YAŞADIĞIMIZ ORTAM MELÂMET VE İSLÂM

MELÂMET kelimesi, Arapça LEVM kökünden türetilmiş, KINAMA ve KINANMA anlamlarını içeren bir kelimedir. Melâmet anlayışındaki KINAMA, kişinin kendisine, kendi nefsine yönelik özeleştirisi demektir. LEVM yani KINAMA, haset, buğz , kibir, inat, enaniyet, gurur, ihtiras, nefret gibi nefsânî huyların, MUHAMMEDÎ EDEP çerçevesinde düzene sokulması ve kabul edilebilir hâle dönüştürülmesi amacıyla bilinçli olarak yapılan bir MÜCÂDELE, MUHÂKEME, MUHÂSEBE ve MÜCÂHEDE’dir. Bu kınama, kişinin kendisine SELÂM vermesini, kendisini selâmete eriştirmesini, kendisi ile barışık ve tanışık olmasını sağlar. Kişinin nefis terbiyesinden geçerek nefsânî huylarından arınmasını, adalet, sevgi, muhabbet, sabır, tevâzu ve yardımseverlik gibi RABBÂNÎ hasletlerle bezenmesini sağlar. KINAMA, kişiyi, nefsine nisbet ettiği fiillerinden, sıfatlarından ve varlığından arındırıp, RABBİNE MÜLÂKİ olmaya yönlendirir. Nihai hedef, Allah(C.C.)’ın TEVHÎD EDİLMESİDİR. Bu bir farkındalık halidir. Bu farkındalığın zevk halini alması ile:
“Allahümme ente’sselâm ve minke’sselâm.”
“Allah’ım, SELÂM SENSİN ve SELÂM SENDENDİR.”
Hadis-i Şerif’inin sırrı yaşantıya akseder. Ancak bu sır kendiliğinden elde edilemez. BİR BİLEN’in veya BİR’İ BİLENİN rehberliğinde ve BİR’İ BİLEN’in verdiği derslerle öğrenilir ve algılanır.
Bazılarınca iddia edildiği gibi KINAMA, kişinin yalnız kendini beğenip, başkalarını hor ve hakir görmesi, iyiyi, doğruyu ve güzeli sadece kendi malı zannedip, başkalarına kötüyü, eğriyi ve çirkini yakıştırması demek değildir.
KINAMA kişinin, sahip olduğu kötü, eğri, çirkin hal ve hareketleri nedeniyle kendini eleştirmesi ve:
“Hâsibû kable en tühâsebû“
“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekiniz.”
Hadis-i Şerif’inin direktifine uyarak, kendini hesaba çekmesidir. Bu MUHASEBE kişiyi, varlık ve şirk algısından kurtarıp, TEVHÎD ALGISINA yönlendirecektir. Tevhid algısı ise, kişinin, iyi, doğru ve güzel bir hâl ile hallenmesini sağlayacaktır.
MELÂMET anlayışındaki KINANMA ise başkalarının eleştirilerine açık olmak demektir. İster âlim olsun, ister câhil, hiç kimse, hele hele Melâmet eğitimi görmüş biri aslâ ve kat’â, her işin en iyisini, en güzelini, en doğrusunu ben yaparım, ben bilirim dememeli, hatasız kul olmaz prensibinden ayrılmamalıdır. EN DEĞERLİ KINANMA, BİR’İ BİLENLERİN yaptığı ELEŞTİRİLERDİR. Bu nedenle, BİR’İ BİLDİĞİNİ FARZETTİĞİMİZ ve MELÂMET EĞİTİMİ İLE GÖREVLENDİRİLMİŞ OLAN REHBERLERİN, birbirlerinin eleştirilerini can kulağı ile dinleyip, gereğini yapmaları, MELÂMETİN, MELÂNETE dönüşmemesi için HAYÂTÎ ÖNEME HÂİZDİR. Çünkü YAPICI KINANMA, HİKMET’e vesiledir.
HİKMET yani, en iyi, en güzel veya en doğru olan nereden tecelli ederse kabullenilmeli ve alınmalıdır.
“El hikmetü dâlletül mü’mini fe haysü vecedehâ fe hüve ehakku bihâ.”
“Hikmet, Mü’minin yitik malıdır, nerede bulursa alması, ona Hak’tır.”
Hadis-i Şerif’ine riâyet edilmelidir. Çünkü HİKMET, iyi insanların veya iyi olduğunu iddia eden insanların malıdır. Bu anlamda KINANMA, MÜŞÂVERE demektir. Bir iş yapılırken ehlinin fikirlerini almak ve ehline danışmak, kendi fikirlerinden dolayı kınanmayı göze almak demektir.
Yine bazılarınca anlaşıldığı gibi KINANMA, kişinin kötü halleri ve kötü hareketleriyle toplumun lânetini üzerine çekmesi demek değildir. KINANMA, insan olmanın gerektirdiği iyi hasletlerden uzaklaşıp kötü hasletlerle (yalan, fitne, fesat, dedikodu, içki, kumar, pejmürde kıyafet, giyinişe dikkat etmemek, temizliğe önem vermemek, iğrenilecek tavırlar sergilemek… vb.) temayüz etmek anlamında değildir.
Anlaşılacağı üzere KINAMA ve KINANMA, kişinin kendini eğitmesine yöneliktir. Kişinin, terbiye eğitiminden geçerek, toplum tarafından kabul edilebilir bir kişilik seviyesini kazanabilmesine yöneliktir. Amaç, toplum tarafından reddedilmek, kötülenmek, hor görülmek, dışlanmak olamaz. Böyle bir anlayış, MELÂMET algısının yanlış yorumlanmasıdır.
MELÂMET anlayışında, kesinlikle, çirkin davranışlarla, halkın nefretini kazanmak ve halktan uzaklaşmak yoktur. Aksine, halkın sevgisini kazanmak ve halk ile barışık olmak esastır. Bu anlamı ile MELÂMET, neyin, nerede, ne zaman, ne ile ve nasıl yapılacağını, yani, ÂRİFÂNE hareket etmeyi öğrenmek demektir.
Bu nedenle Melamet anlayışının zirve şahsiyetlerinden olan EFENDİ BABAMIZ AHMED KUMANLIOĞLU HAZRETLERİ, şöyle haykırıyor:
“Halka başka elbise giydirip düşme ye’se.”
MELÂMET öğretisinde halk, Hakk’ın aynasıdır. Halk, Hakk’ın yansımasıdır. Halk, Hakk’ın göstergesidir. Halka başka elbise giydirmek yanılgıdır. Hak, ancak halk ile bilinir. Halk edilmiş yani yaratılmış olan her varlık halktır. İnsan da halktır.
Bu nedenle Niyâzî-i Mısrî Hazretleri şöyle haykırıyor:
“Hakk’ı istersen, yürü insana bak
Şems-i zât, yüzünde rahşân eylemiş
Hakk yüzü insan yüzünden görünür
Zât-ı Rahmân, şeklin, insan eylemiş”
MELÂMET, müslüman olmanın bilincini üstlenmektir, müslüman olmanın bilincine ermektir, müslüman olmanın hakikatını idrak etmektir.
Özetle MELÂMET, bilinçli müslümanlıktır.
