İbrahim Hakkı Öçal Efendimiz (06.10.1995) Tarihli Sohbeti

Bismillahirrahmanirrahim;
“Her iki cihanın efendisi budur ”diyor, papaz. Şam’a gittiği zaman onu tanıdı, İncil sahipleri, Rahipler. ”Ne olur” diyor papaz, Resulullah’a, “Beni şefaatinden ayırma”..Çünkü İncil’de görüyorlar, Tevrat’ta görüyorlar. Ahmet. Şimdi, seviyorsun, Allah’ı seviyorsun, Muhammed’i seviyorsun. Eğer Allah’ı sevenleri, Muhammed’i sevenleri sevmiyorsan, bu iş yok.
“Bakın” dedi,”Bir sevabı var mı?”.Cehennem zebanileri geldi, cennet melekleri de orda, diyorlar ki eğer sevabı cennete yakınsa Cennet’e götüreceğiz. Sevabı yok da günahı çoksa cehenneme götüreceğiz. Ölçe dursunlar cennete mi yakın cehenneme mi yakın? Ölçüyorlar.”Kaç” diyor Allah.”Nereye kaçayım?,”Bana kaç”. Kaçıyor, Allah’a sığınıyor. Bakıyorlar ki, günah yok, sevap yok. Biz cennetten de kaçalım, cehennemden de kaçalım. Cennet matah bir yer değil, Cehennem de korkulacak bir yer değil. Cennetin ve Cehennemin hakiki sahibine kaçalım. Nerede?,burada. Allah’a kaçalım. Nasıl kaçılır? Şimdi, zannediyoruz ki biz… Bu âlem dağlarla, denizlerle, bulutlarla kaplı, namütenahi, sonsuz nimetleri var, sonsuz külfetleri var. Baktığımız zaman Kitab-ı Kâinat’a sonsuz nimetlerde görüyoruz, sonsuz külfetlerde görüyoruz. Meşakkat çeken de var, ıstırap çeken de var, çekmeyen de var. Izdıraba tahammül eden de var, etmeyen de var.
Şimdi, Ehlullah diyor ki “Allah’ı bulmak gayet kolay”. Peki neyi bulmak zor?, O’nun izini bulmak zor.Telaşa lüzum yok. Bir hırsızlık yapılır, emniyet mensubu gelir, senin telaşın gibi telaşlanmaz, o iz bakar, komşulara sorar, yüzlerine bakar, o izden 3-5 gün sonra duyarız ki hırsızlar yakalanmış. İşte Allah’ta bir hırsız misalidir. Neyinden bulacağız O’nu biz?. İzinden bulacağız. Öyle iz güdenler var ki, Resulallah Efendimizle Ebu Bekir Sıddık bir gece yarısı Mekke’den Medine’nin yolunu tutmuşlar. Ebu Bekir korkuyor… ”Bizi onlar göremezler” dedi Cenab-ı Resul.”Bizi Allah muhafaza eder”dedi. Ebu Bekir’e. Şimdi, Ebu Bekir’in inancı Muhammed’in inancı değil ki, inansın birdenbire. Bizimde inancımızda Allah’a, Kitap’ına ve onun Resulüne şek var, acaba var. “bizi görmezler” dedi Hz. Resulallah. Görmediler. ”Nasıl görmezler” dedi, Ebu Bekir. Bilmezler mi onlar? Kureyş? İman edenlerde, inkâr edenlerde bilir Muhammedi, bilmez mi? Bilir ama Allah’a sarılanları, Allah’a rucu edenleri kimse bilmez, göremezler onlar. Allah’ta mahfiyet, Allah’ta mustağrak, Allah’ta yok olanları göremezler onlar. Ancak Allah’ta yok olanları Allah görür. Allah’ın gözleri öyle bir göz ki, muhit olmuştur. Kim görür? Allah’ın gözlerinden başka ihata edecek göz yoktur. Sen onda kaybolursan, seni O görür. İşte o gören gözleri, o duyan kulakları, o konuşan ağzı, ben olurum diyor. Ama gene Kul’sun sen. Allah Allah’tır, Kul Kul’dur.
Allah hiç kimseye hiç bir zaman Allah’lığını vermez. Verseydi çoktan Allah’lığı giderdi. Birazcık vermiş! Hiç vermez, hiç vermez. Sen O’na boyun bük, O’nun kapısında kul ol, köle ol ki, Kuluz ve köleyiz. Bu âlemde Allah’ın kapısında kuluz ve köleyiz. Kulluk kadar, kölelik kadar, esirlik kadar kıymetli, Allah’ın yanında hiç bir varlık yoktur. Ne diyor? ”Miskinen, yetimen ve esira”. Ne kadar methediyor onları. O miskinleri, yetimleri, esirleri, öksüzleri okadar methediyor ki, “onlar benim” diyor. Onlara siz dil uzattığınız zaman hiç bir hareketinizi, ne kulluğunuzu, ne namazınızı, hiç birini kabul etmiyorum diyor. ”Feveylün lilmusalline”. Demek ki, en çok sevdiği ,boynu büküktür.
Şimdi, yetimin oraya geleceğiz. Hz. Muhammed’e. Esirin, kölenin, miskinin sözü olur mu ?, bir isteği olur mu? Patron,”git”, ”peki efendim”, ”yat, kalk”,bir tek kelimeyle. Ben şunu istiyorum, bunu istiyorum diyemez.”ne olacak benim halim?” diyemez. Onun için Cenab-ı Resulullah Efendimiz köleliği kaldırdı, Kölelik devrini kapattı. Ama kendisi o köleliği, miskinliği methediyor. Niçin?.Allah’a bağlı onlar.
Hoştur bana senden gelen Ya goncagül yahut diken
Ya Hilât’tır yahut kefen Narın da hoş nurun da hoş
Miskin yunus sana kuldur İster ağlat ister güldür
İster şad et ister öldür Kahrın da hoş lütfun da hoş
Demek ki, dervişler bir nevi miskinlerdir, yetimlerdir, esirlerdir. Kendi başlarına hürriyetleri yoktur, Allah ne derse, ne verirse, ne emrederse hiç itiraz etmezler, boyun keserler. İşte Cenab-ı Resulullah Efendimize hücum etti bütün Kureyş, kıtır kıtır kesecekler. Çıktı evden ,“Bismillahirrahmanirrahim” dedi, ”Bizi Allah setr eder” , ama o arapların içerisinde birisi var ki, iz takip ediyor, öne geçti. ”Vallahi buradadır” dedi. Ama orada bir hilesi var Allah’ın, bir mekri var. Hemen örümcek ağ örüyor, güvercin yuva yapıyor, yumurtluyor. Bu güvercinin yumurtlaması zamana tabii, bu örümcek ağı hemen olmaz. Oradan geçseler örümcek ağı bozulacak, güvercin kaçacak bir kere.”Vallahi buradadır” diyor.
Doğru. Ebu Bekir titriyor mağaranın içinde.”Korkma” diyor, ”Allah bizimle beraber” . Ama inanmıyor ki Ebu Bekir. İnanıyor ama mutmain olmuyor. Şimdi bizde de; Cennet var, cehennem var ,Allah var , Peygamber var!.. İnanıyoruz ama mutmain değiliz. “Acaba?”,var. Hz: İbrahim peygamber “Ya Rabbi sen öldürürsün ve ölüleri tekrar diriltirsin. Hiç şüphem yok, ama mutmain olmadım”, ”dört tane kuşun kafalarını kopar, at, muhtelif yerlere “ ve kuşlar uçuyorlar, kafalarıda geliyor ve takılıyor. ”İnandın mı?”, ”İnandım ve mutmain oldum” . Bizim şüphemiz yok. Saddak. İşte Allah’ı sevenleri sende seviyorsan, hiç şüphe yok ki kurtuluşa erdin.
