Fehmi Özden Efendimiz’in (31.08.2006) Tarihli Ustrumca Sohbeti

Bismillahirrahmanirrahim;
Veren de mutlaktan verecek biatı; alan da mutlaktan alacak.
Veren ve alan otururlar diz dize, el ele. Veren nerededir; alan nerededir? Veren nereden verir; alan nereden alır, bunlar önemli şeylerdir.
Eğer mutlaktan almıyorsak, veren de mutlaktan vermiyorsa işin içine benlik girmiştir; işin içine variyet girmiştir. O ekilen tohumdan bir ürün hasıl olmaz. Hasıl olacak olsa bile niteliksizdir; kalite düşük olur.
Eskiden çiftçiler ürünü kaldırdılar mı, kaldırmış oldukları üründen seçerlerdi böyle en güzellerini. Ekim zamanı geldiğinde o seçmiş oldukları o pürüssüz, o hatasız, görüntüsü güzel, görünümü güzel, dolgun ve olgun taneleri ekerler; ta ki onlardan güzel ürün alalım ümidiyle.
Tabi şimdi artık teknoloji gelişti; tohum üreten fabrikalar açıldı. Kalite kontrolden geçiyor. Siz de gidiyorsunuz kalitesi kontrolden geçmiş, kalitesi onaylanmış, mühürlenmiş, bakıyorsun üzerinde kalite merkezi tarafından mührü var! Hiç çekinmeden parayı basıp o tohumu alıyorsunuz; ekiyorsunuz ve Allah’ın izni ile güzel ürün elde ediyorsunuz.
Kalitenizi test ettireceksiniz, kontrol ettireceksiniz. Kime? Ehline. Adam demiş ki “Ben Halep’te on arşın atlamış adamım!” “Aaa!” demişler; “Buyur, Halep oradaysa arşın da burada. Atla görelim ve ölçelim.” Test etmek gayet kolaydır.
Birisi diyor ki “Ben Melamiyim.” ya da “Ben Melami mürşidiyim.” Anlaşılması gayet kolay. Çünkü elimizde test etme, ölçme araçları var.
Hazreti Peygamberin bize bırakmış olduğu miras var; Ehl-i Beyt var. Allah’ın kitabı var. Hazreti Peygamberin hadisleri var. Onlara bakacağız.
Bizim turnusol kağıtları vardır hemen rengini değiştiriverir. Sarrafların mihenk taşları vardır. Sen götürürsün sarrafa altınını var diye. Yıllarca saklamışsındır çok değerli, kıymetli diye. Götürürsün sarrafa. O alır; mihenk taşına sürer. Seni bazen hayal kırıklığına uğratabilir. Senin çok değerli olarak gördüğün şey haddizatında değerli değilmiş onu anlarsın. Ve dersin ki “Tüh, yazık oldu! Yıllarımı buna harcadım ben. Yıllarca bunu sakladım, korudum, muhafaza ettim çok değerli, kıymetli bir şey diye. Meğer iki para etmiyormuş.” Vakti saatinde gitseydin sarrafa, kendini gösterseydin, bir test ettirseydin çıkacaktı meydana. Neyse; “Zararın neresinden dönülürse kârdır.” demişler; Geç de olsa çıktı ya meydana! Anladın ya kadr u kıymetini! Anladın ya kaç paralık adam olduğunu! Şimdi bak artık; dikkat et! Güzelleşmeye bak. Güzelden güzellikler almaya bak. Hiçbir şey için geç kalınmış değildir. Can bu tenden ayrılmadığı sürece hiçbir şey için geç kalınmış değildir. Her şeyin telafisi vardır. Sadece ve sadece can gitti mi, bu alemden ayrıldı mı onun telafisi yoktur artık. Geri dönüşü yok çünkü.
Bu sâlik için de böyle, mürşidler için de böyledir. Hasan Fehmi Hazretlerinin bir ilahisi var öyle diyor:
“Uydun zındık sözüne Mürşid dedin kendine,
Senden derviş olanlar bir kızıl şeytan olur”
Kızıl şeytan, hak ve hakikat’ten uzak…
Ama hak ve hakikatin içerisindeyim zanneder. Tevhitten çıkıp gitmiştir. Adam diyor ki “Ben hâlâ tevhid ehliyim.”