Böyle olunca da MELÂMİ:
“Öncelikle, İSLÂM DİNİ’nin gereklerini yerine getiren kişidir. Namazını kılan, orucunu tutan, zekâtını veren, hac farizasını yerine getiren kişidir. Ahkâm-ı şer’iyeyi farz bilen ve yerine getiren kişidir. Hazreti Muhammed (S.A.V)’in tebliğ ettiği İslâm dininin emir ve yasaklarına uyan kişidir. Bir adım daha ötesi, yaptığı ibadetlerin hakikatını algılama ve zevk etme gayretinde olan kişidir. Yaptığı ibadetlerin âdet ve adet olmasından kurtulup, hakikatına, sırrına erme gayretinde olan kişidir. İbadetlerini herhangi bir menfaat ve de karşılık beklemeden, İHLÂS ile, HAKK’ın rızâsına ermek için yapma gayretinde olan kişidir. İbadetlerini İHSAN mertebesinde, ALLAH’ı görüyormuş gibi yapma gayretinde olan kişidir. İbadetlerini, kendine bir varlık vermeden, KUL OLMA gayreti içerisinde yapan, Tevhid zevki ile gerçekleştiren kişidir.”
Bütün bunlardan sonra diyebiliriz ki, MELÂMİ; zâhiriyle, bâtınıyla, hâl ve hareketleri ile, davranışları ile, kılık kıyafeti ile, ibadeti ve îtikâdı ile, MÜSLÜMAN olduğunu yansıtan kişidir.
MELÂMET hırkasını omuzunda taşıdığını iddia eden ve kendisini Melami olarak tanıtan bazı kişilerden, biz şekil ve kalıp müslümanı değiliz, biz yatıp kalkma müslümanı değiliz, biz açlık ve perhiz müslümanı değiliz, biz seyahat müslümanı veya turistik müslüman değiliz, biz gafil Müslümanlardan değiliz, tarzında sözler sarfedildiğini duyuyoruz. Bu anlayış, MELÂMET’in yanlış yorumlanmasıdır.
MELÂMİ’ler:
İlâhî emre uyarak namazlarını kılarlar, imkânları ve şartları nisbetinde cemaatten ayrılmamaya özen gösterirler. Ramazan ayında her müslümanın yaptığı gibi oruçlarını tutarlar, maddi durumları müsait olduğunda farz olan hac ibadetini de bilinçli ve şuurlu olarak yerine getirirler.
MELÂMİ’ler her şeyden önce sûretâ, âdet üzere, her müslümanın yaptığı şekilde ibadetlerini yerine getiren kişilerdir. Üstünlüğün, ibadetlerin bilinçli ve şuurlu olarak yerine getirilmesinde olduğunu algılamış olan kişilerdir. Üstünlüğün bilmekte değil, bilmekten öte uygulamakta olduğunu farketmiş olan kişilerdir. Üstünlüğün, sözde değil özde, kâl’de değil hâl’de, dilde değil gönülde olduğunun farkına varmış kişilerdir.
ŞEHÂDET getirmeden müslüman olunmadığı gibi, şehâdeti sözden öze, kâl’den hâl’e, dilden gönüle indirmedikçe de Melami OLUNMAZ. Kendinde yani enfüsünde ve kendinin dışındaki her yerde yani âfâkında, Allah(C.C.)’ın varlığına ve birliğine şehâdet etmedikçe MELÂMİ OLUNMAZ. Enfüste ve âfakta, sükûnda ve harekede, hareket eden ve etmeyen bütün varlıklarda, ortaya çıkan fiillerin, görünen sıfatların ve vücûdların tamamının, Allah(C.C.)’ın fiilleri (Ef’âlullah), Allah(C.C.)’ın sıfatları (Sıfâtullah) ve Allah(C.C.)’ın vücudu (Vücûdullah) olduğuna şehâdet etmedikçe MELÂMİ OLUNMAZ. Bu şehâdet, varlıkların fânî, Allah(C.C.)’ın bâkî olduğunun kalb ile ikrârı ve tasdik edilmesidir.
MELÂMET anlayışında, inzivâya çekilmiş bir halde, insanlardan uzak, HALKTAN KOPUK BİR HALVET ve UZLET yaşantısı yoktur. Aksine MELÂMİ’ler, halkın içinde, görünüşte onlardan biri gibidirler. HALK İÇİNDE HAKK İLE İLETİŞİM HALİNDE OLMAYI kendilerine düstur edinmişlerdir. Halk içinde, onlarla uyumlu ve barışık bir şekilde yaşama gayreti ve bilinci içerisindedirler. HALK’a yapılmış olan hizmetin, HAKK’a yapılmış hizmet olduğunun farkındadırlar. Hatta daha geniş anlamda yaratılan bütün varlıklarla uyum ve barış içerisinde yaşamaya ve YARADILAN’ı, YARADAN’dan ötürü hoş görmeye, sevmeye çalışırlar. Giyinişlerinde halktan bir ayrıcalıkları yoktur. Bir cemaati, bir topluluğu, bir tarikati düşündürecek özel bir kıyafetleri yoktur. Giyinişlerinde gösterişe önem vermezler. Ancak, imkanları nisbetinde ve tevâzu sınırları içerisinde en iyi ve en güzel olanı, sâde bir tarzda giyinirler. Giyinişlerinde İslâm Dininin genel ahlâk kurallarına uyarlar. Aşırılıktan, ifrat ve tefritten kaçınırlar.
SEVGİ kavramı MELÂMİ’ler için çok önemli bir kavramdır. Bu âlemin SEVGİ temelinde yaratıldığını bilirler ve düşünürler. Bu bağlamda şu Hadis-i Kudsî’yi sohbetlerinde sık sık dile getirirler:
“Küntü kenzen mahfiyyen fe ahbebtü en u’rafe fe halaktül halka li ya’rifunî.”
“BEN gizli bir hazine idim. Bilinmeyi arzuladım ve BEN’i bilmeleri, tanımaları, BANA ârif olmaları için HALK’ı yarattım.”
MELÂMİ’ler, bu âlemin varlığının devamı için, SEVGİ’nin varlığının şart olduğuna inanırlar. İnsanlar ile iyi geçinmenin, bir diğer söylemle insanlar ile barışık olmanın ve çevreyi korumanın yani çevre ile barışık olmanın ancak sevgi ile başarılabileceğini savunurlar.
“Men arafe nefsehu fekad arafe rabbehu”
“Kim kendini tanır, nefsine ârif olursa, o RABBİNİ tanır, RABBİNE ârif olur.”
Hadis-i Şerif’inde ifade edilen, insanın kendini tanımasının ve kendisine ârif olmasının başlangıcı da kendisine duyduğu SEVGİ’dir. Bunun gibi insanın RABBİNİ TANIMASININ ve RABBİNE ÂRİF olmasının temelinde de kişinin RABBİNE duyduğu SEVGİ yatmaktadır. İnsanın kendisini sevmesi kendi varlığındaki ahengi ve düzeni sağladığı gibi, insanın RABBİNİ sevmesi de âlemin ahengini ve düzenini sağlamaktadır. SEVGİNİN BİTTİĞİ YERDE düzen bozulur. Ahenk kaybolur. Huzursuzluk başlar. Kişi sevmediğinde, her gördüğü, her duyduğu kusur olur, kusurlu olur. Sonuç, insanın içinde ve yaşadığı çevrede ortaya çıkan huzursuzluktur. Huzursuzluğun nedeni, huzurda hâzır olanın fark edilememesidir.
