıfı satıldı, satılmayan birtek sınıf yok. Diyanet? Çoktan satıldı, ellere geçti, menfaat ellere geçti. Ama arasıra böyle sesini duyuran topluluklar olacak, o zaman hizaya gelecekler. Fethullah Gülen evvelki gün bir şey kaçırdı ağzından. Onun geniş malumatı var, ben size söyleyeyim, her sınıfta askerleri var. “Ordu mırıldanıyor”, dedi, “İhtilâl hazırlığı var”, dedi. Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı; “Bu ne kehanet?”, dedi. “Biz içindeyiz”… Siz içindesiniz ama söyler misiniz !.. ?Hiç iyi görmedim ben. Yakıştıramadım Fethullah Hoca’ya. Ama geniş malumatı var. Ne diyorum sana, bir anda her şeyi yapabilecek kudrette, milyarları aktarıyor. Din adamları siyasete karıştıkları gün berbat olurlar. Din adamı sıratı müstakim ’den ayrılmayacak. Boynu da gitse ayrılmayacak Çocuklar gitmişler Azerbaycan’a, telefon etmişler, hayırlı olsun dedim. Evvelki senelerde de gitmişlerdi, bu ikinci, üçüncü. Nedir bilemiyorum, sormadım da, güle güle gitsinler, gelsinler.
Zaki Baba hasta. Biz toplanacağız. Sevelim sevilelim. En büyük ibadetin zikrullah olduğunu kabul ettik biz. Kur’an-ı Kerim’de öyle diyor. Çünkü 5 vakit namaz iki saattir, ondan sonra çıkarsın, ama zikre girdiğin zaman çıkamazsın. “Girdim anın zikrine, azalarım dil oldu”. Ne kadar aza ve cevahir varsa onların hepsinin Allah demesini bekle. Hatta o kadar ileri gitmişlerdir ki zikirde, açıklayayım biraz; Erkek ve kadın münasebetlerinden vazgeçmişlerdi, bir zaman gelmiştir; Yok, biz o sevgiyi verdik. Kadının erkeğe, erkeğin kadına olan sevgisini biz verdik, çoğalasınız, zürriyet artsın. Hani günah? Yok. Her şeyin bir hududu var. Hududullah. Ve ayeti kerimelerde geçer bu münasebetler, kadın erkek münasebeti. Meşru yoldan olmak şartıyla sizin helalinizdir, tarlanızdır o… O kadarcık açalım… Öyleyse bütün azayı cevahiri; Allah, Allah, Allah… Allah demeyen hiçbir yaratık yoktur, iman edeni de, inkâr edeni de Allah’ı anarlar. Ne ile? Kalpleriyle anarlar. Allah demek… Ama gaflettedirler. “Ben demeyeceğim !”. Sen diyorsun, diyorsun ama haberin yok.
Evvelki gün Mehmet Oruç’un dostlarından birisi, bilmem hangi otelde, bilmem ne konferansı varmış. “İbrahim amcaya uğramadan gelmeyin”. Geldiler, uzun bir sohbet yaptık. Ona dedim; “Bakın, bir meyve ağacı ki; bir portakal, bir şeftali, bir elma, bir armut… Bahçıvan evvela onların en güzel olmuşlarını seçer, kasaya kor, götürür satar. Hep güzel olmaz, biraz daha indirim, biraz daha indirimli, öyle bir hale gelir ki ne kasaya konur, nede ikram edilir”. Hanımı var; “Onlar ne olacak?”, dedi. Bir manada bir şey soruyorlar. Dedim; “O çıkıntılar olmazsa, ötekilerin kıymeti olmaz”, ”Hep onların içinden seçildi”, bak dedim, bu bir Ayet-i Kerime’dir. Bir ağacın üstünden toplanır iyileri, en kötüleri kalır ki, bunlar işe yaramaz, ama mutlaka o ağaç güzelini de hazırladı, onları da hazırladı. Özen gösterdi, tarlanın kuvvetiyle, çiçek açmasıyla, bu hale geldi.