Dinden imandan çıkmış gitmiştir adam; der ki “Ben hâlâ Müslümanım, Müminim.” Dikkat dikkat dikkat! Dikkat edeceğiz.
Elimize bakacağız. Bizden zâhir olan fiillere bakacağız. Dikkat edeceğiz. Sıfatımıza bakacağız ahlâkımıza bakacağız.
Kâmile bakacağız, üzerinde Allah Rasûlünün ahlâkı var mı yok mu. Bakacağız inadı var mı. Bakacağız gururu, kibri var mı. Bakacağız bunlara. Çünkü kaybedeceğiniz şey çok değerlidir dikkat etmezseniz. Paranızı kaybedebilirsiniz, yeniden para kazanabilirsiniz.
Malınızı kaybedebilirsiniz, bu alemde yaşadığınız sürece yeniden kazanma şansınız var. Bu alemden geçip gidecek olursanız tevhitten uzak, haktan uzak, Allah’tan uzak, işte onun telafisi mümkün değil.
Bu alemdeyken gözünü açamadıysan, ama olarak kaldıysan, “Ve men kâne fî hâzihî a’mâ fe huve fîl âhireti a’mâ ve edallu sebîlâ”
Kim ki bu dünya da kör… Ne âyet-i kerime yine devam ediyor. Ya Rabbi “Lime haşertenî a’mâ” Niçin beni âmâ olarak yarattın; haşrettin?
“Lekad küntü basîrâ” Halbuki ben geçmiş hayatımda görür idim! Yok yok, görmüyordun! Sen âmâ idin. Kendini görüyor zannediyordun.
Kalbi mahtûm bi-tefekkürdün, aynı mevtâlar gibi. Veya nevm-i gafletteydin.
Nevm-i gaflette olanlar
Mürde mâreler gibiKördür onun gönlü gözü
Çeşm-i a’mâlar gibiAlmadı onlar nasîhat
Her murâddan bînêvaKalb-i mahtûm bîtefekkür
Ayn-ı mevtalar gibi
Hasan Fehmi Tezdoğan
Gözü ne görür ne işitir; ne konuşur aynı mevtâlar gibi. Araf süresinde : “Ve lekad zere’nâ li cehenneme kesîren minel cinni vel insi”. (Cehennemi cinni ve insi varlıklarla dolduracağım. Çoğunu orası için halk ettim.) diyor. “Lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ” “Kalpleri var fakat tefekkür etmezler; düşünmezler.
Ben kimim? Neyim?
Nasıl bir varlığım?
Nerden gelirim? Nereye gidiyorum?
Nedir bu dünyanın aslı faslı? Ne oluyoruz; gidenler gidiyor bir yerlere.
Ne var bu toprağın altında? Üstünde ne var; altında ne var?
Üstündeki kimdir? Altındaki kimdir?
“Lâ yefkahûne bihâ “. Allah akıl fikir vermiş kullanasın, tefekkür edesin, beni bulasın diye. Beni bilesin diye vermiş.
Tamam başka şeyler için de kullanacaksın aklını fikrini. Akl-ı maaşın olacak; mâişetini temin için aklını kullanacaksın.
İyi bir yerde tezgâh açacaksın. Kıyıda köşede kalmayacaksın. Alış verişin güzel olduğu yerlerde çalışmaya bakacaksın. Değil mi efendim? Herkes pazarın merkezinde yer tutarken sen ta en uçta bucakta yer tutacak olursan tabiki ordan üç kişi beş kişi geçer; nasibin de o kadar olacaktır. Aklını kullanacaksın. Kârını, zararını hesap edeceksin. Aklını kullanacaksın. Çoluk çocuğunu koruyacaksın; muhafaza edeceksin. Aklını kullanacaksın; dünyanı kurtaracaksın.
Aklını kullanacaksın; akl-ı maad ukbanı kurtaracaksın.
Ama yine aklını kullanacaksın akl-ı maaş ve akl-ı maad’tan geçmek sûretiyle akl-ı küle ulaşacaksın.
