İbrahim Hakkı Öçal Efendimiz Sohbeti 3

Bismillahirrahmanirrahim;
“Bütün, fena ve beka makamları verilir”. Ahmet efendi merhumun bu. Ahmet Efendi sordu bana,”Kur’an-ı Kerim, Cibril-i Emin, Namusu Ekber vasıtasıyla, Peygamber Efendimi’ze, ayet ayet mi indi, tüm mü indi?”. Daha yeni intisap etmişim. Şimdi bile haberimiz yok. Çoğunuzun. Açayım; Dedim ki, ”Ayet, ayet 23 yılda tamam oldu ve-ekmeltü lekum dineküm-biz dinimizi ikmal ettik”, dendi. ”yok” dedi, ”Kur’an-ı Kerim tüm olarak indi Hz. Muhammed’e, O sıraladı .Öyle parça, parça olmaz işte. Tevhid’de mürşid’in önüne diz çöktün mü, zikri aldın mı 7 makam verilir. Sonra, ömrün yetmedi, sana gelecek mürşidin veya başka mürşit gelecek, kabirde, berzahta diğer makamlar da sana hatm-i meratip ettirilecek. Sonra Allah’a vasıl olacaksın” dedi.
“Peygamberler gelecekler, onları o beldeden alacaklar ve cennete götürecekler”. Hadis-i Şerif’tir. Mürşid-i Kamil’ler de gelecekler, biat ettirdiği ihvanı alacaklar ve cennete götürecekler. Niçin diyor orda, ”el ulemau veresetül enbiya”. Peygamberlerin yetişmediği yerde, evliyalar yetişti diyor, aldı götürdü. Kur’an okumak çok faydalıdır. Dinlemek, öğrenmek. Evvel ki gün bir konuşma yapmıştım, o konuşmayı şöyle bir kenara koyuverin.
O bize hem lazım, hem lazım değil. Cebriyye, Mutezile konuşması idi o; Biz ne Cebriyyeciyiz, ne de mutezileciyiz. Ama Cebriyyeciler var mı? Var. Mutezileciler var mı? Var. Ne demektir Cebriyye; Cebreden, bir cebreden, bir cebredilen. Mutezile; İtiraz eden, edilen… Çok küçük yaşta bir kitap ta okudum, tesirinde kaldım, 13-14 yaşlarındaydım, ”Yeri, göğü yaratan sensin”, dikkat edin Cebriyye bu, ”Ağaçları donatan sensin, ben fena bir kulum, bu fenalığın hocası sensin”. Nasıl söyler bunu dedim. Duydunuz mu? Tam 75 sene evvel okudum. Biz onlardan değiliz, biz Ehl-i Sünnet vel cemaat mezhebindeniz. Cebriyyeciler var, Yunus değil!, var böyle şairleri, şimdi, Arif vardı, divanında okudum, ”Külhancı mısın?, bahçıvanbaşı mısın?, köprücübaşı mısın?” diyor. Onlar söylesin; Biz söylemeyiz, bize ne gelirse haktan gelir . Çünkü tecelliler durmaz . Tecellilere dağlar , taşlar dayanmaz; değil insan dayanacak.
Mütemadiyen tecelliler zuhur eder, hem de bir tecelli diğerine benzemez, bir zuhurat geldi mi, kıyamete kadar bir daha olmaz.-İnsan zenginleşirse kelimeleri bulur, ben de çok zahmet çektim-. Fiiller, sıfatlar, vücutlar… Bu hem kesrette olur, hem vahdette olur. Kesret nedir? Çokluk, bu alem kesrettir. Öbür alem kesret değil mi? Vahdet alemidir. Niçin ona kesret diyoruz, niçin vahdet diyoruz? Orada kalabalık yok, doğuş yok,…….orda. Orda Vahdet var, birlik var. Sendin, bendin… Pazarlıkları burada bıraktık biz, alışverişi burada bıraktık biz. Ne aldık, aldık. Ne sattık, sattık. Herkes başının derdinde orda.
