İbrahim Hakkı Öçal Efendimiz Sohbeti 2

Bismillahirrahmanirrahim;
İki günü müsavi olan kayıptadır. İhvanın bir tanesini, deseniz ki;” Geri verelim bunu “. Bütün kâinatı verseler, 10 tane daha verseler. Kulağının kılının bir tekini vermem. İnsan değilim. İşte, ”Ümmeti, ümmeti” diyen Muhammed bu. “Ümmeti, ah ümmeti, vah ümmeti”. Nasıl verirmiş? Kime, kimi verirmiş? Kimin malını, kime verirmiş? Kim verirmiş? Allah vermez ki, Muhammet versin. Verir mi Allah? Vermez. Muhammet hiç vermez. İşte, o gün, bu gün. O dem, bu dem. Değişen hiçbir şey yok, zarar yok. Fahri Kâinat Efendimizin ahlakı, Allah’ın ahlakıydı. Allah gösteriyor. Her celalde bir cemal gizlidir, diyor sultanlar. İşte, onlar 1400 seneden beri sağdırlar, yaşıyorlar. Nerede? İçimizde. Onların sevgilerine, sevgi katıldı. Onların muhabbetlerine, muhabbet katıldı. Var mı şahidin? Kur’an’ı Kerim… Ashabı, müminleri, 1400 seneden beri anlatıyor. Milyarlarca sene geçse, yine anlatacak.
Eğer o sevgiyi, o muhabbeti, o samimiyeti yürütemiyorsak aramızda; Fesat karışır, bozuldu bu iş. İnanıyorum ki her efendi bu düşüncededir. Başka türlü düşünmesini kabul etmem, sevgi düşüncesinde. Bu kâinat sevgi ile kuruldu, muhabbetle kuruldu. İşte muhabbetle kurulan, muhabbetle göçer buradan. Zarar yok, “Efendi; biz sohbet dinledik, dinledik ama pek anlayamadık”, olsun ya, olsun. Ondan daha hoş ne olabilir ki? Anlayamamaktan hoş ne olabilir ki? Anlayan var ya, anlayanı bulmuşsun sen ya. O dergâha gelmişsin ya. Bundan daha azizlik, daha büyüklük, daha cömertlik, daha büyük muhabbet olamaz. İşte, az olsun, bir topluluk olsun, Allah’ı zuhura getiren bir topluluk olsun, Resulullah’ı zuhura getiren bir topluluk olsun. Kendini zuhura getiren bir topluluktan Allah bizi muhafaza etsin, Ya Rabbim. Bak ne söylüyorum size; böyle bir topluluktan bizi korusun. Etti…
Her şeyi sahibine iade etmek lazım, sahibine vermek lazım. Dikkat ettiğim zaman, arza baktığım zaman, hemen o arz, afaktaki olan arz, afaktaki Kur’an’ı Kerim, hemen gizliyor kendini, aşikâre çıkarmıyor. Dikkat ettiyseniz, biz de aşikâre çıkarmayacağız. Onlar hemen çiçek açarlar ve o koca, ulu ağacın heyeti mecmuası, ecsamını, o çiçekte, o çiçeğin küçücük tohumunda saklarlar, göremezsin sen. İşte onlar kördür göremezler , sağırdırlar işitemezler , Ayette.. Öyleyse; Madde’de öyle, ağaçlarda; Mana’da da mı öyle? Elbette öyle. Sende Muhammed dürülmüş olmasaydı, ne işin vardı burada? Seni getiren kim? Daha büyük saltanatlar var! Oraya gidemezsin…
Hacca gittiğim zaman tetkik ettim. Kimin o toplantı? Hacı Sami Efendi, Tahir Efendi, bilmem ne efendi; Vay… İnad ettim bir gün, Hacı Osman’a dedim ki, ”Sen oralarda otur, benim gideceğim yere gelme sen”. Gittim, yok sohbet, lezzet yok, tat yok, hiçbir şey yok. Ama herkes koşuyor, elini öpsün diye. Emmare’ ye kul olan, imanıyla göçer mi? Göçmez. Öyle bir nimet sermişler ki bizim önümüze, Niyazi’ler, Hasan Fehmi’ler, Muhyiddîn Arabi’ler, İmam-ı Gazali’ler, Hacı Bayram-ı Veli’ler, alın diyor, bu sofradan afiyetle yiyin. Ne biter, ne tükenir. İşte Maide suresi, sofrası budur. Manevi sofra, nasibi olanlara.