Allah aklı onun için vermiş
“Lehum kulûbun lâ yefkahûne bihâ”. Düşüncesiz, tefekkürsüz insanlar… “Ve lehum a’yunun lâ yubsırûne bihâ”. Gözleri var fakat görmezler. Diğer bir başka âyet-i kerimede : “E lem nec’al lehu ayneyn. Ve lisânen ve şefeteyn Ve hedeynâhun necdeyn”. Size iki göz vermedik mi?
“E lem nec’al lehu ayneyn”. Söyleyen bir dil vermedik mi? Size iki dudak vermedik mi? “Ve hedeynâhun necdeyn”. Biz size hidayet etmedik mi?
Göz verdim bana bakasın diye; beni göresin diye. Kör olma!
“Aç gözün ibretle bak görünen değil mi Hak
FEHMİ’nin sözü mutlak zâhirim dedi Allah”
“Söyler kelam bakar sana görmez gözü hiç masivâ
Vermiş gönül Hak’tan yana hep gördüğü dîdâr olur”
Hasan Fehmi Tezdoğan
“La yubsırune biha, Ve lehum azanun la yesmaune biha”.
Ben size kulak verdim kelâmı Haktan işitin diye. Hak kelamını işitin diye.
Kelâm Kelâmullahtır. Bilin diye verdim. Ama siz kelâmı Haktan işitmezsiniz.
Eee ne olur kelâmı Haktan işitmezsen; Hak kelâmını bu dilde kullanmazsan? Hakkın sana vermiş olduğu gözle Hakka bakmazsan ne olur?
Sana ne denir? “Ulâ’ike kel en’am.” Onlar hayvanlar gibidir. Daha da fenâsı var mı? Tabii “Bel hum edallu”. Ondan da aşağı… Allah bunlara başka bir sıfat da veriyor. “Ulâike humul gâfilûn”. Onlar ehl-i gaflettir. Onlar gâfillerdir. Onlar kendilerini bilmeyenlerdir.
Onlar sıfat arefeni ders almayanlardır. “Men arefe nefsehu fekat arefe rabbehu” ya sırt dönenlerdir.
Kendisini Hak varlığı olarak kabul etmeyendir. Kendilerinde enfüste ve âfâkta fâili Hak bilmeyenlerdir.
Enfüste ve âfâkta mevsûfu Hak tanımayanlardır. Enfüste ve afakta vücûd vücudullahtır diyemiyen, inkar edenlerdir.
Allah’ı gaybe atıp kendilerini âşikar edenlerdir.
Biz Allah’ı gaybe atmayız. Atar mıyız? Atmayız. Biz Allah ileyiz batmayız. Bize ne derler? Bize Melâmiler derler.
Melâmîdir evliyâ
Dahi nice enbiyâ
Hem cihâr-ı bâ safâ
Kendine gel hey kendine Fehmi’ye gelme! Ahmed’e Mehmed’e gelme!
Kendine gel! Aç gözünü! Bırak şu dünya sarhoşluğunu! Geç bu alemden!
Geç bu dünyadan! Geç bu ukbadan!
Ama diyemiyorum ki geç bu sevdadan.
Allah sevdanızı, muhabbetinizi bol eylesin (Amin).
Hasan Fehmi’ye demişler: Gel geç bu sevdadan, vazgeç bu davadan.
Nedir demişler bu melamilik?. Vazgeç demişler bundan.
İşte beş vakit namazını kıl, yat aşağıya.
Neymiş bu melâmilik, dervişlikmiş, zikrullahmış falan.
Geç bu sevdadan dediler salma kavgaya başın
Ben geçerim sevda geçmez uğradım emrâza ben
Sizi de yakalayabilsin aşkullah, muhabbettullah. Bir yakaladı mı, yakalasın inşallah, artık kurtuluşunuz olmaz.
Kurtulmayın inşallah. Bu dert öylesine büyük bir derttir ki, öylesine güzel derttir ki dertlerinizin dermanıdır bu dert.
Ehli olmayan bilmez diyor. Aşk ehli ölmez. Yanmayan bilmez, Toprakta çürümez.
Evvel aldandım Pek kolay sandım
Yandıkça yandım aşk ateşinde
Netice yolu nereye varacak?