Medine Mekkelilere kucak açtı, evlerini verdiler, paralarını verdiler, onlar münevver. Ve Ayette onlara diyor ki Cenab-ı Allah “O ensar kucakladı, açtı, merhaba dedi, yaralarını sardı”, ve Kur’an’ı kerimde methediyor Medinelileri. Kim var şimdi Medine’i münevverede? Cenab-ı Hakk’ın en büyük dostu, Halifesi Hz. Muhammed. Hz. Muhammed bütün kâinatı maddesiyle, manasıyla kaplamıştır. Yok mu burada Muhammed?
Diyor ki; ”Ne iman durur, ne küfür durur”, şair. Diyor ki “Nerede bir gül açsa, Har olur dibinde peyda” . Dikkat edin; Her gülün dikeni var. İşte hem İslam olacak, hem küfür olacak. Bunu men etmenin imkânı yok. Niçin onları kahretmiyor? Dikkat edin, ömrümüz harplerle geçti. ”Ya Rabbi, biz sana secde ediyoruz, inandık, onlar inanmadılar”. Yok! İnanmak, inanmamakla mümkündür. İman etmek, iman etmemekle mümkündür, gece gündüzle mümkündür, sıhhat hastalıkla mümkündür fakirlik zenginlikle mümkündür. Hep bunlar zıttıyla beraberdir.
Tekkeye gitmişler beş, altı arkadaş, yiyorlar, içiyorlar, yatıyorlar, kalkıyorlar. Beşinci gün, ”Alın bakalım”, bir ip, ”dağdan odun getirin”, eyvah! Sıcak, gidiyorlar ne yapsınlar! Emir. Diyorlar ki: “keşke yemeseydik bunların yemeğini”. Bu etler, pilavlar bunlarla pişti, her külfetin bir nimeti olduğu gibi, her nimetinde külfeti vardır. “Bunlar niçindir? Sebepleri anlamıyorum?”,anlamaya git. Sen anlıyorsun bir şirket kurmayı, lisan da öğreniyorsun, para güzel geliyor. Hep hoş bunlar, nefsine uygun olan şeyler bunlar, hep öyle devam! Olmaz… Bil ki insanda bir ruh var, bir beden var. Ruh ve Beden beraber yürüyecek, beraber yaşayacak. Beden her şeyi ister. Her şeyi istediği gibi; Ruh ’ta bir şeyi ister, Allah’ı.. Hasan ÖZLEM Efendi şöyle bir hikaye anlatırdı:
Bir acem kızı bir arap oğluyla evleniyor. Acem kızı arapça bilmiyor, arapta acemce bilmiyor. Anlaşamıyorlar. Vaktaki, bir çocukları dünyaya geliyor. O çocuk anneden acemce, babadan arapça öğreniyor, şimdi tercüman oluyor. Ne diyor baban?,Babam şunu diyor, acemce. Adam diyor ki, Ne diyor annen?, arapça diyor ki bunu diyor.
Anlaştırdı, hem anneyi hem babayı anlaştırdı, rahat ediyorlar şimdi. İşte bize de bir tercüman lazım, Ruh’tan anlayacak birisi, Madde’den anlayacak birisi. Biz bu maddeyi anlıyoruz, manaya yanaşmıyoruz, hırs çıkıyor bu sefer. İşte Dünya devletleri, kapitalizm!, birbirlerini yiyorlar, nerede zayıf bulurlarsa hemen emiyorlar, manadan haberleri yok. İnsan maddesiyle, manasıyla insandır. Sev seni seveni, yer ile yeksan eylese”, çiğnese, dövse, öldürse sev onu sen. ”Sevme seni sevmeyeni, Mısır’a sultan eylese”.Mısır lügate baktığımız zaman bir şehir. Bu vücutta bir şehirdir; Güneş’iyle, Ay’ıyla, semâ’sıyla, dağlarıyla, yıldızlarıyla, eflâkıyla bir şehirdir bu vücut. Her şey bu şehirde mevcuttur. Bütün ilimler bu şehirde toplanmıştır. Ama bu şehiri taksim edemeyen iki tane varlık var. Birisi ruhumuz, Yusuf; dünyanın en güzel yaratılmışı ve peygamber. Birde Firavun var, nefsimiz, anlamıyor, anlayamıyor, dolayısıyla ehli nefis manaya hücum ediyor. Zindana atılıyor, yedi sene, sonra çıkıyor zindandan. Firavun gidiyor, ölüyor ve Yusuf hükümdar oluyor, Peygamber idareyi ele alıyor.
Madde! Zeytinyağının aslı sudur ama zuhura geldiği zaman zeytinyağı yukarıya çıkar, su altta kalır. Yani maneviyat daima yukarıdadır, maddiyat aşağıda kalır. Oda lazım, oda lazım. Su nereye lazım değil ki?. Cenabı Allah beyan ediyor: ”Biz her şeyi sudan yarattık”, nerede bir su varsa, hayat orada başlıyor. Su hayattır. Birisi Ahmet’tir, birisi Muhammet’tir, birisi Mahmut, birisi Mustafa’dır. Dört tane bunlar .”Sen Ahmed-i, Mahmud-u, Muhammet’sin efendim. Hak’tan bize Sultan-ı Mueyyedsin efendim”
Bakın, öyleyse Hz. Resulullah Efendimiz bütün kâinata muhit olmuştur. Her canlıda. Yılanda da var mı Muhammet? Var. Çıyanda da var mı? Var. Korkmayın. Eğer konuşamıyorsanız Allah’tan çok uzaktasınız. Birisi Ahmet’tir, birisi Muhammed, birisi Mustafa’dır, birisi Mahmut. Dört tane unsur var: Birisi su, birisi toprak, birisi ateş, birisi hava. Bizde hem su var, hem toprak var, hem de ateş (aşk) var. Birde Muhammet. Ne demek? Mustafa ne demek? Sevgi demek. Yaratılanların hepsini seveceksin, bir nispet dâhilinde, aşırı değil. Birçok yerde söylediğim gibi yılanı da seveceğiz ama koynumuza alıp yatamayız, akreple yatamayız. Bir kötü hırsızla, uğursuzla merhaba diyemeyiz. Niçin? Onların istidat ve kabiliyetleri kötülük yapmakla mükellef. Sen kötülükten kaç diyor.
Anlatınca, acem kızıda, arap oğluda hakikati anlıyor. Kimdir bu? Mürşid-i Kâmil. Ben bunları bilirim… Hayır, bilemezsin. Açıklayayım; Çok samimidir, senin toplantılarına gelir, iştirak eder, sohbetlerini dinler ama bir şey noksansa olmaz. Nedir hepsinin başı? Aşktır, sevgidir, muhabbettir. Eğer bunlar olmasaydı Cenab-ı Resulallah Sidre-i Münteha’ya, Miraç’a çıkamazdı. Aşk çıkardı onu. Aşk bütün varlıkların, bütün sevgilerin, bütün muhabbetlerin üstünde bir varlıktır. Eğer onda aşk yoksa Cenab-ı Allah diyor ki:”Ondan kaçın” Niçin? Cahildir o . Her şey var, biliyor ama aşk yok. İşte bizi buraya toplayan Aşk’tır, sevgidir. Hangi sevgi o? Kâinata dağılan, Allah tarafından, Muhammed aşkı, Muhammed sevgisi. Muhammed’in suyu, havası, toprağı aynı olmasa ayrılıklar başlar.