İşte, Cenab-ı Hak bizi Rabbül’alemin olarak yarattı. “Elhamdulillahi rabbilalemin”Bütün ins’i, cin’ni. İşte bu Rahman olan sınıfın içerisinden, Rahmaniyete uygun olanlarını aldı, Peygamberleri aldı. Bir müddet Rahmaniyetle Rahimiyet beraber yaşadılar, bilgisizce yaşadılar, ama hemen Peygamberleri aldı onun içinden. Rahmandır bütün âlemlere, Rahimdir yalnız iman edenlere. Peygamberleri aldı, ondan sonra evliyaları, onlarla beraber haşr etti. Bizim halimiz, şimdi, kaldı ötekiler. “Onlar ne olacak?”, diyor. “Oruç’a sorun, hem selam söyleyin, imkân bulursa açar, baktı ki olmadı, açmaz”. Yani bütün millet bir çıkışı arıyor. Haklıdır. Hepsi Peygamber olmadı, hepsi veli olmadı, neler var. “Ve ma erselnake illa rahmetel lilalemin”. Rahmet edemeyecek! Allah’ın müsaadesi olmadıkça. Ayet böyle…
Var, çıkış yolları var, çocuklar çıkış yolları var. Hep, bütün Peygamberler çıkış yollarını, bütün veliler çıkış yollarını aramışlardır. Mevlana şöyle bulmuştu çıkış yolunu, Mesnevisinde; Hz. Süleyman, Hz. Davud’un oğlu, bütün dillerden bilirdi. Bir gün sivrisinek fırtınadan şikâyet etti. Olur, şikâyet şikâyettir. İkisini çağırdı. Filan gün, filan saatte huzurda bulunacaksınız. Sivrisinek geldi, bekle biraz daha, dedi, şimdi fırtına gelir. Fırtına göründü, sivrisinek dayanır mı o fırtınaya. Fırtına dedi ki; “Mahkemeye geldim”, “Sivrisinekte geldi mahkemeye, ama ikinizin bir arada olması ihtimali yok”,dedi Hz. Süleyman… Bilmem anlayabildiniz mi bir şey?. Mesnevi’de bunu açar, bu kadar…
Mehmet Oruç’la bir gün Balçova’daydık, bir evde, sarıldık, musafaha ettik. Şunu demek istiyor, Allah öyle bir Allah ki, öyle bir yaratan ki, yarattığı ile yan yana gelmeyecek, bunu bilesiniz. Bunu benden duyun. Katiyen, ben Allah’a gideceğim de, seni şikâyet edeceğim de… Yok öyle şey. Tevhit var, birlik, birdir O. Ne var? Sen onda yok olursan, müstağrak olursan, fenafillah olursan, ayrı mesele. O zaman olur. Başka türlü olmaz. Namaz en güzel ibadettir. Bir zevk var şimdi. Kaşını, gözünü, elini, ayağını oynatamazsın namazda. Namaz miraçtır. “Esselatu mirac ül müminin”. Namazda Ef’âli ilahi, sıfat-ı ilahi, vücûd’u ilahi vardır, yani kıpırdayamazsın. Senden Ef’âl zuhur edecek, sıfat zuhur edecek, zat zuhur edecek, Kâbe olmuş. Zikir öyle değil. Zikir öyle bir şey ki; Ef’âl-i ilahi var, Sıfat-ı ilahi var, Vücûd’u ilahi var. Zikir, ne yapıyor zikir? Dikkat etmişseniz ki ettiniz hepiniz, hiç şüphem yok, bir aşk geldi, bir zevk var, bir muhabbet var, bütün azalarda, bütün vücudunda. Allah, Allah, Allah… Öyle bir ibadet ki; Orda Ef’âl yok, Sıfat da yok, Vücûd da yok. Hakk’a vermişsin. Ef’al’in Hakk’a verdin, Sıfat’ını Hakk’a verdin, Vücûd ’unu Hakk’a verdin, sende kıpırdamak yok, bir şey yok.
Güzel bir mevzuya gelindi; İşte burda bütün kâinat, zerresinden kürresine kadar ne yaratmışsa, hepsi aşk-ı İlahi’ye bürünmüş. Gece böcekleri var, ateşe atılırlar, yanarlar kül olurlar ama zevklerinden onu kimse durduramaz. Oda gelir atılır, oda gelir atılır. İşte burada yek vücûd bir tevhit var. Ve bu aşk-ı ilahi ‘dir. Mevlana’lar aşk demişler, Yunus’lar aşk demişler, Hacı Bayram-ı Veli’ler aşk demişler, bütün Peygamberler aşk demişler, aşk. Namazda bir taat vardır, teslimiyet vardır, zikir’de de. Bir ibadettir O, büyük ibadettir ve fevkalade, kendinden geçer, hiç bir maksat olmadan, Allah…
Açın tefsirleri, açın mealleri, Süleyman Çelebi’ye kulak verin. Allah dendiği zaman, bütün Esma’sı, sıfat’ı, fena ve beka makamları, zerresinden kürresine kadar Allah der, bir ağızdan… Ötekinde ayırıyor, namazı müminler kılar. Kaç tane bulacaksın? Mümin deyince çocuklar Allah gelsin hatırınıza, en başta Mümin Allah’tır. Ve sen Allah’ın ahlakıyla, meziyetleriyle, şerefiyle bezenmedikten sonra mümin olamazsın. Peki, Peygamberlikten üstün mü müminlik? Müsavi. Allah’tır diyorum !.. Bütün Peygamberler, bütün imâ n edenler, namazı kılmak için mümin olmak lazım, başka türlü yok. “El Mü’minu, El Müheyminu”.