Seyyid NESİM-İ terk etti resmi
Yandırdı bu cismi ateş-i aşka
Seyyid Nesim-i
Ordan geçiyoz Hasan Fehmiye
Yok vücudum çün bilinmez aşk odu nem yandırır
Bulmadı derdime deva söyledim Lokmân’a ben
“Yok vücudum; vücudum Hakka etti inkılâp” diyor. Vücudum Hakka dönüştü.
Yine Hazreti Niyazi diyor ki:
Zerre komadı hep bekâ düştü
Varlığından zerre eser kalmadı. Hep bekâ düştü.
Efendim ruhu şad olsun öyle derdi: “Çocuklar tuz gölüne düşen tuz olur.” derdi. İzmir’de Tuzla vardır; deniz suyundan alırlar; bekletirler. Buharlaşır; neticede tuz kalır. Tabi o Tuzla açık olduğu için oralardan kedi köpek geçer. Kimisi de düşer; boğulur kalır. Tuz öyle bir şeydir ki yakar. Yakar da onun kediliğinden, köpekliğinden hiç bir eser kalmaz. O tuzun içine karışır gider. Ama o tuzun içine karışmadıysa karışmayan tarafları aynen öyle kalır. Onun için biz bakalım ki düşeceksek tam düşelim. Tam dalalım. Sağımız, solumuz açıkta kalmasın.
Tepemizden tırnağımıza kadar bu derya-yı vahdete dalalım.
Dalalım da varlığımızdan benliğimizden bir eser kalmasın. Geride kalana tuz demezler.
Benim ol aşık-ı berdâr
Benim ol ârif-i esrâr
Benim ol vâsıl-ı dîdâr
Eden seyrân o dergâhı
Fehmi derler bana çün
Vâkıfım esrâra ben
Bak nasıl övünüyor görüyor musun?
Tabii övünecek; hakkıdır yahu. Allah övünüyor “Elhamdülillahi rabbil alemin”.
Hamd bana aittir. Hamd olsun bana. Bak terbiye ediyor bu alemi. Ne güzel yapıyor.
Sen de diyeceksin ki “Elhamdülillah” ne güzel terbiye etmişim şu elimi, gözümü, ayağımı, dilimi.
Dilim hep Allah söyler, kulağım Hak kelâmı işitir. Elim Hak tutar, ayağım Hakka yürür. “Elhamdülillah”.
“Ve emmâ bi ni’meti rabbike fe haddis”
(Rabbinin nimetini durmaksızın anlat.)
Ama öyle değilse sakın ha dikkat et! O zaman mihenk taşına vururlar çıkar meydana. Ne diyor “Erler demine destur alalım”. Desturla gireceksin meydana. Ha bu meydan öyle meydan ki kim erdir, kim değildir, kim gerçektir, kim sahtedir kısa bir süre içerisinde Allah meydana çıkarır. Efendim derdi ki “Deniz her şeyi alır içine. Tahta parçası, plastik şişe, her şeyi alır. Deniz evvel alır onları; kabul eder. Kabul eder amma nihayetinde hep kenara bırakır. Dalgalar sahile vurur kendi cinsinden olanı deniz tekrar geriye alır. Ama kendi cinsinden olmayanı dışarıda bırakır. Allah da öyledir; kendi cinsinden olanları alır. Olmayanları dışarıya, sahile bırakır. İşte yapacak olduğumuz şey kendimizi ölçtürmek biçtirmek. Yine efendim derdi “Kendini veznedmeye kantar ara bul.” “Sen seni ölçemezsin” derdi. Sen seni değerlendiremezsin. Çünkü senin değerlendirme mekanizman nefsidir; nefsin seni değerlendirir. Nefsi hep kendine yontar. Hep seni, hep kendini haklı çıkarır. Hep karşı taraf haksız hep kendisi haklıdır. Eee biz diyoruz ki sen her zaman haksız olacaksın. Haklı olduğu halde bile haksız olacaksın. Hakkı hep karşı tarafa vereceksin. Sen haklısın diyeceksin. Kimseyle de mücadele etmeyeceğiz. Kimseyle iddia etmeyeceğiz. İddia bizim işimiz değildir. Kimseyle sen haklısın ben haklıyım kavgası yapmayacağız. Çocuklar yapar benim babam