İnsan, yaradanını sevmedikçe, tanımadıkça, yaradanına ârif olmadıkça huzurlu olamaz, huzurda olamaz. Huzurda hâzır olanı fark edemez. Tatmin nedir bilemez. Nefsi mutmain olamaz. Kendinde var olan nimetlerin kadrini kıymetini bilemez. Gören iki gözü olduğunun, işiten iki kulağı olduğunun, tutan iki elinin olduğunun, yürüyen iki ayağının olduğunun, saat gibi durmadan çalışan bir kalbinin olduğunun, düşünme, tefekkür etme ve akletme kabiliyeti ile donatılmış bir beyninin olduğunun, aklı ile mükellefiyet kazandığının farkına varamaz. Yaradanının kendisini, SEVGİSİNİN ve MUHABBETİNİN eseri olarak, en güzel sûrette, en mükemmel kâbiliyette ve en müşerref olarak yarattığının farkındalığına erişemez.
SEVGİSİZ İNSAN İÇİN önemli olan, başkalarındaki maddî zenginliklerin neden kendisinde olmadığıdır. Bu hırs ile nefsi emmâresinin direktiflerine âmâde olan insan, kinlendikçe kinlenir. Kalbi kararır. Gören gözü görmez olur. İşiten kulağı işitmez olur. Netice, hırs, kin, tamahkârlık, bencillik, çekememezlik ve düşmanlıktır. Netice, huzursuzluk, huzursuzluk ve yine huzursuzluktur. Huzursuzluğun nedeni huzurdan ayrılmaktır, huzurda hâzır olanı görememektir, fark edememektir, tanımamaktır.
İşte bu insan, Asr Sûresinin 103/2. Âyetinde ifâde edilen insandır:
“İnne’l insâne le fî husr.”
“Şüphesiz insan hüsrandadır, ziyandadır.”
İşte MELÂMET’in amacı, müslümanı huzursuzluktan kurtarmaktır. Sende fazla, bende noksan düşüncesinden kurtarmaktır. Hırs, kin, tamahkârlık, bencillik sevgisizlik, düşmanlık tohumlarını, SEVGİ ortamında çürütüp, kişiyi, kendisi ile ve toplum ile, enfüsü ve âfâkı ile BARIŞIK hâle getirmektir.
Bu özellikleri ile MELÂMİLER kendilerini, Âl’i İmrân sûresinin 3/110. Âyetinde ifade edilen, insanlar arasından çıkarılmış, hayırlı bir ümmet olarak kabul ederler:
“Küntüm hayra ümmetin uhricet linnâsi te’murûne bil ma’rûfi ve tenhevne anil münkeri.”
“Siz, insanlar içinden çıkarılmış hayırlı bir ümmet oldunuz. İyiliği emrediyorsunuz ve kötülükten sakındırıyorsunuz.”
MELÂMİLER, ma’rûf’u, iyiliği, doğruyu ve güzeli önce kendilerine emrederler. Böylece, yaşadıkları toplumda, ÖRNEK İNSAN ve ÖRNEK MÜSLÜMAN olmaya çalışırlar. Ve yine önce kendilerini münkerden, kötü olandan, yalandan, dedikodudan ve her türlü çirkinliklerden korumaya çalışırlar. Bu özelliklerini muhafaza etmek için ALLAHI unutmamaya, Allah’ın kendilerine ŞAH DAMARLARINDAN DAHA YAKIN olduğunu unutmamaya, cemaatten ayrılmamaya özen gösterirler.
Bunun basit bir nişânesi olarak her nefeste ZİKRULLAH yaparak, Ahzab Sûresinin 33/41. Âyetindeki:
“ Yâ eyyühellezîne âmenûzkürullâhe zikran kesîrâ “
“Ey iman edenler, Allah’ı çok zikredin.”
emrini yerine getirmeye çalışırlar. ZİKRULLAH’ı uygun ortamlarda sesli olarak (cehrî) yaparlarken, kalabalık ortamlarda kimsenin duymayacağı şekilde, sessiz bir şekilde, gizliden gizliye (hafî) yapmaya ve kalblerini uyanık tutmaya gayret ederler.
MELÂMİLER, kendilerini Allah(C.C.)’a ve Rasûlullaha uymaya çağıran ve bu çağrıları için hiçbir karşılık beklemeyen HAK MÜRŞİDLER’i, kendilerine REHBER edinirler. Ancak, MELÂMET anlayışında MÜRŞİDLER, asla kul ile ALLAH arasına girmezler, Kulun ALLAH’a yakınlaşması, kulun ALLAH’ı İKİLİKSİZ BİRLEMESİ, TEVHİD ETMESİ ve GİZLİ ŞİRKTEN KURTULMASI için onlara TELKİN’de bulunurlar.
HAK MÜRŞİDLER, istekli ve gönüllü olan insanları kendilerine değil, ALLAH’a BİAT ettirirler. ALLAH ile bağlantıya geçmeleri için TELKİN’de bulunurlar. RABITA MÜRŞİDE DEĞİL ALLAH’ADIR. Nasıl PEYGAMBERLER insanları ALLAH’a giden DOĞRU YOL’a yani SIRÂT-I MÜSTAKÎM’e davet etmişler ise, PEYGAMBERLİK döneminin sona ermesinden sonra ortaya çıkan ve PEYGAMBER VÂRİSLERİ olan HAK MÜRŞİDLER de insanları, ALLAH’a yönlendirme görevini üstlenmişlerdir.
HAK MÜRŞİDLER, KAF Sûresinin 50/16. âyetinde geçen:
“ve nahnu akrabu ileyhi min hablil verîd “
“Biz, ona şah damarından daha yakınız”
hitâbını, bu hitaptan habersiz olan insanlara duyurmaya çalışırlar.
HAK MÜRŞİDLER, NÛR Sûresinin 24/35. Âyetinde geçen:
“Allâhu nûru’s semâvâti vel arz”
“Allah yeryüzünün ve göklerin nûrudur”
hitâbından gafil olan insanları, yerdeki ve göklerdeki nûru temâşâ etmeye ve Allah’ın nûru ile nurlanmaya çağırırlar.
HAK MÜRŞİDLER, BAKARA Sûresinin 2/138. Âyetinde geçen:
“Sıbgatallâhi, ve men ahsenu minallâhi sıbgah”
“Allah’ın boyasına boyanın. Kimdir, Allah’tan daha güzel boyası olan.”
fermânından habersiz olan insanları, Allah’ın boyası ile boyanmaya teşvik ederler.
HAK MÜRŞİDLER, ÂL-İ İMRÂN Sûresinin 3/103. âyetinde geçen:
“Va’tesimû bihablillahi cemîan ve lâ teferrakû”
“Hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin”
âyet-i celîlesinin hakikatından habersiz olan insanları, bu âyetin esrârı ile bilinçlenmeye çağırırlar.