Zikir öyle değil. Çok güzel bir hava var bu akşam burada, benim zevkim, Allah o zevki hepinize versin, inşallah. O çocuk, yavrucak, nasıl dedi; Allah, Allah… Beni mest etti, öyle ki, kendinden geçiyor işte. Eflak, seyyareler, aylar, güneşler hep aşk ile döner. Muhabbet aşktadır, ibadet aşktadır. Zikir Aşk’la başlar, aşksız oldu mu, olmaz o. Efendi, ruhu şad olsun; “Olmadı öyle”, derdi, “Allah beğenmez zikri”, derdi. Oturarak zikir, Halka-i zikir, ayakta zikir, dönerek zikir. Melamiliğin en üstün mertebeleri zikir ’dedir, daha biz oralara gelmedik. İnşallah, biz yaşlandık, istiyorum içinizden gençler, bunun, bu aşkın sahibi olsunlar.
Dönelim, Mevlana’nın döndüğü gibi, Hacı Bayram’ın döndüğü gibi dönelim, tüm meleklerin, eflakın döndüğü gibi ve Allah diyelim… Kim dermiş Allah? Allah… Allah demedikten sonra, hiç kimsenin Allah demesinin imkânı ve ihtimali yoktur. Allah lafz-ı celal’i, Allah’ın kendi mülküdür. Allah demedikçe, dedirtmedikçe, diyemezsin sen Allah… Gördüm ben öylelerini, çok, “Diyemiyorum efendi”, diyor. Doğrudur.
Hiç bir şey bilmiyorsak, bu cemiyetimizde biz, sevenin kim, sevilenin kim olduğunu öğrendik. Seven Allah’tır, O sevmedikçe hiçbir yaratık Allah’ı sevemez. Hiç kimse…
Sözüme başladığım zaman dedim ki; Cenab-ı Peygamber Hz. Fahri Kâinat Efendimiz “Ve ma erselnake illa rahmetel lilalemin”, O’nun müsaadesi olmadıkça hiç kimseye şefaat edemez. Ama ne diyor? “Şefaati benden beklemeyin, Muhammed’den bekleyin, Muhammed’siz bir kâinat yaratmadım, yaratmam, yaratamam”.
Münakaşa ediyorlar, Adapazarı’nda; “Allah dilerse bu kâinatı yıkar, tekrar yapar”, diyor, “çünkü Kuvvet, Kudret sahibidir, her şey, her şeydir O”. Bir Melami dervişi diyor ki; “Ne yıkabilir, ne yapabilir”, “Ulan zındık, ulan kâfir, Allah’tır O”, “Ne olursa olsun”, “Neden?”, “Eğer yıkarsa, tekrar yaparsa, Allah’lık vasfını kaybeder”, “Ne olur?”, “Yalancı olur”. “Ulan, sen kimsin”, diyorlar, “Olmayasın sen Melami?”. Şüphe ediyorlar, Melami’ler söyler bunu, Melami’lerde kabahat çok, bize yapılan işkenceler azdır !.. “Nedir? Anlat”, diyor. “Seni yaratmasaydım eflaki yaratmazdım, diyor”,dedi. “Ah! Ne kafa bizde. Doğru, Allah verdiği sözden döner mi? Yalancı olur sonra, Allah korusun”. İşte, diyor ki; Benim emrim olmadıkça…
Şimdi burada incelikler var çocuklar, o incelikleri artık açmaya mezun değilim. Gitmiştim kadınlar toplantısına bir gün, Hacı Efendinin evindeydi; “Tevhide gel tevhide”,”kemâlatta erenler, gizli sırrı açar mı?”, diyor. O gece manamda da Ahmet Efendi merhum iki defa, “Açma”, dedi. Ama üzerine basa, basa duruyoruz ki; Biz Allah’a ve onun Resulüne… İstimdat buradadır, başka kapı yok, başka gidecek yer yok. Beni, Allah’ın ve Resulünün kapısından kovdular. Gittim bir gün Şemikler’e, Ahmet Efendi merhum kapıda, zil taktırıyor. Selam verdim, aldı selamı, döndü; “Ne işin var senin burada? Git, git, nereye gidersen git”, döndü. Allah, Allah. Ama bana öyle bir zevk verdi ki o, git deyişi, tekrar döndü; “Hala duruyor, git işine “. Nereye gideyim be, yok kapı ki, gidecek kapı yok. Bak şimdi, Allah ve Resulünün kapısı o, Mürşid kapısı. Üçüncü’de, bir girdi koluma, çıktık merdivenden. Bir sohbet. “Ya Ze’lcelali ve’likram”. Demek ki; Mürşid-i Kamil’ler hep cemaliyle değil, bazen celaliyle terbiye ederler, Celal şarttır.