Onun için sonsuz tecelliler olur ve bir tecelli bir daha zuhura gelmez. Bunu bir Hadis-i Şerif’le bağlayalım; ”Yağmur tanesini bir melek indirir ve bir daha da vazife almaz”. İşte Kudret, Kuvvet, Azamet. Tekvin sıfatı bu, tekrar tekrar olmaz, bir tecelli, bir tecelliyi tutmaz. İşte bu tecellilerin tecelliyatı, bu alemdir. Kesret’te olur , Vahdet’te olmaz. İşte , geçen hafta söylediğim Cebriyye ve Mutezile’yi bir kenara koyun ve karıştırmayın. Ama malumat sahibi olalım, mesele orda.
Bizim enfüsümüze ne gelirse Allah’tan gelir. Allah’ın tecellilerine, Tecelli-i Ef’al, Tecelli-i Sıfat, Tecelli-i Zat denir. Biz tecellileri seyretmekle, tecelliyi ef’al-sıfat-zat’ı müşahede etmekle memuruz. Halikımız, bizi yaratan neler yaptı bakalım. Bir müşahede, bir şuhut, bir şahit istiyor ve bunu ısrarla istiyor.
“Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resulullah”, Kim şuhud etmiş bunu, kim şahit olmuş, kim bu tecellilere mazhar olmuş? Hz.Muhammed. Öyleyse, biz onun izinden, yolundan gitmedikçe bir yere varmamızın imkanı yoktur. Pek çok yerde, ”Bana itaat ediyorsanız, Muhammede itaat ediniz”, Çok yerde…
Dün akşam TGRT’de bir müjde vardı.”Tüm peygamberler, ümmetlerini alacak o beldeden ve cennete götürecek. Sonra Mürşid-i Kamil’ler gelecek o beldeden alacak cennete götürecek.” , Hadis-i Şerif. Çünkü onlar Varis-i Nebi’dir. Peygamberlerin varisleridir. Peygamberler geldi geçti. Çok dikkat ederim, yanıldım mı hemen düzeltmeye çalışırım o işi ama 5-10 yıl,illa düzelteyim, böyle bir tabiatım vardır. Şimdi; 100.000 Huccac’a veda hutbesi irad etti, Resullullah Efendimiz şahit ol Ya Rabbi dedi; üç kere. Kimlerdi? Onun en yakınları; Halifeleri, Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali… Aşer-i Mübeşşere var ; 10 kişi, cennetle müjdelenmiş.
Baş, başa bağlı, başta şeriata bağlı. O ki Ankara’dan bütün Dünya’ya hitap ediyor, vebal onların. ”100.000 huccac vardı, 124.000 de Peygamber geldi, geçti” diyor. ”İşte bu 100.000 huccac Resulullahın sevgilisiydi ve onlara dil uzatan bana dil uzattı, dolayısıyla Allah’a dil uzattı” diyor. Öyleyse, Ashab’a, Tabii’ne hiç birisine dil uzatmamak gerekir, çünkü onlar Resullullah’ı gördüler. Bize nakledilen, Kur’an’ı Kerim’de, Hadis-i Buhari’de, muteber sahih hadisler’le, Kur’an-ı Kerim ayetleri. Bize tebliğ edildiği zaman, başka şey yok. Müctehidin de olsa, Müfessirin de olsa vebal onlarındır. Onun için bazı yerlerde oluyor, birisinin teyid ettiğini, diğeri tekzip ediyor. Edecek…
Mevlana mesnevisinde der ki; Alâ rivayetin 240.000 Peygamber geldi geçti. Akşam diyor ki (TGRT) bunlar,124.000 geldi geçti, o da doğrudur. Saymak ne mümkün!. En iyisini Allah bilir der, geçeriz. İşte, Kur’an’dan, Hadis’ten, İcma’dan başka bir iş varsa yapalım, varsa onu da getirelim. Yok… Ya Rabbi, senin Peygamberlerinin getirdiği suhuflar, sahifeler, Kur’an’lar, ayetler. Hepsine iman ettik, Amentü’ye iman ettik. Artık vebal varsa, gene çekmeye hazırız cezamızı. Boynumuz kıldan ince, inat etmek yok.