HAK MÜRŞİDLER, NİSA Sûresinin 4/36. âyetinde geçen:
“Va’budullâhe ve lâ tüşrikû bihî şey’en”
“Allah’a ibâdet ediniz, ancak O’na hiçbir şeyle şirk koşmayınız”
nidâsını, duymayan insanlara duyurmaya ve insanları şirke düşmeden kulluğa davet ederek tefrikadan kurtarmaya çalışırlar.
Daha açık bir ifade ile söylersek HAK MÜRŞİDLER insanları, Hakk’a ârif olmaya, Allah’a bilinçli olarak şehâdet etmeye ve şuurlu bir şekilde:
“Eşhedü en lâilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlühü” “Şehâdet ederim ki, Allah’tan başka ilâh yoktur ve yine şehâdet ederim ki Muhammed, O’nun kulu ve Rasûlüdür.”
demeye çağırırlar.
HİZMET terimi, MELÂMET anlayışının geniş bir boyutunu oluşturmaktadır.
Çünkü:
“Hayru’n nâs men yenfeu’n nâs”
“İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır”
Hadîs- i Şerîf’ini kendilerine düstur edinmişlerdir.
“Seyyidu’l kavmi hâdimihum”
“Bu toplumun efendisi, bu topluma hizmet edendir”
Hadîs-i Şerîf’ini sahiplenmişlerdir. Efendi olmanın olmazsa olmaz şartının topluma hizmetten yani toplumun hademesi olmaktan geçtiğini öğrenmişlerdir.
MELÂMÎLER, İlm’in gerçek sahibinin ALLAH(C.C.) olduğunu ve yaradılanda bulunan güç, kuvvet ve kudretin tamamının ALLAH(C.C.)’a ait olduğunu idrak ve ikrar etmişlerdir. Bu nedenle yaradılana yapılacak olan HİZMETİ KENDİ NEFİSLERİNE MÂL ETMEKTEN UTANIRLAR. Yaradılanda, Yaradanın varlığını müşâhede edip, yaradılanı Yaradandan ötürü severler. Halk’a yapılan hizmeti HAKK’a yapılmış sayarlar. Hizmetin en büyüğü ilim öğrenmeye istekli ve kabiliyetli olanlara yapılan hizmettir. Hizmetin en büyüğü ilim öğrenmek ve öğretmektir. Bu nedenle MELÂMİLER, ister ilm-i hikmet, ilm-i tevhid veya ilm-i ledün olsun, isterse Tıp, Matematik, Mühendislik, Astronomi…v.b. ilimler olsun ilme önem vermekte, ilim sahibi olanlara saygıda kusur etmemeye özen gösterirler.
İlim konusundaki MELÂMET ANLAYIŞI, Millî Şâirimiz Mehmet Âkif Ersoy’un:
“Doğrudan doğruya Kur’ân’dan alıp ilhâmı Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâmı”
ifadesi ile paralellik arzetmektedir.
Çağımızda Genetik Mühendisliğindeki gelişmeler sâyesinde artık, birçok ilaç ve bazı önemli hormonlar, hastalık yapmaktan başka hiçbir işe yaramaz dediğimiz mikropların içine yerleştirilen ve bu hormonların üretim mesajlarını taşıyan gen parçacıkları sayesinde mikroplar tarafından üretilebilmektedir. Yani, hastalık üreten mikroplar, ilmî yoldan, ilaç üreten fabrikalara dönüştürülebilmektedirler. Bunları bile bile, çağımızda ilim taraftarı olmamak bağnazlıktır, çağdışı kalmaktır.
Zümer Sûresinin 39/9. Âyetinde şöyle deniliyor:
“Kul hel yestevillezîne ya’lemûne vellezîne lâ ya’lemûn.”
“(Ey Rasûlüm) de ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”
Bu kesin hükmü bile bile ilme karşı olmak cehaletin tâ kendisidir.
Bu âyetin yanında Peygamber Efendimizin:
“İlim öğrenmek, kadın erkek her müslümana farzdır”, ve “İki günü aynı olan ziyandadır” Hadîs-i Şerifleri de apaçık ortada iken, Müslümanların ilimden uzaklaşması ve ilimsiz kalması, olsa olsa İslâm Dininin yanlış yorumlanmasından kaynaklanmaktadır.
MELÂMİLER:
“Hubbu’l vatan mine’l îman”
“Vatan sevgisi imandandır.”
Hadis-i Şerif’ini gönülden onaylamış insanlardır. Vatan toprağını korumak için, Allah, Allah, Allah nidâları ile canlarını fedâ etmekten çekinmezler. Vatan müdafaasında ŞEHÂDET onlar için HAKKA’L YAKÎN mertebesine erişip FENÂFİLLÂH olmakla eşdeğerdir.
MELÂMİLER, MUHAMMED Sûresinin 47/7. Âyetinde geçen:
“Yâ eyyühellezîne âmenû in tensurullâhe yensurküm ve yüsebbit ekdâmeküm”
“Ey İman Edenler, eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sâbit kılar”
fermânını işitip, ALLAH’I ZÂHİRDE MÜŞÂHEDE ETME gayretinde olan kişilerdir. Ayaklarının ancak bu müşâhede ile sâbitleneceğini ve iki ayak ile gerçekleşen yürüme fiilinin, ikilikten kurtulup tevhid edileceğini idrak etmiş kişilerdir.
MELÂMİLER, ÂL-İ İMRÂN Sûresinin 3/134. Âyetinde geçen:
“ Ellezîne yünfikûne fisserrâi veddarrâi vel kâzımînel gayza vel âfîne aninnâs, vallâhu yuhibbul muhsinîn.”
“Onlar, bollukta da darlıkta da infak ederler, öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını affederler. Allah ihsan sahiplerini sever.”
tâlimatlarını işitmiş kişilerdir. Bu tâlimatlar, MELÂMİLER için birer İHSÂN-I ŞÂHÂNE’dir. Birer ÎLÂHÎ İKRAM’dır.
Melâmet anlayışında ömür boyu toplumdan uzak bir şekilde, çilehânelerde, dağlarda veya mağaralarda yaşamak yoktur. Ancak, MELÂMİLER, şer’den ve şerli’den uzak durmak, dedikodudan, fitne ve fesattan uzak durmak, malâyaniden uzak durmak, boş ve fuzûli olan şeylerden uzak durmak şeklinde bir anlayışa sahiptirler. Bu anlayış, kişiyi, ilme ve ilim cemiyetlerine yakınlaşmaya, faydalı sohbetlerin yapıldığı topluluklarla kaynaşmaya yönlendirir. Bu anlayış, kişinin kendini bilgilendirmesine, kendini eğitmesine ve olgunlaştırmasına yönlendirir. Bu anlayışa sahip olan sâlik, toplumdan kopmadan, toplumun içinde, zâhiren halk ile ve bâtınen Hak ile olduğunu zevkederek, kalıp olarak, beden olarak halk ile, kalben ise Hak ile olduğunu tefekkür ederek yaşama mertebesine erişebilir. KEMÂLÂT, halk içinde kemâl’li bir şekilde, Hakk’ı yansıtarak yaşamaktadır.
İnsanlar, Allah’ı bilmeleri, Allah’ı tanımaları ve O’na kulluk etmeleri için Allah tarafından halk edilmiştir.