Şimdi niçin bu mevzuya girdim? 10 günlük bir gaybiyet oldu aramızda. İki dostumuz İran seyahati yaptı, gezdi, dua ettik, güle güle gidin, güle güle gelin, tebdili mekânda ferahlık var. Ama bir hasret çektik. İşte o hasretin özetini yapmaya çalışıyorum. Karınca kararınca. Bir gün, bir saat göremedikleri zaman, Ebu Bekir, Osman, Ömer duramazlardı. Kim olursa olsun, ihvanın hangisi olursa olsun. O ihvandır seni tamamlayan. O ihvandır sana sohbeti hazırlayan. Huzur-u İlahi’ye götüren ihvandır. Kendi kendine gidemezsin. Cenab-ı Resulullah Efendimiz İslamiyetin kaçıncı yılında gitti? Onuncu mu? Mekke-i Mükerreme’den Mescid-i Aksa’ya, ondan da Sidre-i Münteha’ya. Ne ile gitti? O eshab olmasaydı, O başkumandan olurmuy du? Olmazdı. O başkumandanı Cenab-ı Hak davet etti ve imtihan etti. ”Gördün beni “, dedi, ”anlaştık. Var git davet et kullarımı, ta gelüben göreler didarımı. Sevgiliyi göreler”. İftiharla gitti. Din demek, iman demek, çocukları kandıran oyuncak demektir. Evet, oyuncaktan ibarettir. Ve o çocuğa desen ki; ”Başka oyuncak vereyim, o oyuncağı ver bana”, onları da alır ama yine vermez onları, kıyameti koparır. Çocuklar, -dikkat ederseniz-, bir ağaçtan at yaparlar, o ata binerler, bir de ip bağlarlar, deh olur. Bize de birer ağaçtan at vermişler, nedir o? Namaz demişler. Allah Allah… Ne demek bu? Oruç demişler, zekât demişler, hac demişler. ”Verir misin bunları? “, ”Vermem, Namazsız mı kalayım? Dinsiz, imansız mı kalayım? Mezhepsiz mi kalayım?”.
Sür çıkar ağyarı gönülden, ta tecelli ede hak
Padişah konmaz saraya, hane mamur olmadan
Sen toplamışsın namaz oyuncağını, oruç oyuncağını. Tereciye tere mi satılır be?.. ”Gördün mü benim namazları mı? Gördün mü benim oruçları mı?”. Allah’a… Dikkat edin, avamla, havası ayırın. Davet eder, davetteki muradı yemek içirmek değil. O konağını gösterecek bir kere, sofrasını gösterecek bir kere, ”Konağa gittik, ne konak o, bize öyle yemekler çıkardı ki..”. Bu bir menfaat karşılığıdır, bir maksat karşılığıdır, bir enaniyet karşılığıdır. Ama öyle ağa var ki, maksatsız, menfaatsiz… Sordular bana; ”Ziyafet nasıl olursa gidersin yahut nasıl olursa ikram olur?”. Dedim ki; ”O ziyafette bana sofra açar, elime de peşkir tutar, bakar ne kadar garip var ceplerine bir şeyler koyar, ağlayarak seni uğurlar… Böyle olursa”, dedim, ”O ziyafet güzeldir.”.