Aynı duygu, aynı muhabbette olanlar… Gidin, kumarcılar ayrı yerde, hırsızlar ayrı yerde, siyasiler ayrı yerde, her meslek erbabı kendi sanatını, kendi maharetini ortaya döker. Bizim de bir maharetimiz var, bizim de bir sevgimiz var, bizim de toplantımızın bir gayesi var, maksadı var. Nedir? Allah ve onun Resul’ünün sevgisi topluyor bizi. Öteki diyor ki; ben araba aldım sattım. Öteki diyor ki; senin bu kadar malın var, hesabını vermedin. Yiyorlar birbirlerini. Bizim öyle hesabımız yok, öyle alacağımız, vereceğimiz yok. Cenab-ı Allah Teâlâ hazretleri maişetimizi veriyor, ne kadar verirse yiyoruz, Allah bereket versin diyoruz. Amacımız, gayemiz Allah’a vasıl olmaktır. Vasıl olmak. Hedefimiz, kendi kendimize dönmek. O kâinat haritası olan insan, kendi haritasına bakıyor ki, onların hepsi bende mevcut ama ben onlara fırsat vermiyorum.
Mevlana’ya birisi diyor ki :”Sen dünyanın en alçak insanısın, senden daha rezil, daha namussuz, daha günahkar, daha kafir yok.”, ”Doğru söylüyorsun, bu dediklerinin hepsi bende mevcut, ama senin anlattıklarından fazlası var, kin var, haset var, Allah ve Peygamber düşmanlığı var . Nemrut benim, Firavun benim, Putperest benim.” Doyuyor artık, gidiyor. Yarım saat sonra aynı adamı geri gönderiyorlar: ”Sen dünyanın mehdisisin, sen Muhammed’sin, Allah’ın elçisisin, Kitab-ı Kainat sensin.”, ”Doğru, bitmedi, methettiklerinden dahası da var.”İşte insan budur. O insan nefsaniyeti ile birleştiği zaman, yapmayacağı kötülük yoktur. Nemrutlara, Firavunlara, Ebu Cehillere taş çıkartır. Ama ne yapıyor? Onu bastırıyor. Otur diyor. İyi taraflarını… İşte o kötü taraflarımı niçin verdin Yarabbi? Beni sırat-ı müstakime iletseydin ya, beni günaha sokup cehenneme atmaktan zevk mi duyacaksın? Beni yakacaksın, ne olacak, ne geçecek senin eline?.. Ama ben niye yarattım bu kâinatı, bütün meyvasıyla, sebzesiyle, bütün varlıklarıyla, namütenahi nimetler verdim bilesin beni diye… Ama bildiren sen, bildirmeyende sen diyenler var. Cebriye… Desin onlar. Bakıyorsun bir gün dönüyor.
Bağdat’ta Bişr-i Hafi isminde bir röntgenci vardı. Duvarlara çıkıyor, odaları seyrediyor, gece gündüz içiyor. Tam kırk yaşında. Bir gün meyhaneye giderken, yolda bir kâğıt parçası düşmüş, çamurlara batmış. Yeni ile siliyor, bakıyor ki Allah yazıyor. Öpüyor cebine koyuyor. Zamanın kutbu… Evliyaların üstü var, kutup yıldızı gibi, Her yüz senede bir, bir büyük insan doğar ve bütün insanlara ışık saçar. Mevlana’ymış, İmam-ı Gazali imiş, Cünyd-i Bağdadi imiş, Ümmi Sinan’mış, işte onlar… Onların menkıbeleriyle, hareketleriyle zevk alırız ve onlardan bir parça almaya gayret ederiz.- Hep taklitlerini yapmayız, meddahlığını yapmayız, bizden de bir şeyler zuhur etsin. Allah’ın hikmeti, ilmi bitti mi? Onlara vermişte niye bana vermiyor? Onlar istemişte vermiş, bende istiyorum. Elbet bir gün verecek-. Zamanın kutbuna emir veriyor, Allah. ”Git, O sarhoş olan Bişri’yi müjdele. O bizi yüceltti, bizde onu yücelttik.” Gönderiyor talebeleri meyhaneye, nerede gelecek? Sonra kendisi gidiyor… Bişri diyor: “Geliyor hoca, içme kâfir olacaksın, cehenneme gideceksin. usandım bunların laflarından”. ”Bişri, gel, gel sen buraya, gelirken yolda bir kâğıt parçası buldun”, “buldum”, ”Yen’inle sildin, üzerinde Allah yazılıydı”, ”Evet”, “Onu öptün, cebine koydun. Sen Allah’ı yüceltmişsin, O’da seni yüceltmiş”,”Beni affetmiş mi Allah?” …
Bizim Mehmet Oruç var, Bağdat’a gitmiş, gezerken koca bir kapı, içerde bir türbe, bahçede. Bir arap hurma dalıyla süpürge yapmış, süpürüyor. Bir kadın diyor ki ,”Ne bakıyorsun?, Bişri Hafi ’nin türbesi”. Oruç “O sarhoş olan Bişri’den öyle eserler okudum ki, öyle feyz aldım ki, girdim iki rekât namaz kıldım, çıktım.” diyor.
Bizim ne olacağımız bilinmez, yalnız bizden teslimiyet istiyor. Kime? Muhammed’e. Allah’ı görmek için Muhammed’e teslim olmak lazım. Muhammed 1400 sene önce Rahmet-i Rahman’a kavuştu! Yok mu varisleri? Var… İşte Hazreti Muhammed’in sevgisi, muahabbeti, aşkıdır bizi buraya toplayan. Allah’ın dostları nasıl? Allah’la dostluk nasıl? Maddede dostluk neyse, manada da dostluk odur. Süleyman Demirel’in huzuruna gidenler var, bastonla iterler kapıyı açarlar. ”Neredesin?” der. Ama bana demez, beni tanımaz. İşte Allah’ın dostları teklifsiz konuşurlar. Bunları anlamak için o büyük zatlardan biri olmak lazım ve bunu büyüklerimiz şöyle tarif ediyor,”Bal yemeyene, balın lezzetini anlatmak mümkün değil. Yahut içtiği suyun lezzetini.” Biriniz varsa çıksın, içtiği suyun lezzetini anlatsın bana. Kölesi olurum. Mümkün değil. Bu kadar meyve yiyoruz, sebze yiyoruz, acı, tatlı. Nasıl tatlı? Anlatamıyoruz. Talebe izinden gelmiş, hocasına bal getirmiş, Balın tarifini istiyor talebelerden, anlatan yok. Hemen bir parmak batırıyor, işte bal budur. Bu bir lezzettir, bir hazdır. Her türlü lezzet vardır. Dikkat edelim, o maddeye kapılanlar, manayı bilmeyenler, hiç bir lezzet bulmadılar. Gittiler barları kapattılar, onu aldılar, onu verdiler, milyarlar sarf ediyorlar, tatmin olmadılar.