Zâriyât sûresinin 51/56. Âyetinde şöyle deniliyor:
“Ve mâ halaktu’l cinne vel inse illâ liya’budûn.”
“Ben, cinleri ve insanları ancak beni tanıyıp bana kulluk etsinler diye yarattım.”
Bu halk edilişle, yaratılışla birlikte İNSAN, Allah(C.C.)’ın kendine has sıfatları ile mücehhez olmuş ve bu sıfatların emanetçisi olmuştur. Hayat, ilim, sem’i, basar, irâde, kudret ve kelâm sıfatlarının emanet olarak verildiği insan, kendinden tecelli eden bu sıfatların gerçek sahibinin Allah(C.C.) olduğunu bilmek ve algılamakla mükelleftir. İdrak etmekle mükelleftir. Emâneti sahiplenmemelidir. Emânete ihanet etmemelidir Emâneti sahibine teslim etmekle yükümlü olduğunu anlamalıdır.
İşte MELÂMET, insana, emânetçi olduğunu, emâneti taşımanın, insan olmanın gereği olduğunu öğreten bir eğitim ve öğretim kurumudur. Bununla birlikte, emâneti sahiplenmenin, emânete ihanet etmek anlamına geldiğini öğreten bir ta’lîm ve terbiye yoludur. Emâneti sahiplenmenin, Allah(C.C.)’a ortak koşmak, bir diğer söylemle şirk-i hafi yani gizli şirk olduğunu öğreten ve belleten bir eğitim ve öğretim okuludur. İnsanoğlu, bu eğitim ve öğretime istidatlı olarak yaratılmıştır.
İnsan, yeryüzünde Allah (C.C.)’ın halifesidir. Çünkü, yukarıda da izah edildiği üzere Allah (C.C.)’ın sıfatları ile sıfatlanmıştır. Bu nedenle mazhar-ı tam’dır, Hakk’ın âyinesidir, aynasıdır. Aynadaki görüntünün, aynanın kendisine ait olmaması gibi, insandaki görüntü ve tecellîler de kendisine ait değildir. İnsan sadece bu görüntü ve tecellîlerin açığa çıktığı zuhûr yeridir, mazhârıdır. Görüntü ve tecellileri sahiplenmek, emânete ihanet etmektir.
Özetlemek gerekirse MELÂMET EĞİTİMİ, insana, kendini okumasını, kendi hakikatini anlamasını ve bu yolla Rabbine ârif olmasını sağlayan bir idrak ve algı yolculuğudur. İnsanın, içinde sakladığı, varlığında sakladığı gizli hazineye ulaşmasını ve fenâ’dan bekâ’ya, yokluktan varlığa bir sefer eylemesini temin eden bir fikir jimnastiğidir. Bu yolculuk, tâlipli olanlara, istekli olanlara bir rehber öğreticinin ta’lîm ve telkinleri ile özel dersler halinde yaptırılmaktadır. Rehber öğreticiye MÜRŞÎD, öğrenciye de mürîd denilmektedir. Diz dize ve el el üstünde yapılan özel derslerde Mürşîd, mürîd’e Tevhid veya Ledün ilminin bilgilerini öğretip aşılama yapar. Aşı tutarsa, mürîd, Tevhid zevkine girer ve Allah(C.C.) ile iletişime geçer. Allah(C.C.)’sız yaşamaktan kurtulur. Allah(C.C.)’ı, gayb algısından kurtarıp, şehâdet algısına getirir. Bakış açısını değiştirir. Enfüste ve âfakta, Hakk’ın varlığına şehâdet ederek zevk sahibi olur.
Artık dünya hayatı, En’âm Sûresinin 6/32. Âyetinde ifade edildiği gibi bir oyun ve eğlenceye dönüşmüştür:
“Ve mel hayâtüd dünyâ illâ laibun ve lehvun, veleddârul âhiratu hayrun lillezîne yettekûn, e fe lâ ta’kılûn.”
“Dünya hayatı, bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Âhiret yurdu ise, takvâ ehli olanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”
İşte MÜRŞÎD’ler, gönüllü olanlara, istekli olanlara, tâlipli olanlara, verdikleri özel derslerle, dünya hayatının nasıl zevkli ve eğlenceli bir oyuna dönüştürüleceğini öğreten REHBERLER, ÖĞRETMENLER ve EĞİTMENLERDİR. Ve de bu hizmeti hiçbir karşılık beklemeden, hiçbir menfaat beklentisine girmeden, yalnız ve yalnız ALLAH(C.C.) İÇİN yaparlar.
Bütün müslümanlar gibi, MELÂMET eğitimine girenler için de Kur’ân-ı Kerîm, Allah(C.C.)’ın, âhir zaman Peygamberi Hazreti Muhammed (S.A.V.) aracılığı ile insanlık âlemine gönderdiği kutsal kitaptır. Peygamberimizin mensup olduğu Arap kavminin dili ile inzâl edilmiştir. Ancak algılanıp akledilmesi, ALLAH’ÇA’dır.
Kur’ân-ı Kerîm, muhatabı, yaşayan ve Allah(C.C.)’a inanan insanlardır.
Kur’ân-ı Kerîm, Millî şâirimiz Mehmet Âkif Ersoy’un dediği gibi:
“İnmemiştir hele Kur’ân bunu hakkıyla bilin
Ne mezarlıklarda okunmak ne de fal bakmak için!”
Kur’ân’da, ibretli kıssalar olduğu için, O’nu, bir masal kitabı gibi kabullenmek ve okumak yanlıştır. Kur’ân, Arap harfleri ile yazılıp okunduğu için, O’nu, Arap Dili ve Edebiyâtının bir şaheseri olarak görmek de yanlıştır. Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanlığa Yaradanın mesajlarını ileten İlâhî Kitaptır ve Allah (C.C.) kelâmıdır. İnsanın, âlemin ve bütün yaratılmışların hakîkatının anlatıldığı geçmişten geleceğe uzanan Yüce Kitap’tır. Kur’ân-ı Kerîm, yaradılış hikmetlerinin anlatıldığı Kelâmullah’tır.
Bu anlamda, İsrâ Sûresinin 17/82. Âyetinde belirtildiği gibi, Mü’min’lere şifa ve rahmet kaynağı olarak indirilmiş bir kitaptır:
“Ve nünezzilü minel Kur’âni mâ hüve şifâun ve rahmetun lil mü’minîn.”
“Kur’ân’da indirdiğimiz şeyler, Mü’min’ler için şifâdır ve rahmettir.”
İşte MELÂMET, bu şifâ ve rahmetin kapılarını açan bir anahtarlar manzumesidir. Düşünenler için, tefekkür edenler için, fehmedenler için, akledenler için, ibret nazarı ile bakanlar için, hikmet gözü ile bakıp hikmet arayanlar için, bu anahtarlar, insana hem kendi hakîkatının hem de bu âlemin hakîkatının sırlarını açacaktır. Ben kimim? Nereden geldim? Niçin geldim veya niçin getirildim? Nereye götürüleceğim? Sorularının cevaplarını algılamasına yardımcı olacaktır. Bu anahtarlar, insana, hem kendi hakîkatını hem de kâinâtın hakîkatını açıp gösterecektir, seyrettirecektir ve zevkettirecektir.