İşte Allah’ın ziyafeti budur çocuklar, Allah davet ettiği kullarını beyan eder, onları rızıklandırır. Ve onlar öyle bir davete icabet ettiler ki, hiç orda maksat yok, garaz yok, riya yok, kin yok, büyüklük küçüklük yok, öyle bir davete icabet ettiniz. Yiyorsun, içiyorsun yahut ta evlerine de göndermiştir sofrayı. Onun için, Eshab-ı Kiram’ın sevgisini, muhabbetini… Bir nebze, kâfi değil, dilimiz de kâfi değil, ama aşkımız biraz o tarafa gidiyor ve ne diyor? ”Komşusu açken, tok yatan bizden değildir.”. Ne kadar samimiyet. Yoksa o başka, ama varken yok olursa, o yokluğa sen müstahaksın artık. Nerede? Cenab-ı Hakk’ın vaat ettiği yerde, o hüsranı, o yokluğu çekeceksin “İkram ediniz ki, ikram edilesiniz.”
Fehmi Efendi;
Cenab-ı Hak der ki; ”Yeryüzünü gezin, dolaşın ve bakın, nazar edin, ibret nazarıyla bakın, mükezzibin akibetini, Allah’ı yalanlayanların, Hz. Muhammed’i yalanlayanların akibetini görün, anlayın”. Biz gezin emrine göre, 10 gün sizden cismaniyetimizle ayrıldık, fakat gönülde her zaman yeriniz olmuştur ve olacaktır da. Olmaması mümkün değil. Derler ki; “yediğin içtiğin senin olsun, gördüğünü anlat”. Aziz Mahmut Hüdai’yi gördüm. Diyeceksiniz ki; Ne işi var Azerbaycan’da? O’nun halefleri olan insanlar, bir vakıf kurmuşlar, Muradiye Vakfı diye. İstanbul’da; orada onun elemanlarını gördük, onlar da Sünni, Azerbaycan’ın kuzey tarafında. O bölgede. Oranın Müftüsü ile biraz sohbet ettik. ”Yok mu burada “, dedim, ”eski sufi’lerden. Ki Erdebil sufi’leri meşhurdur, Anadolu’ya gelenler hep o Tekke’den geçmişler. ”Burada Halka-i Zikir olmuyor mu?”, Dediler ki; ”Kalmadı burada öyle şeyler”. Ama Aziz Mahmut Hüdayi’nin, vakfın elemanları oraya gitmişler, işin zahirinden başlamışlar şimdi. Nedir o? Kur’an’ı Kerim öğretiyorlar, Hafızlık öğretiyorlar. Ondan sonra İstanbul’a gönderiyorlar, artık batıni tarafı, mana tarafı İstanbul’da öğretiyorlar. Aziz Mahmut Hüdayi o yönüyle yaşıyor.
Bizim bir Vakfımız var, çok samimi gayelerle kurulmuş, içimden öyle geçti ki, bizim vakfımızda, inşallah, böyle bir… “İnsanlar”, diyor Efendiler, ”bizi arıyor, Melamiliği arıyor, ancak bulamıyorlar”. Ne hikmetse Efendiler hep saklanıyorlar, Onlar aramakla meşgul, efendiler saklanmakla meşgul. Ben diyorum ki artık bu gizlilikten açığa çıkalım da, insanları elinden tutalım, zira dini gerçek manada yaşayan bu cemaattır, bunu üzerine basa, basa ifade ediyorum.
İran’ı daha önce görmemiştim, ilk defa gördüm. Orada bir rejim var, adı İslam Rejimi, İran İslam Rejimi. Devletin adı İslam Cumhuriyeti ama insanların gönlünde islam yer etmemiş, iman yer etmemiş. Bir zorba, baskıcı idare var. Ne yapıyor şimdi? Huduttan içeri girerken, gayri müslim dahi olsa, inanmayan dahi olsa, o çarşafı giyecek. Tepeden tırnağa o siyah çarşafı giymek zorunda. Aksi takdirde içeri giremez. Ve İran hudutları içerisinde o şekilde dolaşmak mecburiyetinde. Ama İran kadınları gördük ki; İran’dan Türkiye’ye geçince, çarşaflar yere atılır. Free shop’lar var, bizim tarafta, dolaştım ne satılıyor diye. Satılan iki şey var; Biri içki, biri sigara. Başka bir şey yok. Bu şunu gösteriyor, İran’lının iki şeye ihtiyacı var; Bir içki, bir sigara. Kendini dışarıya attığı anda, hemen şişeyle baş başa kalmak istiyor, çünkü orada içemiyor.Demek ki zorlamakla hiçbir şey yapmak mümkün değil, zorlamakla insanlara bir şey kabul ettirmek mümkün değil.