Ne güzel anlatırdı Hasan Özlem Efendi; Hz.Musa Kelimullah gelmiş bir eve, bir koku var! ”Allah, Allah”diyor, ”Ne yapardı senin kocan?”, ”Elli vakit sen emrettin mi?”, ”Evet”,“Elli de fazla yapardı, ibadet”, ”Neden?”, ”Ya gerçek Peygamber değilse Musa, ne olacak halim o zaman!”… Dikkat edin çok ince bir mevzuu!..Her şeye şamil; Başka bir cenazeye gidiyor, mis gibi kokuyor etraf, reyhan, reyhan. ”Ne yapardı senin kocan?”, ”Ah sorma, çok günahkardı benim kocam”, ”Ne yapardı ya?”, ”Elli vakit dedin ya, O beş-on vakit kılardı. Benim Musa gibi bir Peygamberim olduktan sonra korkar mıyım ben”, derdi.
İşte mis gibi kokuyor. Hz.Muhammed gibi bir ulülazim Peygamberim var, korkar mıyım ben… Az demek değil !.. Çocuklar, noksan yapalım değil ama kuldur, acizdir, noksan yapar, nefsine uymuştur, uymuş şeytana ama mutlaka dediğimiz gibi.
Bir mesele getirdik ortaya. Bu bizim işimiz değil dedik Bu cebriyecilerin işi, bunlardan 10-15 tane var eser geçti elime, belki fazla… Kusur oldu mu kuldan. Güzellik, iyilik, kemallik oldu mu Allah’ın. Günahlar, kabahatler bizim. Şimdi işler karıştı nasıl düzelteceğiz.
Dedik; La faile illallah. Kaldı mı bir kusur, kaldı mı bir noksan? Ne sevap ne günah, ne güzel, ne çirkin kalmadı. Ama dersek; O zaman bir kenara kaldırıp atacak mıyız bu iyilikleri, güzellikleri, hasenatı, seyyiatı; Kesretin gereğidir bunlar, hasenatta, günahta, sevapta. Ama Vahdet penceresinden baktığınız zaman hepsi müsavidir, ne günah, ne sevap vardır, ne de itaat vardır.
Vahdet penceresinden baktığında; ”Kul küllün yamelu ala şakiletih”, ayeti çıkar karşımıza. Herkes kendi programınca, kendi karakterince, şakülesince amel eder, yani herkes ne için, her şey ne için yaradılmışsa onca amel eder. Ayet, ”Biz ins’in ve cin’in çoğunu cehennem için halk ettik”. Hz.Peygamber’de; “Cenin ana rahmindeyken 120. gün olduğunda, sait mi ,şaki mi olduğu yazılır, cennetlik mi, cehennemlik mi olduğu yazılır, bellidir”. Artık ,onun üzerine işler cereyan ediyor. Demiş ki Sahabeyi Kiram bu hadis-i şerif üzerine; ”Ya Resulullah, madem her şey belli, o zaman biz niye ibadet ediyoruz, niye zikrullah çekiyoruz”. İş oraya gelince diyor ki; ”Siz namazınız da, kulluğunuz da devam edin, zira herkes ne için yaratılmışsa, halk edilmişse onca amel eder. Oruç ona kolay getirilir, sevdirilir”, Şimdi, herkes bir şeyin peşinde koşturuyor. Mehmet Emin Efendi diyor ki; Bir burak. Çeşitli desenlerde, renklerde. Kimisinin gözü desenlere gitti, onun peşinden koştu ama kimisinin gözü şaşmadı. Kimin şaşmadı? ”Mazağal basar” Hz.Muhammedin. Nerde? Miraçta, artık başka taraflara bakmadı.
Mirac’a başlayıncaya kadar siz gidersiniz. Çeşitli, ararsınız, Allah’ın varlığına, birliğine, şu delili buldum, bu delil var, şu-bu… Ama, artık, Allah’a vuslat ettikten sonra delillerin esamesi kalmaz, değeri olmaz. Onun için tevhide intisap edenlerin, Ehli Tevhid olanların, Seyr-i Süluk’a başlayan insanların, -eskiden ya takliden imanları vardı, yada delillerle Allah’a imanları vardı-, Seyr-i Sulük’ten itibaren imanları taklitten çıkmıştır, onların imanları delil getirerek iman etmekten çıkmıştır… Çünkü iman gayb’a olur, artık ehli tevhid gayb’dan çıkmıştır. İşi müşahade sahasına getirmiştir. İşin başında herkes, “eşhedü en la ilahe illallah”, der ama, bu işin kelimesidir.