İbâdet ve kulluğun esası, Allah(C.C.)’ı tanımak ve O’na ârif olmaktır, Allah(C.C.)’a teslim olmaktır, Allah(C.C.)’tan başka ilâh olmadığını idrâk etmektir. Yalnız Allah(C.C.)’ı sevmektir. Diğer mevcûdâtı ise Yaradandan ötürü sevmektir.
MELÂMET eğitim ve öğretiminin amacı, insanların içine Allah(C.C.) sevgisini yerleştirmektir. İnsanları, hem Allah(C.C.) katında hem de insanlar arasında câzip yani çekici hâle getirmektir. MELÂMET düşüncesinde meczupluk arzu edilen bir hâl değildir. Meczupluk, kişiyi toplumdan dışlayan, toplumdan uzaklaştıran bir hâldir. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) meczup değil câzip bir insandır. İnsanlar için câziptir, çünkü her işinde doğru olanı, Hakk’ı ve adaleti uygulamıştır. Bu nedenle, insanlar arasında, henüz İslâm dinini tebliğ etmeden önce, güven kazanarak “Muhammedü’l Emîn” ünvânını kazanmıştır. Müşrikler tarafından sevilen ve sayılan bir kişi olmuştur. Peygamber Efendimiz (S.A.V.), Allah(C.C.) katında da câziptir. Bu nedenle, Allah(C.C.)’ın emir ve yasaklarını tebliğ etmek üzere, Allah(C.C.) tarafından insanlar arasından seçilerek kendisine Rasûl’lük, Elçi’lik görevi verilmiştir. Yine Allah(C.C.) katında câzip olduğu için Allah (C.C.)’ın sevgilisi yani “Habîbullah” olmuştur.
Bu yönü ile Âl-i İmrân Sûresinin 3/31. Âyetinde ifâde edilen:
“Kul in küntüm tühibbûnallâhe fettebiûnî,yuhbibkümullâh.”
“(Ey Rasûlüm) de ki, eğer Allah(C.C.)’ı seviyorsanız bana tâbî olun ki Allah(C.C.) da sizi sevsin.”
emr-i fermânına muhatap olmuştur.
İşte MELÂMET, insanlara, hem halkın arasında hem de Hak katında câzip olma yollarını öğreten bir eğitim ve öğretim kurumudur.
Başarılı olmanın yolunu, Hûd sûresinin 11/112. Âyeti , açık bir şekilde göstermektedir:
“Festakim kemâ ümirte.”
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.”
Aynı sûrenin 113. Âyeti ise, uyarıları ile bu yolu pekiştirmektedir:
“Ve lâ terkenû ilellezîne zalemû fetemessekümunnâr.”
“Zâlimlere meyletmeyin, sonra size de ateş temas eder.”
Âyet uyarmaya devam ediyor:
“ Ve mâ leküm min dûnillâhi min evliyâe sümme lâ tünsarûn.”
“Sizin Allah(C.C.)’tan başka dostunuz yoktur, (eğer olursa, unutmayın ki) yardım da göremezsiniz.”
Yüce Allah(C.C.)’ın, insanların sûretlerine ve kalıplarına bakmadığını, Peygamberimizin şu sözünden anlıyoruz:
“İnnemel a’mâlu binniyât.”
“Ameller niyetlere göredir.”
Bu nedenle îmân, sadece dil ile ikrâr edilince noksandır.
Kalb ile tasdîk edilince tamam olur.
MELÂMET, îmânın kalb ile nasıl tasdik edileceğini öğreten ve bu öğretinin insan yaşamında nasıl uygulanması gerektiğini belleten bir formüller manzumesidir. Bu formülleri yaşantısına doğru olarak uygulayanlar, yaşadıkları her olaydan veya bir diğer söylemle her zuhûrdan zevk almanın, geçmişe ve geleceğe takılmadan, AN’da yaşamanın mutluluğuna erişmektedirler. Bu zevke sahip olanlar Hakk’ı a’yân beyan müşâhede edebilme yeteneğine ve kemâlâtına erişmişlerdir. Onlar Allah(C.C.)’ın dostları, olup, onlar için ne bir korku vardır ne de bir hüzün.
Bu durum, Yunus sûresinin 10/62. Âyetinde açık olarak ifade edilmiştir:
“Elâ inne evliyâ Allâhi lâ havfun aleyhim ve lâ hüm yahzenûn.”
“İyi bilin ki, Allah(C.C.)’ın dostları, evliyâsı için ne bir korku vardır ne de bir hüzün.”
Gerçek MELÂMET sahipleri, bu mutsuz dünyanın mutluları ve bu umutsuz dünyanın umutlularıdırlar. Çünkü onlar REHBERLERİNDEN ALDIKLARI FENÂFİLLÂH telkininin zevki ile, ile ölmeden evvel ölerek, bu âlemde yaşarken nefisleri rahmet-i Rahmân’a kavuşmuş olan bahtiyar kullardır. Bu kullar, İHTİYÂRÎ MEVT ederek ebedî dirilik zevkini tatmışlardır. Nefsânî diriliğin, “Kün” emri ile yaratılırken, varlığımıza tahsis edilen İLÂHÎ emânetten kaynaklandığını idrak etmişlerdir. İlâhî emanete ihanet ederek, nefsimize nisbet ettiğimiz Hay sıfatını, aslî sahibine teslim etme ikrârı sonucunda, Allah(C.C.) ile yaşama keyfiyetine erişmişlerdir.
Bu keyfiyete erişmek, Bakara sûresinin 2/138. Âyetinde, Rabbimiz tarafından verilen tâlimâta uymakla mümkündür:
“Sıbgatallâhi, Ve men ahsenu minallâhi sıbgaten.”
“Allah(C.C.)’ın boyası ile boyanın. Boyası, AllahC.C.)’ın boyasından daha güzel olan kimdir ki!”
İşte MELÂMET eğitiminin amacı insanlara Allah (C.C.)’ın boyası ile boyanma zevkini yaşatmaktır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’in:
“Tehallekû bi ahlâkillâh”
“Allah(C.C.)’ın ahlâkı ile ahlâklanın”
Hadîs-i Şerîf’inin bizi götüreceği adres de, yine Allah(C.C.)’ın boyasının vurulacağı adrestir.
MELÂMET, kişinin, hem Allah(C.C.)’ın ahlâkı ile ahlâklanmasını, hem Allah(C.C.)’ın boyası ile boyanmasını, İSLÂMÎ kurallar çerçevesinde sağlayan bir nasihatler zinciridir. Çünkü İSLÂM, hem güzel ahlâk hem de nasihattır. En güzel ahlâk, İlâhî ahlâktır. İlâhi ahlâk ise, ancak sohbetlerle, nasihatlarla ve telkinlerle kazanılabilir. Nasihatları can kulağı ile dinleyenler ve Mürşîd-i Kâmil’lerden aldıkları telkinlere riâyet edebilenler İlâhî ahlâk ile ahlâklanırlar. O zaman, Allah(C.C.)’ın, nasıl her yerde hâzır ve nâzır olduğunu, Allah(C.C.)’sız hiçbir yer ve bir zerre olmadığını idrâk edip zevklenirler. Bu zevke sahip olan kişi, her yerde, her anda Allah(C.C.)’ın denetiminde ve gözetiminde olduğunu bilir. Bu algıda ve anlayışta olan biri, nasıl kötülük yapabilir, nasıl birini aldatabilir, nasıl yalan söyleyebilir, nasıl hîle yapabilir? Bu kişi, Hûd Sûresinin 11/112. Âyetinde ifade edilen:
“Festakim kemâ ümirte.”