Hz. Peygamber de insanlara İslam’ı anlatırken zorlamamış, onlara gönülden hitap etmiş ve can evlerinden vurmuş. Ve bizler, Melamiler, Mesleki Resulün sahipleri de, O’nun gibi olmanın sevdalısıyız, öyle olunca da baskıcı, zorba olmamak durumundayız. Bunun ötesinde, büyük bir sevgi, büyük bir hoşgörü, büyük bir tolerans sahibi olmak durumundayız. Öyle olursak insanlar bize ulaşacaktır.
Menfaat temini için gitmiyoruz, Gidişimiz Allah’a. Ve Resulünü anlatmak, onun sevgisini anlatmak. Efendinin deyişiyle o ilhakı, o suni tohumlamayı yapabilmek ki; O gönülde de Muhammed’i bir sevgi oluşsun, bir Allah sevgisi oluşsun, oluşsun ki Allah’ın lütfu keremiyle hem dünya’sı, hem ukba’sı mamur olsun.
Efendi Hazretleri, bir saat oldu geleli, görüştük, (Gayb-ı Hayat!) hasretinden bahsetti. Kendi kendime dedim ki; yazıklar olsun sana, dedim. Neden; O manada bir hasreti, ben kendimde duymadığım için, Efendimin duymuş olduğu manada hissetmediğim için, kendi kendimi levm ettim.
Efendi;
Güzeldir, güzel var, daha güzel var, güzelinde güzeli var. İş; Hep, hedefi, gayeyi büyük tutmakta. Hedef büyük olursa aşılacak yollarda o nispette büyük olur. İvazsız, garazsız, menfaatsiz, maksatsız İslam nedir? Biraz evvel serdim önünüze, oyuncaklardır dedim ama oyuncaklardan ileri sevgidir, aşktır, muhabbettir.
O’nu yerleştir, bak, sevmediğin, merhamet etmediğin kimse kalmayacak senin.”Canım ben merhamet edersem.. (namaz kılmıyor ya)! “.Bırak sen, her koyun kendi bacağından asılır, burada şahıs vardır, toplum yoktur, herkes kendinden mesuldür.
Sen, bunu hesap et, bununla yola çık. Anlamıyor! , Anlayamıyor!. İyi, şimdi. Biz eğer; Efendi anlamadık biz.., anlama, zararın yok, yahut var. Bunlar asker arkadaşları gibidir. Hani;”sen benim köyüme gelmiştin, bana uğramadın” gibi. Hani; orda bir topluluk vardır, kimin karşısında? Orgeneralin. Hepsi askerdir, bir gaye vardır orda. Nedir o ? Düşmanı imha etmek, vatanı kurtarmak. Bizimde bir gayemiz var. Askerlerimiz çok. Gayemiz vatanı kurtarmaktır, bu vatanın başkumandanının biz erleriyiz.
Allah ve O’nun Resul’ünü tanıtırız. Ve nasıl bir başkumandan olduğunu tanıtırız. Ve bağlı olduğumuz sınıfı bilmezsek, anlayamazsak; Allah’ı ve Hz. Muhammed’i müdafaa edemeyiz biz. Evvela Hz. Muhammed’i anlayacaksın sonra müdafaaya geçeceksin. Nedir bunlar? Bunların düşmanları var, onlarla mücadele kâfi değil, nefsinle mücadele var, o da kâfi değil. Bunları saymakla bitmez, bütün hadiseler her an senin karşına çıkıyor. Ve bize en mühim mesele olarak Tevhîd’i vermiştir.