Bir Kelime-i Şahadet daha var, hani İslamın 5 şartı, aslında 5 değil de bunlar temel, baz olarak ifade edilir, yoksa şartlar çok ama çocuklarımıza öğretirken islamın 5 şartını, Kelime-i Şahadet’ten başlıyoruz, namaz, oruç, hac, zekat diyoruz. Ama Melami’nin islamın beş şartını tarif edişi daha başka, o kelime-i şahade’ti en sona koyuyor. Önce Savm, sonra Salat, Hac, Zekat. En son Kelime-i Şahadet. Şimdi bu sıralamanın değişik olması, Kelime-i Şahadet’in sona gelmesi, hakiki manada ancak bu merhalelerden sonra olduğu içindir.Yani, namazın ne olduğunu, haccın, orucun, zekatın ne olduğunu idrak ettikten sonra insan Kelime-i Şahadet getirirse o sözünde sadıktır, ama o zaman da O insan değildir. Kelime-i Şahadet getiren kimdir? Kimdir O?, ”Şehid Allahu enne hu la ilahe illahu”. Allah’tır, şahadet eder… Yani bir ben var, birde bizim ötemizde, dışımızda, haricimizde, gıyabımızda bir Allah var, ben O Allah’a şahadet ediyorum; Böyle bir şey yok, vardı eskiden, o ikiliktir, o şirki hafi’dir. Biz ikilikten kurtulmak için, Kelime-i Şahadet’i söylemek için, bizden Kelime-i Şahadet’i söyleyenin hak olması için, Seyr-i Süluk’la merhale kat etmeye çalışıyoruz.
Peki; Biz neyiz? Bu Seyr-i Süluk’ta yürüyen biz değiliz. Biz olmadığımızı o zaman idrak edip, anlayacağız. Tevhit eden kimdir? Biz değiliz yine kendisidir. “La faile illallah” diyen yine odur. “La mevsufe illallah” diyen yine odur. “La mevcude illallah” diyen yine odur. Kendisidir ama, ağızdan söylüyor bunu ya! Bu ağız,kelam,dil kimin? Bu da onun,öyleyse,eğer bu ağız ve bu dil,kelam ona aitse,onunsa,biz bu ağızdan Şer-i Şerif’in nehy ettiği manada kelamların zuhura gelmemesi için, Cenab-ı Hak’ka münacaatta bulunacağız.O’ndan yine O’na sığınacağız. Sözün başında da dedik ki; Günah,sevap,iyi,güzel var. Kesretin ifadesi ile…Vahdet’ten baktığımız zaman bunlar yoktur.Peki, Vahdet nedir? Kesret nedir?…Vahdet bir ayrı şey,Kesret bir ayrı şey midir? Bu bir bakış,kimisi kesretten vahdete bakar, kimisi de vahdetten kesrete. Ama bir an gelir ki; Kesret’in Vahdet, Vahdet’in Kesret olduğunu biz idrak ederiz.Neye benziyor? Ruh ve Ceset ; Nasıl ruh cesetsiz,cesette ruhsuz olmuyorsa…Ruh nasıl tezahür ediyor? Bu maddi, fiziki vücudumuzla ,Cenab-ı Hak’kın Hay sıfatının zuhuru ile…
Biz Cenab-ı Hak’ın sıfatlarını biliyoruz,öğrettiler bize,en başta Hayat, İlim, İrade, Kudret, Basar, Semii sonunda Tekvin.Biz ayırmışız Allah’ın sıfatları, kulun sıfatları diye. İşte bu sıfatlar kula nispet edildiği zaman Cüz’i olur, Allah’a nispet edildiği zaman Küll’i olur. Biz bu ikiliği kaldıracağız aradan, yani İrade-i cüz’i, İrade-i Küll’i dir!. Hayat; Cüz’i hayattır, Küll’i hayattır! Kelam Küll’idir, Cüz’idir! Biz bunları ortadan kaldıracağız hepsini bir eyleyeceğiz.