İşte, bu zikir mevzuu, “Bir kez Allah dese şevk ile lisan, dökülür cümle günah misli hazan”. Kim derse olur? Sen dersen olmaz, senden diyen Allah olursa ki öyle ders aldık ve öyle girdik Melamete. Bizi Efendilerimiz Allah’a biat ettirdi. Sizi, hepinizi, Allah’a biat ettirdi. 60 kiloluk İbrahim’de ne var? 60 kiloluk İbrahim, Fehmi, leş, toprağa gider. Ama öyle bir Allah ki; “Hüve’l Evvelü ve’l Ahiru ve’z Zahiru ve’l Batınu ve hüve bi Külli şey’in âlim”, her şeye ilmi yeter, kudreti yeter. Ve Allah diyor ki; “Kabul ettim ey habibim, kabul etim. Senin dizine değen, eline değen, istiğfar yapan tamamdır, onları ebedi olarak biz himayemize aldık”. Yani ölümsüzlüğe aldı. Şimdi, Efendi ölmüş, hayır, o bir oyundur, bir hiledir, bir mekirdir o. Nereden geldik? Düşünün, ana rahminden. Her ölüm bir diriliktir, onun için hepsinin zevki var, ama namazda bulunduğunuz yarım saat, bir saat. Bu zevk olmaz. Olur, olmaz. Hem olur, hem olmaz. Ama zikir meclisine girdiğin zaman, vardır o… Yavaş, yavaş…
Ehlullahın birisi öyle diyor; “İnsan 3 kısımdır. Hani çam ağaçları vardır, kesmişler, kuru, getirirsin eve onu, hanım koyar ocağa bir kibrit çakar, yanar. Bir de meşe vardır, o suyunu kaybetmez kolay kolay. Biraz ayrılırsan ocak söner, yemek de pişmez. O ikinci. Bir de üçüncüsü vardır, söğüt, bizim anlayacağımız, ne kadar kuru olsa o, yine de yanmaz. Birincisi atar, kıvılcımlar atar, yakar ortalığı. İhvan da öyledir. Gelir ihvan, mürşid ona bir kibrit çakar, yanar, yanar. Cinsinde var, cinsiyetinde var onun. Ötekinin cinsiyetinde pek yok. Hele üçüncüde”. İşte, Mürşid-i Kamil’ler anlarlar, o üçüncülerle çok meşgul olurlar.. Ve benim başıma geldi, götürdük Kantarcı Halil Efendi’ye; “Olmaz, olmaz”,dedi, “buna tevhit verilmez”. Gittik Hacı Sabri Efendi’yle Ahmet Efendi’ye; “Buna tevhit verilmez”,dedi, “katiyyen olmaz, aman, aman”. “Ya, Hoca bu, imam bu, namaz kıldırıyor, biliyor”. Nerede!.. Bana dediler ki; “Sen kendini getirmişsin!..,O gelmemiş”.
İşte, iki yolu vardır bunun. Evvelki akşam, dün akşam galiba, Hz. İbrahim’le Hz. Nuh’u anlattı. Hz. İbrahim’in de hatasını anlattı, Hz. Nuh’un da hatasını anlattı. Çok hoşuma gitti. Çok istifade edersiniz çocuklar. Kur’an-ı Kerim’i okumaya başlayın, Kur’an-ı Kerim’i dinlemeye başlayın, zor değil, 3 ayda öğrenirsiniz. Kur’an üzerinde çok durun. “Bıçak kesmedi”, diyor İsmail’i. Hiç Cenab-ı Hak özene, bezene kulu yaratır da kes emri verir mi? İncelik var. İbrahim 90 yaşında, Hacer yaşlı, Bütün sevgisi İsmail’e düştü, “İsmail’i kes artık, aramıza girdi, kes.”. Yani İsmail’e olan sevgiyi kes, beni unuttun. Hata var… Nuh’a geldi; Gemi yaptı, oğlu Kenan’a dedi ki; “Gel gemiye”,”Yok, tepeye çıkarım”,dedi… Ve dedi ki; “Ya Rabbi, benim Kenan’ı korumadın !”, “Senin Kenan senin sulbünden, belinden, soyundan değil “,dedi. “Biz soyumuzdan olanları müdafaa ederiz”. Çok mühim, buna Kur’an-ı Kerim’de Sıbğatullah diyor, Allah’ın boyası diyor. O boya Allah’ın boyası, kimde varsa zikre o girdi, tevhide o girdi, Allah dostu o oldu, sakın onlara dil uzatma.