Büyüklerimiz diyor ki, İbrahim Ethem Hz.:”O bizdeki lezzet,” diyor, “Padişahlar bir bilseler, ordularını seferber ederler ve o lezzeti bizden almak isterler.” Bir misal vereyim; Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethetti. Hocası Akşemsettin… Eyyüb Ensari Hazretleri, Resulullah Efendimizin ashabından, İstanbul’a geldi, orada şehit oldu. Fatih diyor ki:”Bu zat-ı muhteremin kabrini bulmak mümkün mü?”. Akşemsettin diyor ki “Mümkün”. Manaya dalıyor. “İşte burası”. Padişah hayret ediyor; ”Ben padişahım, Bizans’ı allak bullak ettim, gemileri karadan Haliç’e indirdim, ama bu ne demek”.
Allah’ı İlme’l Yakin, Ayne’l Yakin, Hakke’l Yakin tanıma mertebeleri var. Duymuşsunuz! İstanbul’da âlimin birisi var. Nerede? Duydum. İşte İlme’l Yakin. Gideyim, şu zat’ı göreyim. Yola çıktın, vardın İstanbul’a, Ayne’l Yakin. O’nu bulacaksın, Hakke’l Yakin, O’nunla konuşacaksın. İz takip etmek lazım. “Vardım da ne oldu?” diyor Yunus. “Allah’ı gördüm de ne oldu?, Cennet’e girdim de ne oldu?”. Marifet değil, şımarma. Sana deli derler, mecnun derler, sihirbaz derler. Hz. Fahri Kâinat Efendimize dedikleri gibi.
İki tane kumandan var, biri melanetin başı, kötülüklerin başı olan Nefsi Emmare. Yedi başlı nefis her şeyi ister, seni daima kötülüğe götürür. ”Nefs-i Emmare, sana emreden nefis var, sen onu levm et, azarla”, Nefs-i Levvame, azarla ki sana ilham gelsin, Nefs-i mülhime. Yaklaşacak dostun, Yusuf… Nefs-i emmare’yi bastırdın mı suyun içine, o ses çıkartamaz. Ruhaniyet başlar, maneviyat başlar ve seni götürür.
İki mesele üzerinde duruyoruz. İlmi Ledün. İman ilmidir İman ilmi olmadıkça ibadet ilminin yerini bulamazsın, yerine oturtamazsın. Namaz kılmayı, oruç tutmayı, zekât vermeyi… Evvela, yedi katlı bina yapmak için temeli yapmak lazım, temelin üzerinde inşaat olur. İşte iman, “Amenu ve amelü’ssalihat”, önce inanacaksın ondan sonra salih amel işleyeceksiniz. Peki, buraya gelmeyenlerde iman var mı? Kime sorarsan ben imanlıyım der, ama o imana nasıl girilir? Nasıl başlanır? O iman metreyle midir? Kiloyla mıdır? Bilemez. Ben imanlıyım! İspat et. Sen Nefs-i Emmare, Nefs-i Levvame, Nefs-i Mülhime, bunları atlattıktan sonra şu hitabı duydun mu? “Ya eyyetuhen nefs-ül mutmainne”, Nefsini mutmain etmiş insan, “İrcii”, Dön ,”Sen benim dostumsun”. Peki, neden bu kadar zahmet? Kolay olur mu? “İrcii, ila rabbiki radiyyeten merdiyye”. Sen razısın ben de razıyım ,“Fedhuli fi ibadi vedhuli cenneti” . Gir kullarımın içine, gir cennetime.
Ve onlar buradayken cennete girdiler. Eğer inanmıyorsak, burada işimiz yok. İnkâr ediyorsak, burda işimiz yok. Biz Kur’an’ı Kerime, Hadis-i Nebevviyye’ye tamamen iman etmiş insanlarız ki Iman’ın şubelerini arıyoruz ve bulduk. Neyle?,Bir öğretmenle. Cenab-ı Allah’ın bir ismi Rab’tır. Rab demek, usta, Mürşid demek. Diyor; ”Elhamdü lillahirabb’ilalemin” Kim diyor? Allah. Rabbi niye koydu? Sanattır, sıfattır, Kâinatı rab sıfatıyla yarattı. Er rahman Er rahim”. Rahmandır bütün alemlere, iman edenlere de , etmeyenlere de. Faydalı, zararlı, hepsini ben yarattım, sen karışma. Peygamberler de, Velilerde bunun içindedir, onları umumi varlıktan seçti, onun içinden seçti. Nasıl seçti? Bakın çocuklar, bu kâinatta 5 milyar insan var. 5 milyar insanın istidatları, kabiliyetleri, hünerleri ayrı ayrı. Nereden..? Parmak izlerinden.
Ve yarattığı kâinatın hiç birisi, ağaçlar, geceler, gündüzler… Namütenahi varlık yarattı, hiç birisi birisine uymaz. Gece ile gündüz uymaz. Bir zeytin ağacına bak, yapraklarını ölç, biri diğerine uymaz. İşte Allah’ın Tekvin sıfatı vardır, bir yarattığını bir daha yaratmaz, çünkü O fabrikasyon değildir. Geldi birisi bana, Üniversite öğretim görevlisi, ”Allah yoktur” dedi, ”Gel evladım”, hocalar olsa onu kovarlar, ”Gel, ben de yok diyorum, ama inanan yok”. Tam 3 sene uğraştım. En son “Varmıymış evladım?” ”Varmış” İşte şimdi ben ona diyorum ki, ”Allah var mı?” Bana ispat ediyor. ”Nerede?” Bir verem mikrobunda, bir kanser mikrobunda, gözle görülmeyen, mikroskopla bakılan o hayvancık yok mu? Allah’ın orada esması, sıfatı var. Ve ona öyle bir ilim bildirmiş ki, 3 ayda koca delikanlıyı seriyor yere, öyle bir arı yapmış ki, bize çiçeklerden bal getiriyor. Daha bunun gibi neler neler. Peki, o örümceğin, o karıncanın dili var mı? Mektebi var mı onun? Ama bir mektep var ki, Allah onu ona öğretmiş.
Peki, bir sineğe, bir karıncaya verir de, dünyada eşref-i mahlûkat olarak, en güzel surette yarattığı insanlara vermez mi? Ayet, ”Fi ahseni takvim”, ”Yarattığım kâinatta her ne varsa, en mükemmel, en muhterem insanı yarattım”. Zamanın halifesi Harun Reşit bir gün çok sevdiği cariyesiyle hasbahçeye çıkıyor, gece, geziyor, bakıyor ki, Ay havuza aksetmiş, hafifte dalga var. Diyor ki ,”Mübarek Nur”. Hanım da diyor ki, ”Benden daha nur mu?”,”Sen kim oluyorsun, 60 kiloluk leşsin, benim cariyemsin, emrimdesin, o benim emrime girer mi?”, ”Ben, diyor, ondan bin defa daha güzelim, bin defa daha kıymetliyim”, ”Def ol”. Halife anlayamadı islamı. Cariye gidiyor, o’da başka odaya, cariyemi yok? Ertesi gün, Behlül Dane oradan geçiyor, ”Yenge, yüzünü asık gördüm”, ”Haberin yok mu? Abin beni kovdu, böyle böyle oldu”.