Şimdi, hala, Tevhidi ben anlamış değilim, evet dün sabaha kadar; Tevhit nasıl olur? Nasıl olur? Nasıl Tevhit ederiz? Dedim ki; Edemezsin sen! Tevhit edemezsin.! Şimdi bak, birleyeceğiz, ama sen birleyeceksin, ama senin birlediğin sende kalacak. Getiriyorlar armut yiyorsun, bir lezzet var, anlamak mümkün değil, tamam orda tevhid ettin. Elma getiriyorlar, armut bozuldu. Hepsi ayrıydı? Olmaz öyleyse.
Peki; Bütün efendiler bunun üzerinde durmuşlar; ”Mutu kable entemutu” var. Ölmeden evvel ölünüz, var.”Men arefe nefsehu fekat arefe rabbehu”, var. Birde musalla taşına konan var. İşte esası bu. Sen kondun mu musalla taşına? Konmadın ama ne yapıyorsun şimdi, yaklaşıyorsun. Tevhit deyince birlemek, ama hiç bir zaman Tevhide girmeseydik bu kadarcıkta yapma imkânı yoktu. Çünkü Şeriat’te: Buğz ediniz gönlünüzle, düzeltiniz elinizle, dilinizle…
“Efendim, sizi niçin meşgul ediyor hadiseler?”.Bir gün gelecek, sizleri de bu haller meşgul edecek. Gördüğünüz dersler var ya, eyvah diyeceksiniz. Gelecek mülkün sahibi, ”Anlat bakalım”, diyecek, ”Tevhidi nasıl zevk ettin sen?”. Seni bülbül gibi konuşturacak, olmadı sana tespit ettirecek. Öyleyse mülkün sahibine dönmek, teslim olmak zorundasınız. Demek istediğim şey, gayeyi bilelim, vasıta ile uğraşıp durmayalım. Vasıta insanı bir yere götürür ve bırakır. Huzura götürmez.
“Efendim, biz, Resulullah efendimizin huzuruna çıksak “,-ki Allah’ın huzurundayız, daima-, ”Ya Rabbi, biz namazımızı nasıl kılıyoruz? Allahuekber.. Süphaneke’yi nasıl okuyoruz?…!. Hem Allah görüyor, hem Muhammed. ”Olmadı, -yahut oldu-, oldu ama, sen şu , şu noksanları yaptın, -ondan sonra- bunları yapmasaydın…!”. Hayda, al bakalım, büyük yerden tekzip geliyor. Ne diyor Siyasi Parti başkanları, ”Anayasa mahkemesine veririz, bozulur” diyor. O da bozuyor. İşte Anayasa mahkemesine uğramadan… Sende bir Anayasa mahkemesi müessesesi azaları mevcut; Hâkimi Anayasaya müracaat ettirme. Onları sen, işte, onları sen zevk ettin mi kim ne söylerse söylesin.
Hak tecelli eylediğinde her işi asan eder, halk eder esbabını, bir lahzada ihsan eder. Efendim, ”Ben bu ayeti bilmiyordum, bir mana veremiyordum, bunu nasip ettin…”. Yalnız; Sende tecelli şudur; Sen onda mütecelli olmak için, O’nun tecellisini bekle. Allah’ta zaman, mekân mefhumu yoktur. Burada olmaz, öbür âlemde olur. Bu âlemi, öbür alemi birleştireceğiz. “O alemle bu alem arasında, berzah alemi…”, Çıkar, Aldanma!. O alemde sende, bu alemde !. Nedir O; Mana âlemi de sende, madde âlemi de. Manada tevhit başka, maddede tevhit başka. Anlattım…