Nitekim Hayat’ın kendine ait olduğunu Allah söylüyor ve her namazdan sonra,Ayet’el Kürsi’yi okurken ifade ediyoruz. ”Allahu la ilahe illa huvel hayyul kayyum…” diyor. Burada Allah’ın Hay ve Kayyum sıfatları peş peşe gelmiş. Hay’dır, hayat sahibidir, Kayyum’dur. Kaim vardır bir de Kayyum vardır. Kaim demek hayatla Kaim demek, ama Kayyum dediğimizde, hem hayatla kaimdir, hem ne biliyorsak mahlukat adına, yaratılmışlar adına onların hayatları da O’nun adıyla kaimdir, yani onların kendi başlarına müstakilen hayatları yoktur. Biz bunu tevhid-i sıfat’ta öğrendik ve ne dedik; Şimdiye kadar senin hayatın vardı, ilmin vardı, iraden vardı, sıfatların…,bundan sonra bu sıfatlar sana ait değil. Sen gasp edici olma, Allah’ın hukukunu çiğneme, hududu aşma, hakka tecavüz etme, çünkü Allah, ”haddi aşanları sevmez”. Padişahın karşısında padişahçılık taslamak olmaz, Padişahın karşısında muti kullar, köleler olmak lazımdır. Eğer baş kaldırırsan, isyan edersen, Padişah senin kelleni alır. Öyleyse Padişahın mülkünde oturup; Padişahın vermiş, ihsan etmiş olduğu sarayında, nimetlerle, Padişaha nankörlükte bulunmamak lazımdır. O’nun hakkını O’na vermek lazımdır. O’nun hakkını O’na verirsek, sorgudan, sualden kurtuluruz.
Meşhur hikaye; Hamalı koymuşlar mezara, sabaha kadar sorgular, sualler, bu ipi nerden buldun, nasıl aldın, kaça verdin .. derken sabah olmuş -çıkarmışlar-al demişler altınını, istemem kardeşim demiş; ben bir ipin hesabını sabaha kadar zor verdim, veremedim; nereden verecem bir kese altının hesabını?… Ama,eğer sorgu suale geldiklerinde, neyin var neyin yok dediklerinde, hiç bir şeyim yok demiş olsaydı mesele bitecekti. İşte bütün sorgular, sualler varlıktan oluyor. Vergi dairesine kayıtlı olanlar da, para kazanırlarsa vergilerini ödemek durumunda oluyor, vergi dairesine kayıtlı değilse, hiç bir şeyi yoksa, nesini alacak fakirin, bir şeyi yok ki…
Eğer varsa bir şeyleriniz , sevabınız , günahınız , onlar tartılır, size neticede, yine bir şeyler gösterilir, ya o tarafa, ya bu tarafa. Çıkar da hesabınızı burada verirseniz, ”Hasibu kable entu hasibu”ya ittiba ederek, hesaba çekilmezden evvel, hesabı burada verirseniz, nasıl olacak o hesap ! Hesap O, muhasip O, her şey O’nun elinde, kalem, defter O’nun elinde, hesap O’nun, hesabı yazan O, çizen O. Yunus der ki;
Terazi ona lazım ola
Ya bakkal ya attar ola
Niye gerek çekersin,
Bilmiyormusun amalimi.