“Emrolunduğu gibi dosdoğru ol.”
İlâhî talimâtı yerine getirmiştir.
Îmân edenler, emrolundukları gibi dosdoğru olmayı terk ederek, dinlerinden, îmanlarından, bir diğer söylemle Allah(C.C.)’a verdikleri sözden döndükleri zaman, Allah(C.C.), lütfu ile, öyle bir topluluk ortaya çıkarır ki, Mâide Sûresinin 5/54. Âyetinde ifade edildiği gibi:
“Yâ eyyühellezîne âmenû, men yertedde minküm an dînihî, fe sevfe ye’tillâhu bi kavmin, Yuhibbuhum ve yuhibbûnehu.”
“Ey îmân edenler, sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah(C.C.), kendisinin onları sevdiği, onların da Allah(C.C.)’ı sevdiği bir topluluk getirecektir.”
Bu topluluk, kalblerine Allah(C.C.)’ı yerleştirerek, varlık nisbetinden kurtulmuş olan ehl-i tevhid mü’minlere karşı, alçak gönüllü ve şefkatlidir, varlığı kendine nisbet eden şirk-i hafî sahibi kâfirlere karşı ise, onurludur, güçlüdür ve zorludurlar. Âyetin devamından bu algıya erişiyoruz:
“E zilletin alel mü’minîne, e izzetin alel kâfirîne.”
“Mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise, güçlüdürler.”
Yine âyetin devamından anlıyoruz ki, bu topluluk, Allah(C.C.) yolunda, fî sebîlillâh cihâd ederler ve de kınayanın kınamasından korkmazlar:
“Yücâhidûne fî sebilillâhi ve lâ yehâfûne levmete lâim.”
“Onlar, Allah(C.C.) yolunda cihâd ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar.”
Mâide sûresinin 5/54. Âyetini bir de bu anlamda yorumlamak, uygun olur kanaatindeyim:
“Ey îmân edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki Allah(C.C.), kendisinin onları sevdiği ve onların da O’nu sevdiği, mü’minlere karşı zillette (yani,varlığını, Allah(C.C.)’ın varlığında ifnâ etmiş), kâfirlere karşı izzette (varlığında Hakk’ı zuhûra getirmiş), Allah(C.C.) yolunda cihad eden (Fenâfillâh derslerini zevketmiş), kınayanın kınamasından korkmayan (Fenâfillâh ile gizli şirkinden kurtulup, Bekâbillâh ile Hakk’ın varlığını giyinmiş, Hakk’ı kendisine diyet edinmiş, kesrette vahdeti gören) bir topluluk meydana getirir. İşte bu, Allah (C.C.)’ın, dilediğine verdiği fazlıdır, fazlalığıdır, fazîletidir.”
MELÂMET ERBÂBI, Allah(C.C.)’ın lütuf ve inâyeti ile, böyle bir topluluk olma iddiasındadır. Dînî vecibe ve sorumlulukların terk edildiği bir ortamda, dîni ihyâ etme ve örnek olma iddiasında olan bir topluluktur. İnsanları, sözleri ve yaşantıları ile Allah(C.C.)’ı tanımaya, Allah(C.C.)’a îmân edip, ârifler arasına girmeye dâvet ederler. İnsanları, affı çok, merhameti çok, yaptıklarından pişman olup tevbe edenleri bağışlayan ve bu vaadinde sâdık olan Allah(C.C.)’a yönelmeye çağırırlar. İnsanları, hayâlî vaadlerle kandıran, şüphe evham ve acaba bataklıklarına sürükleyen, Allah(C.C.)’ı inkâra çağıran, vesvese verici şeytandan ve şeytanlaşmış insanlardan yüz çevirmeye çalışırlar. İnsanları, görmedikleri şeytanı değil, kendilerini, nefislerini kınamaya, eleştirmeye ve yermeye çalışırlar.
Bu konu ile ilgili olarak İbrahim sûresinin 14/22. Âyetini hatırlamamızda büyük yarar vardır:
“Ve kâleşşeytânu, lemmâ kudiyel emru, innallâhe vaadeküm va’delhakkı ve vaadtüküm fe ahleftüküm. Ve mâ kâne liye aleyküm min sultânin. İllâ en daavtüküm festecebtüm lî. Fe lâ telûmûnî velûmû enfüseküm.”
“Ne zaman ki hüküm gerçekleşti, şeytan onlara dedi ki; Kuşkusuz Allah(C.C.)’ın size yaptığı vaadler gerçekti. Ben de size vaadettim. Ama ben sözümden caydım. Benim size karşı sultam, zorlayıcı bir gücüm yoktu. Ben size sadece çağrıda bulundum, siz de hemen bana uydunuz. O halde beni kınamayın, kendinizi, nefislerinizi kınayın.”
GERÇEK MELÂMET SAHİPLERİ, yukarda sözünü ettiğimiz özellikleri taşıyan, Mürşid-i Kâmillerinden aldıkları telkîn üzere nefislerini kınayan ve insanları Allah(C.C.)’tan başka ilâh edinmemeye çağıran Allah (C.C.) velîleridir.
Onlar, aldıkları telkinle, nefislerini terbiye etmiş, nefislerini ilâh edinmekten vazgeçmiş ve nefislerine:
“Lâ fâile illâllah, Lâ mevsûfe illâllah ve Lâ mevcûde illâllah.”
“Allah (C.C.)’tan başka fâil, mevsûf ve mevcûd yoktur.”
gerçeğini İKRÂR ETTİRMİŞLERDİR. Daha da özetleyerek söylersek, GERÇEK MELÂMET SAHİPLERİ, nefislerine:
“Lâ ilâhe illâllah.”
“Allahtan başka ilâh yoktur.”
TEVHÎDİNİ KABUL ETTİRMİŞLERDİR.
GERÇEK MELÂMET SAHİPLERİ, Allah (C.C.)’ın kendilerine HİKMET verdiği bahtiyar kullardır. Bu kulların kalbleri Allah (C.C. zikrine âşinâdır. Allah (C.C.)’ın zikrinden gafil değildir. Allah (C.C.)’ın zikri ile mutmaîndir. Bu kulların kalb gözleri açılmıştır. Kafa gözleri ile halkı, kalb gözleri ile Hakk’ı görmektedirler. Bu kulların kalb kulakları açılmıştur. Kafa kulakları ile halkı, kalb kulakları ile Hakk’ı işitmektedirler. Kalb dilleri aktifleşmiştir. Kafa dilleri ile halkla, kalb dilleri ile de Hakk ile konuşmaktadırlar. Onların görmeleri hikmetle, işitmeleri hikmetle ve konuşmaları hikmetledir. Onlar, dil dudak oynatmadan, sessiz, sözsüz, sizsiz, bizsiz, konuşma ve anlaşma yeteneğini kazanmışlardır.