Bu, “Tevhide gel, tevhide”, TGRT’de de var. “Dervişlere taş atan, iman ile göçer mi?”. Efendi, ruhu şâd olsun, Ahmet Efendi merhum; “Bütün kâinat bizi arıyor”, derdi.- Hani, gelmiyorlar?- Arıyor ama bulamıyorlar. Rengimizi, boyamızı, yolumuzu, izimizi bulamadıkları için gelemiyorlar. Hepsi, “Allah”,diyor, hepsi, ”Muhammed”, diyor, hepsi namaz… Ama yok ki, orda engel var. O boya yok. O boyayı görenler var, anlayanlar var, Mürşid-i Kamil’ler bunu anlıyorlar.
Bir zaman demişim ki; “O veliler, Mürşid-i Kamil’ler, ihvanı avucunun içindeki hardal tanesi gibi bilir”. İhvanın biri dedi ki; “Nereden bilecek İbrahim Amca beni !”. Yapma canım, yapma… Bir öğretmen talebesini bilmez mi?, Bir kumandan askerini bilmez mi?, Bir işveren ırgatını bilmez mi?. Görmüşümdür öyle; “Oğlum sen onu bırak da, sen su taşı, sen süpürüver…”, “Neden”,dedim.,”Yakışmıyor, berbat ediyor harcı”. Aşk gelince, diyor Mevlana, bütün eksiklik biter. Ayet bilmiyorsun, hadis bilmiyorsun, fıkıh bilmiyorsun, akait bilmiyorsun, kelam bilmiyorsun… Bilme !.. Mehmet Oruç’a söylemişler, bizim ihvanlardan birisi; “Akaid bilmez, İlim bilmez..”. Şöyle demiş Mehmet Oruç; “Avrupa’dan birisi gelse, Müslüman olacak, Fıkıh mı, Akaid mi, Kelam mı bahsetsin İbrahim Amca. Allah’ı anlatacak, peygamberi anlatacak”. En üstün ilim Allah’ı bilmektir, Muhammed’i bilmektir. Fıkıh, Akaid, Kelâm, bunlar açıklamadır. Biz bunların kökünü biliyoruz ama açıklaması da lazım. Ama bunun mektebi var şimdi, İmam Hatip okulları var ya?.
Mesele, künhünü, kökünü bilmek lazım. Benim başımdan geçti, bana kızanlar oldu, ama hiç kızmasınlar. Benim yaradılışımda bu böyle, Allah diyenleri, Allah büyüktür diyenleri sevmem. Allah yoktur diyenleri severim. Nasıl oluyor bu?. O annesinden, babasından, hocasından, Mürşidinden duymuştur ki; Allah büyüktür. Hiç şüphe yok. Ama nasıl büyüktür? Nice büyüktür?.. Başımızdan geçti bizim, hem de Üniversite Öğretim Görevlisi, dedim ki; “Büyük müymüş?”, “Çok büyükmüş”,dedi. “İnandın mı?”, “İnandım”,dedi. Ama 3 sene geçti. Dayanılır mı buna ?, Hoca dayanır mı? Git, kâfir oğlu kâfir. Cehenneme atar… Biz atamayız. Neden atmadı? Ebu Bekir çıkmış orada! Bende olsam Ebu Bekir, çıksam orada!.. Olmaz mı?.. O zaman çıkmış Ebu Bekir, şimdi çıksa!..
Veli Efendi, ruhu şâd olsun, anlatırdı; Gelmiş Halil Efendi, Rumeli’den, göçmen, Tire’ye. Gitmişler, tütün kırıyorlar, çapa yapıyorlar. Almış masrafını, Cuma günü, Cuma’yı da kılayım, çardağa öyle gideyim, demiş. Hoca uzatmış işi, cehenneme atmış, cennete atmış, – O, Mürşid-i Kamil, hakikaten Mürşid-i Kamil, sohbetini dinledim, iltifatına mazhar oldum. Nazmi Efendi vardı, onun halifesi, vekili. Efendi geldi o küçük eve, benim. Veli’yle. O’da arabasının başında kaldı. Gittim, yalvardım, yakardım, gelmem dedi. Yahu, kadem bas, var mı benim kabahatim? Evin kabahati olmaz, affet beni, gel… Gelmedi, gitti. Olmaz öyle şey. Bazı bağırırım, çok dikkat edin çocuklar. Öyle bir dergâha girdiniz ki, aman çok dikkatli olun, kime ne söyleyeceğimizi, nasıl yapacağımızı bilesiniz-, canı sıkılıyor Halil Efendinin; “Hocam, ne ka söylersin! O ka somayacak Allah”, Hoca da insaflıymış; “Ne soracak?”,diyor. “Kulum, ben sendeydim, sen nerdeydin?”, “Ben de sendeydim”, “Geç bu tarafa”, “Yoktu haberim benim, bende olduğunun”, “Geç bu tarafa”, “O ka be”… İşte biz bunu öğrenmeye geldik. Allah ayrı, Kul ayrı değil. Olmaz ibadet, olmaz miraç.. “Miraç edeceğim ama, Allah yok !..”, “Sende…”. Kim… Anlatmadı mı bana?..”Canım, bende Allah olur mu? Ben 60 kiloluk leş..”. “Seni alemlere rahmet olarak gönderdim”.