Biliyor… Bilmiyor değil, bize göstermek için. Ama, bize göstersin işini. İleriye bırakırsak, bu işte ziyan ederiz, zararı biz çekeriz. Onun için hesabımızı burada vermekte büyük fayda vardır. Hesabını burada verenlere, sorgusuz, sualsiz, ”Girin cennetime”, buyuruyor. Biz zaten cenneti burada yaşıyoruz ! Neyle yaşıyoruz; İrfan cenneti : Cenab-ı Hak’kı bilme, tanıma, O’nu müşahade etme ve O’nunla hem dem olma cenneti. Zaten cennetten maksat ta, garazda budur, ama Kur’an’da diyor ki ; “size,içinden bal nehirleri akan, sütten ırmaklar akan köşkler vereceğim”. Bunlar yok mu? Onlar olacaktır, zahirini inkar etmek mümkün değildir, ancak, sadece zahiri ile kalmak akıl karı iş değildir. Madem bu işin hem zahiri, hem batını vardır, biz her ikisini de alalım. Onun için İbni Abbas (r.a), Kur’an’ın ilk müfessirlerinden , Hz.Peygamberin amcazadesidir . Der ki; Kur’an’da anlatılan cennetle ve cehennemle ilgili hususların sakın ha, aynı olduğu gibi bir zehaba kapılmayın. Bunlar bir tasvirdir, size bir fikir verme babından bir şeydir, anlayasınız diye”…Düşünün Arabistan gibi iklimde ,orada yaşayan insanlara nazil olmuş. Gerçi Kur’an ezeli ve ebedi Allah kelamı olmakla birlikte , işin birde esbab-ı Nuzül’ü var.Yani , bir takım hadiseler zuhur ettikçe, gündeme gelişi, zuhura çıkışı vardır. Bir insan düşünün çölde yaşıyor, oradaki insan için siz cenneti nasıl anlatırsınız? İşte buz gibi ırmaklar, köşkler, saraylar… öyle anlatacaksınız . Eğer o topluma, o günde, o insanlara değil de, varsayalım Hz.Peygamber kutuplarda olsaydı, oranın şartlarına göre bir takım tasvirler, anlatımlar olacaktı… Dolayısıyla zahirini inkar etmemekle beraber, diyor ki Hz.Abbas, ”Bunun sade ismi benzer, başka bir şeyi benzemez”
Mevlana’nın oğlu da kitabında bu meseleyi açarken şöyle ifade ediyor; Bir çocuğa anlatacaksınız, neyi anlatacaksınız, işte yarin dudağını der. Nasıl anlatacaksınız; Bal gibi tatlı, şeker gibi tatlı…. Eğer çocuk şeker yediyse bir fikir edinir. Ama bu hiçbir zaman o demek değildir. İşte aynen onun gibi…
Cenab-ı Hak’kın cenneti tasviri, cehennemi de tasviri ile ilgili hususlar, aynen öyle olacaktır, demek değildir. Bu size bir fikir vermek içindir… Onları biraz inzar et, biraz da müjdele diyor. Tebşirattan nasiplenecek insanlar olacağı gibi, tenzirattan (korkutma) nasiplenecek, ondan ancak ders alacak insanlar da olacaktır. Öyleyse herkese Hz.Peygamberin ifadesi ile; “Hem akılları kadar, anlayabilecekleri kadar, hem de yine onların tefekkürlerini aşan bir şekilde değil, tefekkürlerine hitap ederek onların anlayabileceği bir seviyeden”, konuşulmalıdır. Kur’an hitap ediyor, ama tabii ki herkes kendi seviyesinden, zaviyesinden bir şeyler alıyor, Kur’an’dan bir hisse alıyor. Ama arada doğu ve batı kadar fark var, herkes kendi kadri kıymetince, Cenab-ı Hak ne kadar takdir etmişse, o kadar hissesini alacaktır.
Takdirin dışında herhangi bir şeyin olması mümkün değildir. Ayet, “takdir olan neyse onun değişmesi, bozulması mümkün değildir”. Çünkü, onu yapan Cenab-ı hak. Ölçüyü koyan O, takdiri yapan O. İlmiyle, iradesiyle, kudretiyle bir şeyi meydana getiriyorsa, getirmeyi dilemişse, onu iradesiyle, ilmiyle bilir. İradesi ile, Mürid isminin gereği olarak irade eder ve kudretiyle o işi meydana getirir.
Peki, biz bunun neresindeyiz? Biz bunun hiç bir tarafında değiliz. Kudret O’nunsa, İrade O’nunsa, Meşiyet O’nunsa, İlim O’nunsa, bize ne kaldı? Hiç bir şey kalmadı işte. O külli hayat, kudret, bizlerden zuhura geliyor. Biz zannediyoruz ki, işte bu zuhura geliş esnasında, Ahmet’in, Mehmet’in, Hasan’ın, Hüseyin’in kendi başına müstakil bir varlıkları var, o varlıklarıyla irade ediyorlar ve bir işler meydana getiriyorlar. Bu külli yanlıştır.
Asl olan Kudret sahibi Allah’tır.