senin babanı döver; bu bizim işimiz değil. Onlardan geçeceğiz. Herkesin babası tabi ki kendisine güzeldir. Kimsenin babasına laf atmayacaz. Ta ki bizim babaya da laf gelmesin. Camdan, sırçadan saraylarda oturuyorsan kimsenin evine taş atma! Bil ki bir taş da sana gelecek. Gelir ve kırılırsın. “Affet gitsin aldırma / Büyüklük sende kalsın sonunda / Sen sarıl o sana sarılmasa da” diye bir şarkı vardı eskiden. Sen sarıl o sana sarılmasa da. Sen unut o unutmasa da. Sen unut. Sana yapılan kötülükleri unut. Sana yapılan yanlış hareketleri unut. Unut ama yaptığın yanlışları hiç unutma. Yaptığın hataları hiç unutma! Unutma ki bu sayede bir daha aynı hataya düşmeyesin. E o bana şunu şöyle yaptı; ben de ona niye öyle yapmayayım ? Aaa, o bizim işimiz değil! Biz ehl-i tevhîdiz. Biz her zaman affın tarafındayız. Bağışlamanın tarafındayız. Affedersek, bağışlarsak umarız ki Allah da bizi affeder. O da bizi bağışlar. Allah’ın bizi affetmesini, bağışlamasını istiyorsak biz de affedici olacağız. “Allâhümme tubhibbül af fafuanna” derken (Allahım affedicisin, affı seversin); beni de, bizi de affet derken sen kendin başkalarını affetmezsen olur mu?
Evet gençler, bu tevhit yolu güçlükleri, handikapları biraz bol olan bir yoldur. Her attığınız adımın hesabı var. Sabahtan akşama kadar yaptığınız bütün işlerin hesabı var. “İnnallâhe seriul hisab” Allah hesabı çok çabuk görür. Eee ahirette görmeyecek miyiz? Ahirette görecek olduğun hesap bu dünyada görülmüş olanın neticesidir. Hesab görülmüş, bitmiştir. Netice bellidir. Sen neticeye bakarsın, görürsün. Orda ona bakmaya gerek yok ki! Sen şimdiden bak; yolunu değerlendir; kendini bil.
Dedik ya: “Kendini veznetmeye kantar ara bul.” Bir ölçücü, bir miyar ara bul; bir ölçüt bakalım.
Miktad ah Miktad… Miktad diyor ki ben hocayım, ben güzel ezan okurum. Mesela yani… Demiyor da… Dese; sonra gitse ki İstanbul’a; o hafızların içerisinde bir bulunsa diyecek ki “Yaa ben de hocamış mıyım? Ben de ezan mı okuyormuşum?” Öyle diyecek.
Ama derler ya Koyunun olmadığı yerde keçi Abdurrahman Çelebi olurmuş.
Eee beklemeyeceğiz. Yoksa öyle ehil birisi… Eee bayrak yerde mi kalacak? Tutup kaldıracağız. Eee daha ehil birisi geldi.
O zaman da diyeceğiz ki: “Gel kardeşim, buyur. Şimdiye kadar ben bu işi şerefle yaptım. Baktım ki bu hizmeti yapacak olan birisi yoktu. Şimdi sen geldin. Bakıyorum ki sen benden fazlasın. Öyleyse buyur.” diyebilmelisin.
Diyebilmeliyiz. Hakkı teslim edebilmeliyiz. “Burası benimdir.” dememeliyiz. “Yıllardır buradayım, bunu ben yaptım; ben ettim; ben büyüttüm.” demeyelim.
Bu Celâl Efendi diyor ki: “Ben ilk okul öğretmeniyim, çocukları ben beş sene okutuyorum.” Ama diyor ki: “Bundan sonra sen bende okuduğunla kalma. Benden bu kadar. Bundan daha üstü var. Başka hocalara git. Daha da üstü var. Liseye git. Dahası var, üniversiteye git, ilimde derinleş Tahsilini artır.” “Ve fevka külli zî ilmin alîm” diyor Allah. Her bilenin üzerinde bir bilen muhakkak vardır.
Ve “İlim, hikmet mü’minin yitiğidir; nerde bulursa alır.” diyor Peygamber.