“(Ahmet Efendi), Gelmedi? Neden? Evvela buraya gelecek.”. -3 defa. Ef’âl, Sıfat, Zat. Ben kaybettim, O kaybettiğimi telafi etmeye çalışıyorum.- Size nasihatim olsun, Hac’ca gittim ben. Arabada, kafilede İzmir yolcuları da vardı. Selçuk’ta indim. -yani o kaybettiğimi, yüz cennet versen bana, istemem senin cennetini. Ben büyük kabahat yaptım- Selçuk’tan eve geldik, yattık. Kâbe’nin merdivenlerinin tozlarını yıkadık. Ahmet Efendi merhum, ”Ne olurdu” dedi, ”Doğrudan buraya gelseydin, O Mekke’nin tozlarını burada yıkardık”. Bir ağladım. Gaflete bak şimdi. ”Ne olurdu? Biz seni oradan alıp getirirdik buraya. Ne zuhur edecekti bakalım. Muhammed ne konuşacaktı Medine’de Allah ne konuşacaktı Kâbe’de. Biliyor musun bunu sen?”, dedi. “Bilmiyorum efendim”dedim. İşte o hali ilk defa açıyorum size. Göreydin ne tecelliler olacaktı, ne tecelliler… Gaflete bak…
İçimden dedim ki; ”Ya Rabbi, Ayaklarının tozuyla buraya gelsinler, ikiside.” Baktım geldiler. Gitti hanımları aldı geldi. Ne tecelli etti? Tecelliyi İlahı. Anladınız mı şimdi? Aynı yaşantıyı burada yaşadınız siz. Yaşamadınızsa burada yaşayın. Yaşadım ben; Hz. Muhammed’in, Ebu Bekir’lerin, Osman’ın, Ömer’in hayatlarını. Getirdik buraya biz, gaybiyetlerini getirdik. Demek ki tecelli, zamanı gelmedikçe olmuyor, bekle zamanını efendim. Hazırlanmaz. Bu kayda geçmez. Vaktinden evvel Mizan-ı Teraziye alınmaz bu. O konuşacak, O’nun sahibi konuşacak, o zaman bir tat, bir zevk verir.
Bir insan kendi kendini denize atarsa, vurursa, Allah muhafaza etsin, iyi şey değil. Buna Cenab-ı Hak, Peygamber cevaz vermiyor. Siz, size emanet edilen can’a kıyamazsınız. ”Niçin bunları söylüyorsun?” Büyük mana var bunun altında, büyük sır var. Birisi katildir, birisi maktuldür, birisi şahadet şerbetini içecek, işte burası sırdır. Ne güzel katildir O, ne güzel maktuldür. ”Felem taktulühüm velakin’nallahe Katelehüm”, burda bir oyun var diyor. Siz O’na bırakmadınız kendinizi, gittiniz kendi kendinizi öldürdünüz.
Oruç’un iki tane ahbabı geldi, buraya. Birisi var-isimleri bilemem-, çok bağlı Oruç’a. Bilmem hangi otelde bir konferans varmış. Demişler ki; ”Efendi, biz yarın gidiyoruz Ada’ya”, ada deyince,”Hacı İbrahim Efendiye uğramadan gelirseniz, bozuşuruz”. Vakitleri de müsait, geldiler, oturdular. Açtık… Öyle bir geldi. Dedim ki; ”Bakın, bir ağaç elma yapar, erik, şeftali yapar. Bunun mal sahibi evvela en güzellerini toplar. 1,2,3,.. Olanlar yere dökülürler.”, ”O dökülenler ne der efendi”dedi, “Onu Oruç’a sor” dedim…”Cevap veriyorum sana. Bidayette cevap verdiler sana. O ağacın bütün arzusu, emeli; aynı toprak, aynı su, aynı hararet; çiçek açtı, meyveleri başladı hepsinin. İstendi ki; Rahim sıfatına uğrasın onun çiçeği. Aslında Rahmet sıfatının içinde. Cenab-ı Allah Teala Hz. seçti Peygamberleri ,en güzelini seçti, velileri seçti, gavsları.. ötekilerde kaldı orada..”, ”Onlar ne olacak”dedi, ”Selam söyleyin Oruç’a, O kendi açsın size” dedim.
“La taknetü min rahmetillah”. Biz rahmet sınıfındayız efendi. Allah Rahman’dır bütün âlemlere, Rahim’dir yalnız iman edenlere. Söyledi mi kulağına? Söyledi, duyan duydu, duymayan duymadı. Haklarınızı daima helal edin. Benin sizde zerre miktarı hakkım yok, hiç bir şeyim yok hiç, hiç, hiç, zerre miktarı. Sizin bende alacaklarınız vardır, onu helal edin, Benim hiç bir şeyim yok.