Ertesi gün cuma. Herkesi davet ediyor, Behlül Dane cuma namazı kıldıracak. O gün Behlül namazda okuyor, ”Ve’ttini ve’zzeytuni ve turi sinine ve heze’l beledi’lemin, lekad halekna’l kamere fi ahseni takvim”, Cemaat”yanlış okudu”, ”Sorun Halife’ye”. Gidiyorlar, ” Eyvah, Allah Kur’an’da insanı methediyor, ben de ayı methediyorum”. Ay, Güneş, Yıldızlar, bütün sema, zerresinden, kürresine kadar, insana hizmet etmek için yaratılmıştır. Onlar birer robottan ibarettir, emredildikleri üzere hareket ederler ve hiç birisi tembellik yapmaz. Ay, Güneş, “Yoruldum ben, dinleneceğim” dedi mi, kıyamet kopar. ”İşte, ey insan, senin emrine musahhar kıldığım bu kadar nimete karşı, hala beni görmedin mi?, anlamadın mı?”. Şükrediyoruz, hamd olsun diyoruz. Öyle kolay kolay şükrü yemiyorlar. Saatçi Veli vardı, bir gün bir saati tamir etti, verdi. Adam; ”Teşekkür ederim” dedi, ”Teşekkürü çocuklara götürdüm, yemediler!”… Teşekkür nasıl olur? Allah’ın verdiği nimetleri Allah’a iade etmedikçe şükür yerini bulmaz. Ekmek değil; nimet… Mesela bir teneffüs nimeti alıyorsun tertemiz; Kirletiyorsun, veriyorsun. Senin babanın hizmetçisi mi Allah! Onu temizliyor. Öyleyse bu kadar nimet karşısında, ona bir şükür, nedir o? Secde mi? Secde ile şükür olmaz. Allah’ı bilmekle; yani iman, evvela iman. Sonra itaat Biz askere gitmeden önce büyüklerimiz bize sadakati öğretti.
İnsan günde 24.000 defa Allah’a selam verir. O selamdan haberi yoksa o’na derler mi insan! Nedir o? Veriyorsun, alıyorsun. Merhaba, merhaba. 24000 defa. Günde 24.000 defa merhaba dediğin varlığı tanımadın mı sen? Hayat verir o. Nefesi alırsın veremezsin, verirsin alamazsın. İki nefes arasında bir ölüm. Ölümden de korkuyorsun. Merhaba da demiyorsun. İlahi sohbeti dinlemeyenlere şöyle der Ali Efendi: ”Na ehil olanlara baka baktır, baka bak. Ehil olanlara kapa kaptır, kapa kap”. Kaparlar, yerleştirirler. Ötekinde aşk yok: “Baka baktır, baka baktır, bakabak” Öyle bakar o. Sığır gibi bakar.
Taşıma suyla değirmen dönmez. Siz, diyor, benim hikmetlerimi, benim ilmimi, benim Kur’an’ımı, Muhammed diyor, benim hadislerimi taşa ekmeyin. Kim taş? O insanlar var ki, diyor Ayet, taştır onlar, taştan daha katıdırlar! Ama nasıl ayıracağız? Ayırırız, ayırmak mümkün. Eğer bir öğretmen öğrencinin liyakat ve kifayetini ölçemiyorsa; öğretmen değildir. Bir kumandan askerini bilemiyorsa; bir inşaatçı amelesini bilemiyorsa, öyle görüyorum ki“Evladım, sen çamuru bırak, bize su taşı, şurayı süpür” diyor… Ama hepsi insan mı? Bundan asırlar önce Yunanlı Filozof, güpegündüz feneri yaktı “Ne arıyorsun” dediler. “İnsan arıyorum”, “ya bunlar, insan değil mi? “,”Bunlar insan suretinde hayvan”. O gün neyse bu günde öyle. Ağır bu kelime; kimse kabul etmiyor. Ne zaman ayeti okudum, isyan ettim: ”Beni nasıl hayvan yaparsın!” Ayeti çok açık “Onlar hayvandır, hayvandan da aşağıdırlar” Hayvana desen ki,“Gel insanlığımı vereyim sana, hayvanlığını ver bana” “Benim hayvanlığım daha üstün “der.”Çünkü emri yerine getiriyorum ben, getirmezsem beni kesiyor, dövüyor; Sen dövülemezsin, kesilemezsin.”
Fehmi Efendi;
Bazı insanlar mide hazımsızlığı çeker, Bazılarıda mana hazımsızlığı çeker. Cenab-ı Hak’tan duamız olsun ki; Bize mide hazımsızlığı vermediği gibi, mana hazımsızlığı da vermesin. Yani Efendinin sohbetlerini, Cenab-ı Hak lütfetsin, hazmetmeyi, içimize sindirmeyi nasip etsin. Sohbetler zaman zaman yukarı seviyelere çıkıyor, zaman zaman aşağı seviyelere iniyor, dolayısıyla bir hafta içerisinde hazmedilmeyen hususlar varsa, tekrar gözden ve gönülden geçirerek hazmetmeye çalışmalı.
Sormakta fayda var. Çünkü ufak tefek şeyler zamanla izhar edilmesse, büyür ve sizi mat eder. Yara küçükken hemen neşter vurmak lazım. Hazmetmek nasıl olacak? En büyük yardımcımız zikrullah olacak. Zikrimizin çokluğu nispetinde tefekkürümüz açılacaktır, imani mevzuda yüceleceğiz ve yükseleceğiz.
Cenab-ı Hak müminlerden bahsederken, ”Onlar Allah’ı Zikrettiklerinde kalpleri titrer ve imanı artar”, diyor. Dolayısıyla; imanımızın artması zikrimizle orantılı, zikrimizi ne derece yüksek tutarsak, imani meselelerde yücelmemiz o nispette olacaktır. Zararı yok, bize dışardan bakanlar, bu halimizi beğenmeyenler olabilir, hele bu işin başında olan kardeşlerimiz için bir sürü yol kesiciler vardır. En başta kendi nefsi, daha sonra arkadaşları. Nedir bu dervişlik? Nedir bu Allah Allah demek diye, sizi yoldan çıkarmaya çalışırlar. ”Nefis her zaman kötülüğü emreder, ancak Rabb’im Rahmetiyle tecelli ederse, onlar kurtulur”
Rabbin rahmeti, Peygamberin merhameti, Efendinin himmeti, bunların hepsi birdir. Cenab-ı Hak der”Rahmetim her şeyi kuşatmıştır” ve Peygamberi överken “Ve ma erselnake illa Rahmetel’il âlemin”, yani kendisine has etmiş olduğu Rahmet sıfatını aynı şekilde Peygambere izafe ediyor. Demek ki Allah’ın rahmeti nasıl her şeyi kuşatıyormuş? Bütün âlemlere Rahmet olan Hz. Muhammet’le ve Hz. Muhammed’in varisi olan, mirasçısı olan, her şeyiyle, manasıyla O’nu temsil eden Mürşid-i Kâmil’in sohbeti, telkini ile… Bizim için bir rahmettir. Bu sohbetten, bu telkinden uzak olanlar belki bizimle alay edecekler, hatta bu konuda Cenab-ı Allah kendisiyle bizi, kendisiyle müminleri aynı yerde zikrediyor. Der ki, ”İnsanlardan bazıları der ki; Biz mümin olduk, iman ettik, hâlbuki onlar mümin değillerdir.
Onlar kendilerini mümin zannederler, iman ettik, inandık zannındadırlar, ama onlar hakikatte mümin değiller, hakikatte iman etmiş değiller”. Belki bir taklidin içerisindedirler, anasından, babasından, dostlarından, yakınından duymuş, öyle kabul etmiş, ben Mümin’im diyor. Hâlbuki Allah diyor ki? “Onlar Allah’la ve iman edenlerle alay ederler”. Bakınız, burada Cenab-ı Hak kendisiyle alay edilmeyi, müminlerle alay edilmeyi aynı yerde zikrediyor. Yani, müminlerle alay etmek işi nereye götürüyor? Cenab-ı Allah’a götürüyor. Müminle alay eden, Ehli tevhitle alay eden, muvahhitle alay eden, sizlerle alay eden, Allah’la alay etmiştir. ”Hâlbuki onlar kendi kendileriyle alay etmektedir, fakat bunun farkında değiller”. Onlar zannediyor ki, sizinle alay ediyor. Allah’la alay ediyor, ama bilmiyor ki kendisini küçük düşürmekte. Farkında değil.