Ben alırım. Dalistan bir şey anlatsın; bakıyorum ki işime yarıyor ben alırım.
Abdullah söylemiş; Ahmed söylemiş; Tevfik söylemiş… Ben hiç Tevfik’e, Ahmed’e, Mehmed’e, bakmam.
Ben kelâmın güzelliğine bakarım. Güzel kelâm benimdir. Hemen alırım ve onu da kolay kolay unutmam.
Ben hep diyorum mürşidim diyenlere: “Yahu kardeşim mürşid Allah’tır. Ne sensin mürşid ne benim mürşid. Mürşid Allah’tır. İrşad eden Haktır. Bizler sadece Allah’ın aletleriyiz; irşad aletleri. Usta, aleti ile iş görür. Aletin övünmeye hakkı var mı? Ben şu işi yaptım diyebilir mi ?
Övünme hakkı ustanındır. Yani Allah’ındır. Bizler de diyoruz; bunlar benim dervişlerim.
Senin dervişlerin değil yahu. Bunlar Pir Seyyidin dervişleri. Sen çekersen bir tarafa, ben çekersem bir tarafa, o çekerse bir tarafa e ne olacak? Hani “va’tasımü bihablillah” nerde kaldı? Hani “Tavenu” yardımlaşın nerde kaldı? Kuran ahlâkı nerde kaldı?
Sen diyorsun ki ben Melamiyim; ben Mü’minim. Kuran bir tarafta, sen bir tarafta… Peygamberin ahlâkı bir tarafta sen bir tarafta. Nasıl olacak bu iş? Sonra diyorsun ki ihvanına: “Sür çıkar ağyârı”.Yahu sen kendin çıkarmamışsın ki! Diyorsun: “Sür çıkar!”. Evvelâ kendin bir sür bakayım. Evvelâ sen kendin şöyle bir mütevâzi ol bakayım.
Yahu ben gelirim bin beş yüz kilometre öteden. Adam şurada iki metre-üç metre öte yandan gelemiyor. Neden gelemiyor ? Ama ben yine de gidiyorum. Gelmesin. Ben yine de gidiyorum. Yine gideceğim yine gideceğim. Bize gelmeyene biz gideceğiz. Bize vermeyene biz vereceğiz. Gelmesin; biz gideceğiz. Bize taş atana biz ekmek atacağız. Hadi göreyim sizi! Bakayım ne atacaksınız? Taş mı atıyorsunuz ekmek mi atıyorsunuz? Hadi göreyim bakayım gelmeyene gidiyor musunuz; gitmiyor musunuz? Yine geleceğim inşallah.
Yine gelecekler bana, bir bir günahlarınızı sayacaklar bana. Sayıyorlar falan bunu yaptı, filan bunu yaptı, o böyle yaptı bu böyle yaptı…
Diyorlar bunlar senin dervişlerin. Yahu diyorum yapmayanlar da benim dervişlerim. Hepsi benim dervişim. E hadi günahkârlar da benim olsun. Hadi sevabkârlar senin olsun. Bir Mehmed Dumlu var idi Halvetî Şabanî. Dergide çıkmıştı görmüşsünüzdür. Ona demişler: “Yahu senin hanım dervişlerin kimisi başları açık!” “E ne yapayım?” demiş. “Başı kapalıları hep siz aldınız; açıklar da bana kaldı.” Demiş. Ne yapayım şimdi? Güzelleri hep siz aldınız günahkarlar da bana kaldı.
Evet, konuşuyoruz, dertleşiyoruz. Varsa yanlışlarımız düzeleceğiz. Benim dahi varsa düzelteceğiz. Düzeltin! Mü’minler birbirinin kardeşidir. “Te’murune bilmaruf ve yenhevne anil münker”. Maruf olanı, örfi olanı -Örf, irfân irfâniyet hep oradan gelir- güzeli, iyiyi tavsiye ederler. Kötülükten de sakındırırlar. Yanlıştan da çekindirirler. Yapma kardeşim, etme kardeşim! Bu yol yol değildir! Bu yol bizi tefrikaya götürür! Bu bizi ayrımcılığa götürür. Bu bizi kavgaya götürür. Kan çıkar haa, kan çıkar! Yaa biz buraya kan dökmeye gelmemişiz. Biz buraya sevgi için geliyoruz. Aşkımızdan, muhabbetimizden geliyoruz. Alış verişe geliyoruz. Bende satılık mal var; isteyene satarım. Ha varsa sende, sat kardeşim. Ben alırım yaa; alırım yaa. Satsın bana Dalistan ben vallahi alırım niye almayacağım? Bilmediğim şey, aaa alırım. Bilmediğime düşmanlık etmem. O eskidendi “Elmerü adüvvün limen cehile.” Kişi bilmediğinin düşmanı olur. Ben biliyorum artık bu ilim, bu ilm-i tevhid benim malım. Nerede varsa alırım. Sat kardeşim yaa; hemen alırım . Hasetliğim fesatlığım yoktur. Neyim var dökerim ortaya alan alsın.