Dime, niçin şu şöyle
Yerincedir o öyle
Sen sonunu seyreyle
Mevla görelim neyler,
Neylerse güzel eyler
Hak şerleri hayreyler
Zannetmeki gayreyler
Arif anı seyreyler
Mevla görelim neler,
Neylerse güzel eyler
Hakkın olacak işler
Boştur gam u teşvişler
Ol bildiğini işler
Mevla görelim neler,
Neylerse güzel eyler.
Yalnız, sen bilesin O’nun ne işlediğini, arifiyet buradadır. “Ya Resulullah, bize de buyursana”,diyor ashabın birisi. “Olur”,diyor, “akşama sendeyiz”. Geldiler, Ebu Bekir var, Osman var… Koydu önlerine bir tabak sirke, Arpa Bezdirmesi de kılçıklı. “Buyurun”, dedi. Resulullah Efendimiz; “Bismillahirrahmanirrahim, Ne güzel taam, ne güzel”. Öyle methetti ki o sirke ile arpa bezdirmesini, bütün şahit oldu melekler. Ve dediler ki; “Bunun üzerinde Resulullah bir yemek beğenmedi”. Okudular, dua ettiler, Kur’an okudular, uğurladı. Ertesi hafta birisi davet ediyor Resulullah Efendimizi. Oda ordaydı, hani arpa bezdirmesi ile sirkeyi bandı bandı yedi. Yemekler çok, yine de arpa bezdirmesi ile sirkeyi eksik etmemiş. Beğendi ya!.. Yiyorlar şimdi, “Ne bu?”,dedi. “Efendim arpa bezdirmesi ile sirke”, “Neden?”,dedi. “Beğendiniz diye”, “Orda beğendim, budalalığın lüzumu yok, orda beğendim, kaldırın”.
Geçen gün, bir hadis-i şerif, benim için yazılmış. Demek ki, herkes için ayrı, ayrı hadis yazılmış. “Ya rabbi, benim günahım çok, ben bu günahtan nasıl kurtulurum?”, derim. Yemek yapar hanım, “Aman, ne güzel, ellerine sağlık olsun”. Bakarım, olmuyor birşeyler… Yağı, tuzu… Yaparım ben, “Yap başka bir şey”. Günah demi? Ama Resulullah Efendimiz sevmediği yemeği yemezmiş. Hadis-i Şerif’e rastladım. İstek bu, her yemek her zaman yenmez.
Ben daha tevhide girmemiştim, 27 yaşındaydım, başımdan geçen bir hikâyeyi anlatıyım size; Birinci Hoca vardı, rahmetli, mevlit yapılırdı Kale içi camisinde, oturduk bizde. Ben O’nun Karaoğlan’ıydım. “Âmine hatun…”, “Ne veriyor?”, “Bir şeker veriyor”, “Hocam, bu mevlitleri kabul etmez Allah”, “Neden İbrahim?”. Yahu, Âmine hatun…” Benim karnım aç ya, getirsin zerde, getirsin pilav, getirsin hoşaf. Allah’ın karnı aç”,derdim. “Ulan, Allah’ın karnı aç olur mu? Allah yer mi?”, “Vallahi yer. Bulmazsa yemez, benim gibi. Ben şimdi yedim mi, doydum mu, Allah’ın karnı doydu”… Ne diyor? “Karnı aç olanın halinden anlayınız”. Evvela onun karnını doyurunuz, ondan sonra buyur ediniz. Demek ki, yeri varmış bu söylediğimin, yeri tutuyor. Ve ne yapar Anadolu da? “ Selamünaleyküm “,”Aleykümselam, hoş geldiniz”, “Hoş bulduk”, “Sofra hazırlayın, hemen, karnınız açtır”. Kimisi; “Yok, yedik de”. Yalan.. Evvela karnını doyurur onların, ondan sonra merhaba der. Daima mütevazı, alçak gönüllü olun, diyor TGRT, mütekebbir olanlarla Allah beraber değildir. Çok dikkat etmek lazım bunlara. Namaz kılmak kâfi değil, bunlara dikkat etmek lazım.