Varsın bizi beğenmesinler, bizi hor hakir görsünler, bizi anlamasınlar. Ama sizi anlayanlar var ya? Sizi Allah anlamış. Ve sizi Allah buraya cezbetmiş. Siz hiç biriniz kendi iradenizle, kendi isteğinizle, burayı bulup gelmiş değilsiniz. Her şeyi sizin için yarattım, ama diyor sizi kendim için yarattım. Ve size halifem diyor, temsilcim diyor. Niyazi Mısr-i der ki; “Bu Niyazi’den de Allah görünür”Ama tabi ki bakanlara, bakmasını bilenlere. Dolayısıyla size bakan Hakk’ı görmeli, size bakan Hakk’ın temsilcisi olan Hz.Resullulahı görmeli, halinizle onu zuhura getirmelisiniz, böylece Cenab-ı Hakk’ı zuhura getirmiş olursunuz.
“İhtiyacındır bilinmek, Fehmi’yi var eyledin”, O birisiyle sohbet etmek istiyor , birisiyle görüşmek istiyor , birisiyle sevişmek istiyor. Kimdir O? Sizlersiniz. Mümin namaza durduğunda onunla konuşur. Fatiha okuyorsunuz. Kimindir Fatiha? Onundur. Onun verdiği malla, mülkle, yine ona hizmet etmek durumundayız. Mülkün sahibi oysa ve biz bunu her namazımızda itiraf ediyorsak, Malikül Mülk, Maliki yevmi’ddin. Ya bizler? Biz de mülküz., biz de bu mülkte varız, öyleyse bizim sahibimiz O.
İşte O’nu bilirsek, O’nu tanırsak, O’nun sarayında oturduğumuzun farkında, şuurunda olursak, lazım olur ki, sarayını kullanan, sarayın sahibini tanıya ve kusursuz hizmet ede. Padişah olarak O’nu tanıya, O’nun dışındakileri tanımaya. Ama hepsini yerine koyması lazım. Padişahın veziri var, nedimeleri var, cariyeleri var. Hepsinin yeri ayrı, ayrı, hepsiyle ayrı, ayrı konuşur. Vezirle konuştuğu başkadır, hizmetçisiyle sohbeti başkadır. Eğer bize hizmetçilik görevi verilmişse, biz ona razı olalım, eğer vezirlik verilmişse onun gereği neyse onu yapmaya çalışalım. Demesin hizmetçi, ”Niye ben vezir değilim”. Çünkü kendisinden daha aşağı mertebelerde olanlar da var, onlara bakıp haline şükretsin, boynunu yukarılara kaldırmasın. Boynu hep yerde olsun ki, rahmet yerden gelir.
Tenezzül ve tevazu sahibi olun, toprak gibi olun, toprağa her türlü şeyi atarsınız, o size hiçbir zaman kızmaz, size her zaman envai tür nimetlerini çıkarır, size arz eder. Mümin toprak gibi olmalı, her ne kadar başkaları tarafından ta’n edilsek de, hakarete maruz kalsak ta, bizden onlara hiç bir zaman kötülük ulaşmaması lazım. Bizden onlara her zaman güzellik, haklarında hayır duası ve onları Sırat-ı Müstakim’e davet etmek Bize düşen davet. Zorlamak yok. İster kabul eder, ister etmez, ama siz görevinizi yerine getirmek durumundasınız.
Biri düşmüş, yerde yatar, diyemezsiniz bana ne? Çocuğunuz düşse ateşe dermisiniz bana ne? Demezsiniz. Onu çıkarmaya çalışırsınız, elinden tutup kaldırmaya bakarsınız. Dinar’da bir deprem oldu, Cenab-ı Hak bir daha vermesin, iş O’nundur, dilediğini yapmakta serbesttir. Ben diyor “Fail’i Muhtar”ım, istediğimi yaptırmakla muktedirim diyor. Bize düşen, fiilin failini bilmek, işin nereden geldiğini bilmek. Ama bunu bilmekle beraber darda kalanın elinden tutmak. Eğer bizde “Ve ma erselnake illa rahmete’llil âlemin” den bir parça varsa, bir nebze varsa, en birinci vazifemizdir.
Çünkü biz Muhammedi’yiz diyoruz. Mesleki Resulün müntesipleriyiz, Allah Resulü’nün yol ve yöntemini takip edenleriz. Öyleyse Şeriat’iyle, Tarikatı’yla, Hakikat’ıyla, Marifet’iyle dört dörtlük olarak onun temsilcisi olduğumuzu ispatlamak zorundayız.
Allah müminlerle beraberdir, Allah ihsan edenlerle beraberdir, Allah sabredenlerle beraberdir. Neden? Çünkü bunlar, Allah’ın ahlakı, ”Allah’ın ahlakıyla ahlaklanın”. O’nun ahlakı Peygamberin ahlakıdır. Bizde Mesleki Resul müntesipleriyiz diyorsak, O’nun ahlakıyla ahlaklanmak zorundayız. ”Allah’ın Resul’ü size neyi alın dediyse, onu alın, neyi de yasakladıysa, ondan uzak durun”, O’nun emri Allah’ın emridir, hiç bir zaman hevasından konuşmamıştır. O’nun konuşması vahyi’dir, Nefsinden konuşmaz, çünkü nefsini hakka teslim etmiştir. “Nefsimi yed’i kudretinde bulunan Allah’a yemin ederim” diyor. Bizde nefsimizi, özümüzü Hakk’a teslim edersek; Bizden işleyen O olacak, bizden gören, bizden işiten O olacak. Cenab-ı Allah yanlış bir iş yapmayacağına göre, bizden de abes bir iş zuhura gelmeyecek. Abes bir şey görmeyeceğiz, abes bir şey olduğunu zannedersek o zannı söküp atacağız. Bileceğiz ki Faili Hakiki O’dur.”La Faile illallah” diyeceğiz, bileceğiz ki bütün sıfatlarla sıfatlanan O’dur, ”La Mevsufe illallah” diyeceğiz, bileceğiz ki bütün vücutlarda mevcut O’dur, ”La Mevcude illallah” diyeceğiz.
Sülukumuz tamamlanacak, urucumuz tamamlanacak, bitti mi? Bitmiyor, bu defa nüzul başlayacak, tekrar başladığımız noktaya geri döneceğiz, bir daire çizmiş olacağız, ama eskiden bir farkı olacak. Eski halinize dönün deseler, kesseler, biz dönmeyiz artık. Niye? Artık nereye dönersek dönelim Hakk’ın yüzüyle karşı karşıyayız, bizim yüzümüz artık Allah’a döndü, geriye dönüş yok artık. Akşam olduğunda, gündüz dağa giden inekler, kafayı çevirirler, nereye? Eve. Yuvaya dönüyor. Kessen döndüremezsin artık onu. Biz de yuvamıza döndük, Allah’ın lütfüyle, başka tarafa döndürmesin, çünkü kalpler iki parmağı arasında. Dua edin diyor, kalplerimizi kaydırma, bize hidayet ettikten sonra artık bizi geriye döndürme.
