Mânâ Denizi
Abdülkâdir Geylânî
Mektubat-ı Geylani
S.23-27

Kaynak Kitap: Mektubat-ı Geylani
Yazar: Abdülkâdir Geylânî
Siteye Eklenme Tarihi: 22.04.2026

Bu mânâ denizi çok engindir… Orada azîmet sefineleri (gemileri) yüzer… İçinde ise Hak yolcuları… Onlar için ne dalganın önemi vardır ne de çeşitli deniz tehlikelerinin… Sakın o yolcuları taşıyan sefineleri küçük sanmayasın…

İşte onun tarifi:

“O sefineler, dağlar gibi dalgalar arasından süzülür gider… O, yolcuları çeker götürür.” (Hûd, 42)

ve bu yüce mânâlar taşıyan cümle, aynı zamanda o yolcuların sefine yelidir… Yelkenlerini iter.
Düşün…
Bir daha…
bir daha düşün…

“Onlar Allah’ı; Allah da onları sever…” (Mâide, 54).

Bu âyet-i kerîmenin delâlet ettiği derin mânâyı düşün… O mânâ engin bir denizdir… Ve bu denizin adı, aşk denizidir.
Muhabbet, sevgi denizidir.
Muhabbet ehli, bu denizde yelkenlisini açar…
Ötelere doğru yol almaya başlar…
Yelkenli sefinelerinin bir sağa, bir sola yatması, onları korkutmaz…
Dalgalar onları yoldan alamaz… Dağlar gibi dalgalar gelir, onları altına almak ister…
Fakat inayet-i Hak onları korur. Onlar da bunu bilir.

Yine de yalvarmadan edemezler; her biri:

“Yâ Rabbi, beni mübârek bir menzile indir, çünkü menzil sahiplerinin hayırlısı sensin…” (Mü’minûn, 29)

diyerek yalvarmaya başlar… Bu menzil ne olabilir ki?… Lika ve Hazreti Hakk’a yakınlıktan başka… Ne var ki, her yerde olduğu gibi burada da istidatlar konuşur… Yalvarırlar… Yakarırlar… Ama

“O kimseler ki, haklarında tarafımızdan iyilik fermanı çıkmıştır…” (Enbiyâ, 101)

cümlesindeki mânâdan başka elde bir şey yoktur… O yolda kaybolan canları kim arar ki?… Kesilen başları kim sorabilir ki… Yalnız kurtulması mukadder olanlar kurtulur… Çünkü ezelî istidat öyle gelmiştir…

Deniz kabarsın; dalgalar, o aşk yolcularını içine alsın isterse…
Hak ezelde kurtulmasını dilemişse, bir an içinde onları: “Cûdî…” (Hûd, 44) Dağı’na salimen indirir…
Artık onlara Rahmân’ın cezbelerinden bir cezbe gelmiştir… Ellerinden tutmuş: “Doğruluk makamı…” (Kamer, 55) tabir edilen yere çekmiştir…

Bu makam, ezelî istidada göre lütuf ve ihsanların yağdığı bir makamdır… Makam bir değil, bir çoktur. Her makamı aşıp öbürüne geçmek için, arada şahsa göre değişen bir veya birkaç durak olur… Aslında tek olarak bilinen ama aşılması oldukça zor bir durak var ki, o hepsinin mutlaka uğrayacağı bir duraktır…

İşte o durak:

“Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” (A’râf, 172)

mealindeki cümlede gizlidir… Bu durağı aşanın artık yolu vuslat âlemine doğru uzar… Buraya kadar gelebilen istidatlı olsa gerek… Bunu o yolcular da anlar; neşe ve şadlık içinde mest olurlar… Hayran olurlar… Sonra onlara ilahî nimet sofraları serilir. O sofralardan bol bol nasip alırlar, çünkü o nimetler:

“O kimselerdir ki, onlar ihsan ettiler… Sonra bunlar için hüsnâ ve ziyadesi vardır.” (Yûnus, 26)

âyet-i kerîmesiyle tarif edilmektedir… Burada, hüsnâyı tümden nimetler, ziyadeyi ise, lika-i ilâhî olarak anlatabiliriz…

Hakk’a vâsıl olmak isteyen herkes bahsi geçen dalgalı ve engin denizleri aşmak zorundadır.
Onları aşıp, Hakk’a varmak için bu yolda insana tek şey lazımdır: Aşk.

Bu olduktan sonra korkma… Her denizi, deryayı aşarsın… Ummanlar önünde bir hendek kadar ufalır… Dağlar ve ovalar sana bir adımlık yol olur… Her yolcuyu bu yolda aşk yürütür. Aşk bu yolda Hak erlerine bir ateş… Bu ateş, onların her dem içini yakar kavurur… Yansın… Yanana su mu esirgenir, hastaya tabip mi gelmez ki?… Hele bir de yanan Hak âşığının kalbi, hasta olan da onun gönlü olursa… İşte böyle olanların içi yandıkça aşk şarabı imdatlarına yetişir…

Aşk şarabından başka onların ateşini ne söndürebilirdi ki zaten…
Onlara aşk şarabı getiren kadehin adı kurbiyettir…
Visal camıdır…
Yakınlık camı ve visal kadehi…

Ne güzel ve ne ulvî şey…

Abdülkâdir Geylânî

Scroll to Top