Resulullah Efendimiz konuşurken Allah’ın Resulü bilir derlerdi. Allah’ın Resulü, veda haccında 100.000 kişiye deve üstünde hitap etti. ”Size islamı tebliğ ettim mi?”, ”Ettin Ya Resulullah”, ”Şunu, şunu, şunu, Allah’ın birliğini”, ”Hepsini…” , “Şahit ol Ya Rabbi, Şahit ol Ya Rabbi, Şahit ol Ya Rabbi”. Bu ikrarı 100.000 kişi içinden kim… 4 tane, Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali….
Bütün gelenler, bütün Peygamberler hizmet için gelmişlerdir. Bütün evliyalar hizmet vermek için gelmişlerdir.. . Korkuyorum, beni yanlış anlamayın, mazur görün beni. Ne diyorum? Zerre miktar, kimsede hakkım yok benim. Allah’ın hakkı var mı bu işte? Yoktur. Varda yoktur. Niçin yoktur? Sen istedin, Sen yarattın, alemi sen istedin, Sana cebreden varmıydı? Sen de mi alkış bekliyordun… O yüzden hafızalarınızı biraz geniş tutun…
Geçen gün İstanbul’dan bir arkadaşla biraz sohbet ettik, çok memnun oldum. Çok açıyoruz biz dedim….Geçen gün ihvanın birisi,-İstanbul’dan. Çok sevdiğimiz Hafız Ahmet Efendi vardır, onunda oğlu var, Hasan Fehmi, İlahiyat mezunu-, geldi oturdu buraya, bir yerde sohbet etmişler burada da ettiler, -O Hafız Ahmet Efendi, Ahmet Efendi Hazretlerinin halifesidir, daima onunla iftihar ettiğini duymuşumdur-… Bütün mesele; Mana daima Madde içindedir. Bu gözler var, Madde’dir. Onun görmesi, kulağın işitmesi, ağızın tadı alması… Mana’dır bu. Ne yapmak lazımdır. Bu günkü sohbetimde bir ara dedim ki; O’nu açığa çıkarmak lazım, Allah’ı zuhura çıkarmak, Muhammed’i zuhura çıkarmak lazımdır dedim… İzmir’e gidenler vardı. Sünnet Düğününe… Hasan Fehmi itiraz etti, olmaz dedi, sonra hak verdi… Sende olmaz, başkasında olursa mani olma
Onun için sohbetlerimiz iyidir çocuklar, iyidir. Öyle sağlam basıyorum… Bizim ihvanımız, nereye giderse gitsinler, hangi mürşitle konuşurlarsa konuşsunlar, mahcup olmazlar ve Efendilerini aratmaz onlar. Hanım İhvanlarımızdan da çok memnunum. Huzurumda hepsi adab-ı muaşerete bürünmüşler, fevkalade sohbet ediyorlar. Belki, bizim ihvanın içinde evi müsait olmayan vardır, sohbeti taşıyamayacak vardır. Bizim ev tam merkezde, her eve yakın, Dergâhımız tamamlansın iyi olacak.
Oruç’un ahbapları geldiler ya, onlarda duymuşlar. Oruç’u biz arabayla getirip, götüreceğiz… Oranın havası daha başka olacak. Çünkü orası ne senin ne benim, Allah’ın dergâhı.
Sen yaramazsın, sen şusun, busun… Yok öyle şey, camide istediğimiz yere oturuyoruz… Orda yok öyle şey. Birbirinize sıhhat, afiyet dileyeceksiniz. Kötülerden Allah muhafaza eder.
Torunlar diyor; ”Dede, kendine iyi bak”, nasıl bakayım kendime, her şey bir sebebe bağlanmış. Bir şey yiyorsun, dokunuyor, öteki bakıyor… Bütün fiil’lerde Fail Allah’tır.