Efendi;
Ehlullah demek, Allah ehli, Allah dostu, Allah sevgilisi demek. Peygamberler son bulduğuna göre, Hatemu’l Enbiya ile ..
Bu günkü Allah dostları evliyadır. Ehlullahın sohbetine devam ediyorlar. Yakın tarihte, tanıdığım bir veliye, ”Efendi” diyorlar, ”Bu sohbeti dinledikten sonra, bize camideki sohbet yavan geliyor, gitmek ve dinlemek istemiyoruz”, ”Hayır” diyor, ”o sohbet size, seçkin kullarına az geldi”. Bazı talebeler var, hocasına sorup duruyor, ”sana verecek ders kalmadı “ diyor hoca. O talebe sınıfı terk mi etsin? İşte biz de, yıllarca, o cemaatin, imamların talebeliğini yaptık Baktık ki bir sınıf orda kalıyor, ”Yaşasın hoca efendi” diyor. Bize tam gelmedi, noksan geldi. Ama diyor, ”düzenli gideceksiniz, beş vakit namazı camide kılacaksınız ve onların vaazlarını dinleyeceksiniz”.
Neredeydik, nereye geldik, Elhamdülillah diyeceksiniz. Orada kalan cemaati küçük görmeyeceksiniz, çünkü siz oradan geldiniz, buraya geldiniz, bir tat aldınız, onlar almadıysa küçük mü görüyorsun? Sen de onlarla beraberdin, sen de aynı vaazı dinledin, ama Cenab-ı Allah seni tuttu, ”Bazılarını, bazılarına üstün kıldık”. Zahirde de öyle. Odacı bir gün müdür olur.
Zahidin zühtün kerih görme şükret haline
Ol sana ibretnumadır hükm-ü takdir onda var
Senin kötü gördüğün cemaatin içerisinde sen de vardın. Ama seni elinden tutmuş. Onu da bir gün elinden tutabilir. Hidayet meselesi.
Ceviz yer misin? Mutlaka iki taşın arasında kıracaksın. Dörde bölmüştür… Şeriat ceviz kabuğudur, biz kırıyoruz, yaklaştırıyoruz, nereye? Mevlana’ya, Hacı Bayram-ı Veli’ye, Hacı Bektaş-ı Veli’ye, Ahmed Yesevi’ye… Derken Ömer’e, Osman’a, Ali’ye, Ebu Bekir’e gidiyor. Derken Muhammed’e gidiyor, derken Allah’a gidiyor. Yakıniyet var. Allah hiç bir zaman, bilinmesin diye bu kâinatı yaratmadı, bilakis bilinsin diye. ”Bilinmeliğimi istedim, gizli bir hazine idim…”. Yoksa niye yaratsın bunca şey? İnsan kudretinin ve sanatının çok üstünde, yapmak mümkün değil. Semada, boşlukta gezen… Bir insan organını, görmeyi, işitmeyi… O’nun bütün sanat-ı ilahisi, kâinatın her tarafında bulunur. Öyleyse… Kur’an’ı Kerim’i mukaddes bir kitap olarak biliyorduk, ama o kitap değilmiş! O ama O insana bu zevki vermez. Geldik buraya, kitap bir tane değil! Karşına çıkıyor. Bu gördüğümüz kâinat. Ay’ı, Güneş’i, Yıldız’ları, denizden çıkan namütenahi mahlûklar, topraktan çıkan namütenahi birbirlerine benzemeyen mahsuller, renkler, Tatlar, kokular… Bu da bir kitap. İnkar edemezsiniz.
Birde, bu kitapların hepsi satıra kalemle yazılmış, ”Nun, ve’l kalem ve ma yesturun”. Ama asıl kitap insandır. ”Ene natıkul Kur’an”, konuşan Kur’an. Bize namaz kıldırıyor, bak konuşuyoruz, sohbet ediyoruz, Kur’an’ı Kerim’i koysak buraya, anlatır mı bize bir şey? Anlatmaz… Bu kâinatta kitaptır. Anlatmaz… Demek ki bu kitapların üstünde bir kitap var ki, O’da insan, Allah’a en yakın olan insandır. Camide de o insan anlatıyor, ama “Halekna’l insane allemehül beyan” olmamış.
Kitab-ı Kâinat, Ene natıkı’l Kur’an, tefekkür eden kitap, müşahade eden kitap, iyi-kötü, güzel-çirkin ayıran kitap, hakkı hukuku ayıran kitap… İnsandır. Öyle, sonsuz bir Kudret sahibi var bu kâinatta. O sende mevcut ve sana soruyor zaman zaman. Acı bu… Nereden bildin? Ağzında ne var? Laboratuvar var. Bir kimya makinası var. Kaça aldın sen bunu? Nereden aldın ve kaça aldın? Acı, tatlı, ekşi, mayhoş, hemen rapor ediyor sana. Kaç para verdin sen buna? Hiç, haberin bile yok. Ama bu hayvanda da var, izhar edemez, sen de açıklayamadığın zaman hayvanlarla müsavisin… ”olmadı, kabul etmiyorum”.O zaman düşün, bu göz görüyor, Nedir? Bir yağ tabakası, sinirler birbirine bağlı, kediye atsan yer. Uzak, yakın, kırmızı, beyaz… Görüyoruz, işitiyoruz. Nedir bu? Bir zar var bir, çekiç var. Bu kadar nimetin niçin küfrünü yapıyorsun? Ve diyorsun ki, Ebu Cehil inkâr etti. Sen daha çok inkâr ediyorsun. Hem Müslümanım diyorsun, hem camiye gidiyorsun, hem inkâr ediyorsun. Firavun senmişsin demek. Yezit sensin. Niye? O ağzındaki Laboratuvarı anlayamadın daha. Kulağını anlayamadın, gözünü anlayamadın, tefekkürünü anlayamadın. Öyleyse, Allah’ta ne varsa, Kul’da mevcuttur.
Allah’ta ne varsa Kul’da mevcuttur. Bir kere Allah’ta zaman mevhumu yok, mesafe, mekân mevhumu yok. Hepiniz askere gittiniz ya da Avrupa’yı gezdiniz. Bir anda gittiniz, geldiniz (düşüncede, tefekkürde). Var mı, mesafe, mekân, zaman? Demek ki bu hayvanlarda yok, sende mevcut, öyleyse sende çok hak var. Bu hak camilerde verilmiyor; Veriliyor, kısmen ama. Mevlanalar camilerde yetişmedi. Medreseler bunları yetiştirmedi, bir yere kadar götürdü: Geldi Şems, ”Ne yapıyorsun? Dedi, ”Ders veriyorum”, ”Ne dersi veriyorsun?” “Konuşma dersi”. Aldı kitapları attı. Bir kitap vardı, hocasından, ”onu atmasaydın” diyor. Mevlana soruyor, ”Bu ders nedir”, ”Seninki kal dersi, benimki hal dersi”. Demek ki iki ders var, iki ilim var. Biri zahir ilmi, dünya ilmi; biri batın ilmi, ahiret ilmi. Biri mana ilmi, biri madde ilmi. Biri ruh ilmi, biri beden ilmi; Sen bir kere öğrendin mi, diğerlerine de isim takabilirsin, genişletirsin. Genişlettiğin müddetçe insansın. Bir havuza bir taş attığın zaman, dalga dalga kıyıya kadar gelir. Tefekkürü zorlar onlar, zorladıkça insansın, zorladıkça Allah’a ulaşılır.