Öyleleri vardır ki, kendi saltanatını göstersin diye seni davet eder çiftliğe. Koyun kesiyor. Bunlar, bunlar benim.. Sana ikram etmek için değil, bunları gösterecek sana, yoksa lokma vermez sana. Onları methettikçe parasını da alırsın… Tevhidin dışında olanların hepsi öyledir. Kendilerini beğenmişler ve kendi azametlerini, kendi saltanatını devam ettirmeye çalışırlar. Eğer bir Melami de böyle olursa, yapamaz. Hayat ebedi değildir, hepimiz göçeceğiz, ama isteriz ki bu sohbetleri aktaralım, aktaralım…
Allah, Allah, ben ne kadar eziyet etmişim babama; “Anlat evladım, konuş, anlat bir şeyler”. Hiç… Duvar!.. Allah, Allah. Bir şey söylemek isterim, “Durun bakalım,-Aile efradına-,İbrahim ne söyleyecek, biliyor bir şey”. Hep dinlerim, okurum, dinlerim, okurum… 22 yaşımdaydım, asker oldum, bir elbise giydirdiler bana, kayboldum içinde. Bit… Sene 1934, DDT yok. Aman Yarabbim… Kumandanın muavini geldi bir gece. Ona sordu, ona sordu, bana da, “Buyurun”,dedim. “Ne bu kâğıt, asılı? ”dedi. “Harita”,dedim, “Ne demek, Ben bilmem harita?”, dedi. Ne varsa çıkmış bizim, zuhura; “Bir nispet dahilinde, dağları, nehirleri, şehirleri, kasabaları küçülterek, kağıt üzerine çizilen resmine harita derler”…Demek ki, bunları öyle getirdi. “Sayarmısın komşu devletleri?”. Saydım. ”Nehirleri?”, saydım. “Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya deyince, bir şey gelir mi hatırına?”, “Bittabi”. Bu terimi duymadınız siz, eski bu, yani tabiatıyla. “İstiklal savaşı gelir”,-Bir tuttum, Bornova’da yapıyordum, askerlik daha bir aylık-, “9 Eylül 1922’de İzmir körfezi Yunan askerlerinin şapkalarıyla doldu”, dedim. Bir duygulandı, Rıza Bey, benim kumandanım; “Bu nefere dikkat et”,dedi, “Çok şey var bunda”,dedi. Demek ki, o okuduklarım, dinlediklerim yetişti imdada, dayaktan da kurtuldum. Nöbete, içerde başladım. O söylemiş Alay Kumandanına, bütün kumandanlara, büyüklere söylemiş. Hangi kumandan görse; “ İbrahim, evladım, nasılsın”, “İyiyim”. Ama bit… Şapka böyle, palyaço gibi. Babam geldi sonra, rahmetli, canı sıkıldı; “Beni kumandana çıkar”,dedi. Çıkardım. Babam da yüzbaşı, emekli, ama çizmeleri hala üstünde. Hatıra olarak söylüyorum. “Efendim, babam geldi, zatı alinizi ziyaret edecek”, “Gelsin”,dedi. Girdi, onlar konuşuyorlar içerde, ben dışarıdayım. Çağırdı beni, büyük kumandan. Girdim. Şimdi, babam diyor ki; “İbrahim’i çok seveceksiniz”,diyor. “Seviyoruz”, diyor. O mesele oldu ya!. “Bu gördüğünüz çizmeler 33 sene Topçu Yüzbaşılık yaptı”, diyor.
Hürmet etti, kalktı, elini öptü babamın. “Bir daha var, bitmedi, bunun abisi topçu”,dedi. O zaman soyadı yok. “Selahaddin”, dedi. “Ne? Benim sıra arkadaşım, evveli gün geldi yılbaşı tebriki, niye söylemedin böyle, böyle diye”. Bak, insanlar ne kadar hataya düşüyorlar. Dedim ki; “Efendim, askerlik yapmaya geldik. Bunun oğlu, bunun yeğeni, bunun torunu, bu paşanın bilmem nesi, askerlik olmaz bu memlekette. Asker dedin mi, hepsi müsavi”.
Nereden geliyor bu hatırıma? Dedim ya, mevlitler kabul olmaz, okumak, yatmak… Evvela Cenab-ı Resulullah Efendimiz yalanı kaldırmıştır. Yalan söylemeyeceksin. Hadis koymuştur. Haset edenin iki yakası bir araya gelmez. Ve haset edenler cennete gidemezler, dedi. Cimri olanlar da. Neden? Kıldığı namazı bile vermezler onlar. Ver cenneti, al namazı. Kiminle pazarlık ediyorsun? Nasıl iş bu? Onun için yalanı, hasedi, kıskançlığı… Hiç kıskançlık yapmayacaksın. Mana âleminde yükselme olduğu gibi, madde aleminde de yükselme olur. Hiç görünmez yerden Cenab-ı Hak verir sana. Şımarma hiç, senin değil o. İşte böyle imtihanlar ede, ede tevhidi anlatır bize, tevhide alır bizi böyle.