Biz öyle gördük.
Efendim ruhu şad olsun bol kepçe restorandı. Dökerdi böyle alan alsın. “Ben gidiyorum.” diyordu. “Benim pek vaktim kalmadı çocuklar. Alın alabildiğiniz kadar. Sonra bulamazsınız.” diyordu. Bulamazsınız. Alın alabildiğiniz kadar. Ve derdi ki: “Gidin nerede bir Hak dostu duyduysanız. Gidin; ziyaret edin. Size farzdır.” derdi. Ve beni de götürün derdi. Biz ara sıra onsuz giderdik. Onsuz gitmezdik de. O daim bizim gönlümüzde idi de ama bazen böyle zâhir olarak onsuz giderdik. Döndüğümüzde ya da bir başka gün derdi ki “Ahh sizi! Siz yine benden habersiz gittiniz. Beni almadan kaçtınız gittiniz.” derdi. Gidin derdi.
Başka efendiler var; “Sakın gitmeyin! Buradan başka bir yere gitmeyin!” derler. Bende öyle değil derdi. Gidin derdi. Gidin, görün. Eğer buradan daha güzel bir yer bulursanız lütfen rica ederim size bana da haber verin. Beraber gidelim derdi. Buradan daha güzel yer bulduysanız bana da haber verin beraber gidelim. Ve duyduğu bir yer de, Mehmed Dumlu’ya gittik biz, bir otobüs. Öylesine rahatsızdı ki eğer ben onun yerinde olsam ben vallahi gitmezdim yani. Otobüsün en arkasına yatak yaptık. O hasta haliyle yata yata gitti yani. Öyle gitti öyle de geldi.
Ben de hep diyorum gidin. Biz böyle gördük gidin alın. Sizin efendi beğenmeme gibi bir lüksünüz yok.
Mürşid beğenmeme gibi bir lüksünüz yok. E canım kâmildi değildi. Yok canım girme şimdi sen oralara. Sen daha oraya gelmedin.
Sen gelirsin o mevkiye; dersin ki: “Ya bu adam yıllarca irşad hizmetinde bulundu. Ama meğer o kadar da kâmil değilmiş.” diyebilirsin.
Ama yine de deme sen. Ramiz Efendi’ye gidin , Cafer Efendi’ye gidin. Dalistan Efendi’ye gidin. Ellerini öpün. Hayır dualarını alın. Hatırlarını sorun. İşlerini görün. Hatta ihtiyaç sahibiyse bir şeyler de varsa imkanınız verin. Heybenizi doldurmaya bakın. Kazanmaya bak. İş para olunca ne yapıyorsun? Gidiyorsun. Nereye? Yunana. Nereye? Almanya’ya. Hiç uzak yakın demiyorsun. Ee bu iş de öyle. Git; alacağını al kardeşim. Almaya bak. “Sakın haa gitmeyin!” yok bizde. Gidin; kendinizi yetiştirmeye, geliştirmeye bakın. Ve birbirinizi çok sevin.
Birbirinizi arayın sorun. Birbirinizle alakadar olun. Yardımlaşın. Aman bana ne deme. Sırtını dönme. Ne diyelim? Diyecek bir şey yok.
“La fâile illallah” bir şey bırakmıyor.
Hadi bakalım yapın bir ilahi de. Bakıyorum böyle mayıştınız gittiniz, dağıldınız gittiniz.
Hadi biraz canlanın, kanlanın bakalım…