Hemen mi bilinsin? Bilinir ama dünyada kör olan, ahirette de kör. Peki, ”Niye bizi kör, sağır yarattın? Hem bizi aşkla, şevkle yarattın, hem rızkımı verdin, niye kör, sağır, kalbi mühürlü yaptın?”, ”Ben yapmadım. Ben böyle bir azap vermekten kendimi tenzih ederim. Ben Allah’ım. Merhamet sahibiyim. Rahmet sahibiyim”, ”Ya niye?”, ”Sendeki istidada baktım, yok bir şey, ne yapayım?.
Cebriye diyor ki; ”Sen yaratın beni, bu kâinatın sahibi, ustası sensin. Bana azap veriyorsun sen. Ben fena bir kulum, bu fenalığın hocası sen”… Kabul etmedim. Şöyle düşündüğün zaman, doğrudur. Niçin? ,O Cebriye sebeplere inmiyor, sensin diyor. Ama niçin yaptığını… Çok inkâr ettim, çok itiraz ettim, Allah affetsin. Ne zaman ki 6.666 ayetini birledim, 60.000 Hadise baktım. Bir ayeti, bir ayeti tekzip eder gördüm, nasıl ki bazı kanunlar birbirini tekzip eder; Ne zaman ki bunların hepsini toplayacaksın, ondan sonra Tevhîd’e gireceksin. Daima söylediğim, ısrar ettiğim; Kur’an’ı çok okuyacaksın, Hadis-i Nebevi’yi çok okuyacaksın.
Önce gel, bizde bir kitap var, onu oku, ondan sonra ötekilerini oku. Kitaplar sana bir şey vermez, bir serinlik verir, ama giremezsin mahremine. Mahremine girmek için ne yapmak lazım? Kız istemek, kız almak gibi. O Kitap’la izdivaç edecek, Mutabık gelecek, o zaman zevk alır, o zaman lehim tutar. Götürüyorsunuz tenekeciye, bir tarafı temiz, bir tarafı pis, iki tarafını temizler. İnsan da öyledir. Okuyacaksın, ama Ümmü’l Kitab’ı bulacaksın. O Kitap’ın anasını buldun mu, tamam. Zeytin’e ve İncir’e kasem ediyor, demek ki insan ondan üstünmüş, bunu ilk defa burada duyduk, niye anlatmıyor hocalar? Bilseler de, anlatmak yasaktır. Peygamber’imiz diyor ki, ”Siz, iki ilim sahibisiniz, o taraf bir ilim sahibi. Sakın o ikinci ilmi ona anlatma, şaşırır ve seni küfürle itham eder, kâfir bu, der”. Ben burda 28 sene onun, bunun küfrünü üzerime çektim, bugün elhamdülillah böyle bir cemiyetimiz var. Diyor ki,”Onların aklı alacağı kadar konuşun”.
Çıktılar Mekke-i Mükerrem’eden, mağaraya girdiler, orda Hz. Muhammed bu ilmi verdi Ebu Bekir’e, geldiler Medine’ye.. Bu ilimden konuşuyorlardı,kapı da açıktı; Hani İslam’da, Kur’an’da, kapı kapalıyken kapıyı tıklatın, eğer içerden kapıyı açarlarsa, ses verirlerse.., kapının biraz arka tarafına saklanın, içerdeki mahremi görmeyin. Sonra, annenizin, babanızın, sabah, öğle, akşam, odalarına kapıyı vurmadan açmayın -Terbiye-, konuşuyorlardı, kapı açıktı, Hz. Ömer girdi, onlar da devam ediyorlar, bu tevhit sohbetine. Sonra Ömer dedi ki; ”Ya Resulullah, arapça konuşuyorsun, bende arabım, ama bir tek kelime anlamadım”, ”Anlamak istiyor musun?”… Zorlamak yok bunda, istek var, hiç birimizi zorlamadılar, o ondan duydu, o ondan duydu, geldi. Sohbetimizi dinledi, ayrılamıyor, yani yakaladı. Demiyoruz ki buraya gelenlere cami’ye gitmeyin, namaz kılmayın. Daha fazla mecbursunuz, çünkü anlamıyordunuz, şimdi anladınız. Cemaat’ten daha çabuk gideceksin, çünkü kıldığın namazı bilmeyerek yapıyordun, şimdi bilerek yapıyorsun…
Hemen teveccühe aldı Ömer’i, ”Şimdi anladım ya Resulullah”.İlmi ledün bu, tasavvuf ilmi derler, mana ilmi derler, bu gizli bir ilim, herkes için değil. Niçin? Almaz o, ona verilmemiş. O hediye ona verilmemiş, azm edemiyor o, bırak onu haline, çünkü her şey yerinde yakışır. Nedir bu işte? Şeriat, tarikat, hakikat, marifet. Şeriat’sız bu işleri konuştuğun zaman, yavandır… Şeriat’sız konuşuyorlar, laf-ü güzaf, laftan ibarettir. Başka? Başka bir şey yok… Niçin şeriat? Şeriat nizamı ilahidir. Hem bu dünyanın nizamıdır, hem öbür dünyanın nizamıdır. Bir misal vereyim; Hepimiz, bütün kâinat, Kâbe’ye doğru teveccüh ediyoruz, bu tertibi ilahidir. Eğer bu tertibi ilahi olmasa, sen oradan, ben buradan kılarken. Tak! Trafik, iki insan çarpıştı mı ölür. Peki, orada nasıl? Orada da Kıble yine bu. Kaybolmadı. Cenab-ı Hak diyor… ”Kıble neresidir?”, ” Zahir olan, tebliğ edilen Kıble ’dir. İstersen doğu’ya dön, istersen batı’ya dön, Kıble’niz biziz”. Çünkü her yer ve her şeyi Allah ihata etmiştir, maksat Allah’a değil mi? Hikmet baba vardı, Rumeli’de, anlatırlar, herkes Kıble’ye döner, o tersine dönermiş. “Hikmet baba, ters durdun”, ”Benimki de gider, sizinkinin gittiği yere”. Ne güzel şey. Bir misal daha vereyim; Tren’e bindiniz, Tren’de giderken namaz kılanlar var, otobüs’te kılanlar var. Nerede kıble? Dönüyor, geliyor, gidiyor. İşte kıble her tarafta. Cevaz vermiş. Öyle cevazlar var ki şeriatta, şeriat hakikatin ta kendisidir. Zerre miktarınca birbirinden ayrı değiller. Ama bilmiyor hocalar. Bilse de anlatamaz.
Resulullah Efendimiz anlatmadı. Büyüklerimiz hiç anlatmadı. Bana dediler ki; ”İbrahim amca, sen çıksana kürsüye, babamı itelim bir tarafa-İmam’ın oğlu söylüyor-, sen anlat cemaate. Çok güzel anlatıyorsun ve çok haz alıyorum”, ”yok” dedim, yasak. O şeriattır, bu hakikat. Şeriatı tatbik edeceksin, Hakikati tatbikte kendin bileceksin. ”Ya eyyuhellezine amenu” dediği zaman, bunda Peygamberler var, Evliyalar var.
İman edenler, etmeyenlerden çok az. Çünkü iman edenler Allah’la beraber olanlardır, Peygamberlerle beraber olanlardır. Hepsini oraya getirmez. Kaide-i İlahi öyledir. Madde’de de öyle, herkes çok zengin olsa, mesela Sabancı gibi, kimi çalıştıracak? Sen ağa, ben ağa, inekleri kim sağa.