Hemen almadı bizi tevhide. Peygamberleri hemen aldı. Biz böyle… 57 sene imtihan geçirdim ben, ondan sonra tevhide. Öyle bir yer geldi ki, efendime dedim; “Ben tevhidi anlamadım, anlayamayacağım da”, “Anlayacaksın”,dedi. Tevhidi anlamak mümkün değil çocuklar. Tevhidi bize Hz. Resulullah Efendimiz telkin ediyor, mürşid-i kâmil… Anlıyor mu Mürşid-i Kamil? Tevhidin nihayeti yok. Başlangıcı var, nihayeti yok. Eğer Allah’ın nihayeti olursa, Tevhid ’in nihayeti olur. İbadetin nihayeti yoktur. Namaz kılmanın, Allah demenin, Zikretmenin nihayeti yoktur. Çünkü O her an bir şe’n üzeredir. Değişir, Mürşid-i Kamil de değişir. Bakarsın bugün Mürşid-i Kamil bir şey anlatıyor, yarın başka şey. İmtihan etti beni Ahmet Efendi, başka birine intisaplıydım ben. Dedi ki; “Mürşid’in ne verdi sana?”, “Ef’al’i, Sıfat’ı, Zat’ı verdi”, dedi ki; “Kur’an’ı Kerim tüm olarak mı verildi Hz. Muhammed’e, yoksa ayet, ayet mi?”, “Ayet, ayet verildi”, dedim. “Olmadı”, dedi, “Bir kere, bir Mürşid-i Kamil’in önüne diz çüktün mü, sana zikri telkin etti mi,(dikkat edin, bu çok mühim, 30 sene evvelki sözü bu, hep düşüne, düşüne…), bütün tevhidi o anda verdi sana. Hz. Resulullah Efendimize de Kur’an’ı Kerim’i tüm olarak verdi. Yavaş, yavaş açıkladı”,dedi.
Gördün mü şimdi? Nereden nereye… Bu Efendi Ortaokul mezunuydu, ne hadis bilirdi, ne ayet bilirdi, hiç bir şey bilmezdi, ama almış, yanmış, yetiştirmiş kendisini.Vardır öyle, yüksek mektep mezunu, yok!.. Ondan aldığım zevki… Şimdi gelelim Hz. Resulullah Efendimize, var mıydı okuması? Yazması var mıydı? Yoktu. Ama bütün kâinatın efendisi oldu, öğretmeni oldu, mürşidi oldu. Sormuş; Zaki Baba’ya, Fehmi Efendiye, Ramazan Efendiye; “Mürşid diyorsunuz, var mı kariyeri? Fıkıh bilir mi? Akaid bilir mi?”, “Bilmez”, “Nasıl olur bu?”. Zaki Baba demiş ki; “Hz. Muhammed’de okumayı, yazmayı bilmiyordu”, “O Muhammed’di”, “Bu da İbrahim olsun”, demiş. O demek değildir, ama, mutlaka okumak, İkrâ. “Ben okumayacağım da”… Bu Mürşitlerin bir çok usullerini yıktım ben çocuklar,-şahitsiniz siz-, Hiçbirisi müsaade etmedi başka mürşide gitsin diye, sohbet dinlesin. “Hiç eser okumayacaksın!”, diyor, ”Hiç bir mürşide..”. Bozarmış seni!.. Ben dedim; “Gideceğim”, “Sen müstesnasın”. Neden? Zoru geldi… Ve gittim ben. Hala gitmekte devam ediyorum. Nerede bulursam giderim…
Aydın’da birisi var, 93 yaşında, Çeştepeli Ali Efendi. Gittik, ziyaret ettik. Dedim ki; “Avam gelir mi? Cemaat gelir mi sohbete?”, “Gelirler”,dedi, “Ne yaparsın, anlatır mısın onlara?”, dedim, “Kimisine arpa atarım, kimisine saman, kimisine de et atarım önüne”,dedi. Gördünüz mü çocuklar? Arif kişiyi gördünüz mü? Herkese açmayın diyor Peygamberimiz. Çeştepeli Ali Efendi bunu anlamış. O arpadan anlar, saman vereceksin, ot vereceksin, hayvan… Tevhit? Hayır. Tevhit ehli kolay değil…