Çünkü bu kullar, Hadis-i Kudsî’de ifade edildiği gibi:
“Mâ veseanî ardi velâ semâî velâ arşî, velâ kürsiyyî bel vesî‘ani, kalbü abdi’l-mü’mini en-nakiyyî et-takiyyî”
“Ne yerim, ne göğüm, ne arşım ne de kürsüm beni içine sığdıramadı, ancak takva sahibi, temiz ve dosdoğru bir mü’min kulumun kalbi beni içine sığdırdı.”
diyen Allah(C.C.)’ı, kalblerine sığdırmışlardır. Onların kalbleri, nazargâh-ı ilâhîdir. Onların kalb gözünden gören, AllahC.C.)’tır. Kalb kulaklarından duyan, Allah(C.C.)’tır. Kalb dillerinden konuşan, Allah(C.C.)’tır. Bu görmede, bu duymada ve bu konuşmada gayriyet yoktur. Kendinden kendine, zâtından zâtınadır. Onlar, Allah(C.C.)’ın dostları, evliyâlarıdırlar. Ve Yüce Allah(C.C.):
“Evliyâî tahte kubâbî, lâ ya’rifuhum gayrî.”
“Benim dostlarım kubbelerimin altındadır. Onları benden başkası bilmez.”
demektedir.
Bu nedenle MELÂMET eğitimine dahil olanlar, yaradılanı yaradandan ötürü hoş görmeye, gönül kırmamaya, düşenin elinden tutup kaldırmaya ÖZEN GÖSTERMELİDİRLER.
MELÂMET NEŞ’ESİNE SAHİP OLDUĞUNU İDDİA EDENLER ARASINDA, kalite farklılıklarının olabileceği unutulmamalıdır. MELÂMET eğitiminde kendilerine verilen telkinlere uyacaklarına, MELÂMETİ KENDİLERİNE VE NEFSÂNÎ HEVESLERİNE UYDURMAYA ÇALIŞANLAR’ın olabileceği, düşünülmelidir.
MELÂMİYİM DİYENLER ARASINDA;
MELÂMET zevkine sahibim zannı ile, nefislerini ilâh edinip, nefislerinin direktifleri ile hareket edenlerin olabileceği HATIRDAN ÇIKARILMAMALIDIR.
MELÂMETİ en iyi kendisinin bildiğini iddia eden ve kendini göklere çıkarıp, gaflete düşenlerin olabileceği de AKILDA TUTULMALIDIR.
Kendisine tâbi olmayanları Melâmetten dışlayarak tefrikaya yol açanların olabileceği,
İnsanlar arasında sevgiyi yaygınlaştıracağına, nefreti yaygınlaştıranların olabileceği,
İnsanlar arasında dindarlığı yaygınlaştıracağına, kindarlığı yaygınlaştıranların olabileceği,
İnsanlar arasında arabuluculuk yapacağına, arabozuculuk yapanların olabileceği,
İnsanların noksanlarını araştırıp, kendi noksanlarını görmeyenlerin olabileceği,
Yalnız kendi kalblerinin, gözlerinin ve kulaklarının açık, ÖTEKİ dediklerinin, kalblerinin, gözlerinin ve kulaklarının, mühürlü olduğunu iddia edenlerin varlığı, DİKKATLERDEN KAÇMAMALIDIR.
ÖZETLE:
Kendilerini tevhid ehli, ÖTEKİ dediklerini şirk ehli,
Kendilerini has mü’min, ÖTEKİ dediklerini müşrik,
Kendilerini tek yetkili, ÖTEKİ dediklerini yetkisiz,
Kendilerini hidâyette, ÖTEKİ dediklerini dalâlette,
Kendilerini âlim, ÖTEKİ dediklerini câhil,
Kendilerini ârif, ÖTEKİ dediklerini gâfil,
Kendilerini havas, ÖTEKİ dediklerini avam,
Kendilerini cennette, ÖTEKİ dediklerini cehennemde,
Kendilerini gökte, ÖTEKİ dediklerini yerde hatta yerin dibinde, görenler olabilir.
Bilinmelidir ki, bu bakış açısı yanılgıdır, yanlıştır, tefrikadır, bölücülüktür, bölünmüşlüktür.
Bu algıda olanlar varsa, bu yanlıştan âcilen dönülmelidir.
ÇÜNKÜ: Hucurat sûresinin 49/10. âyetinde şöyle diyor Rabbimiz:
“İnnemel mü’minûne ihvetün, fe aslihû beyne ehaveyküm. Vettekullâh. Lealleküm türhamûn.”
“Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltiniz. Ve Allah (C.C.)’tan korkunuz ki merhamet edilesiniz.”
Bu âyetten anlıyoruz ki, Allah(C.C.)’ın varlığına ve BİR’liğine îmân etmiş olan Mü’minler, birbirlerinin kardeşidirler. Bu durumda KARDEŞLİK kavramını üçe ayırmamız gerekiyor. Birincisi, aynı anadan, doğan kardeşlik, ikincisi ise, aynı Allah(C.C.)’a inanmaktan doğan kardeşlik. Birincisi KAN KARDEŞLİĞİ, ikincisi DİN KARDEŞLİĞİ. Her iki kardeşlikte de kardeşler arasında, dünyalık nedenlerle sorunlar yaşanabilir. Böyle hallerde Rabbimiz üçüncü şahıslara, kardeşlerin arasını düzeltme görevini veriyor. Üçüncü şahısların buradaki görevi, sorunların, Allah(C.C.)’ın emirleri doğrultusunda çözüme kavuşturulmasıdır. Bu da demektir ki sorunlar, ancak TEVHİD bağlamında çözülebilir. İşte o zaman kardeşlik, TEVHİD KARDEŞLİĞİNE dönüşür ki, TEVHİD KARDEŞLİĞİNDE, ne SEN vardır, ne de BEN. Sadece ve sadece O vardır, ALLAH(C.C.) vardır. Çözümde tek yetkili merci Allah(C.C.)’tır, Kelâmullahtır. Kaynağını, Allah(C.C.)’tan, Kelâmullahtan ve Peygamber Efendimiz (S.A.V.)’den almayan çözüm arayışları, dünyevî ve nefsânîdir.
TEVHİD anlayışının olmadığı, TEVHİD KARDEŞLİĞİ’nin bulunmadığı, BENLİK DA’VÂ’sına saplanmış, SEN-BEN KAVGASI ile TEFRİKAYA DÜŞMÜŞ bir MELÂMET ANLAYIŞI DÜŞÜNÜLEMEZ. Ancak YAŞADIĞIMIZ MELÂMET ORTAMINDA, olmaması gerekenlerin varlığını görmekten de büyük üzüntü duymaktayız.
MÜRŞİD-İ KÂMİL’LERDEN ALDIĞIMIZ MELÂMET EĞİTİMİNE GÖRE:
MELÂMİ, NEFSİNİ LEVMETMİŞ, NEFSİNİ KINAMIŞ, ŞİRK OLAN FİİLLERİNDEN KURTULMUŞ VE:
LÂ FÂİLE İLLÂ ALLAH, İKRÂRINI VERMİŞ MÜ’MİNDİR.
MELÂMİ, NEFSİNİ LEVMETMİŞ, NEFSİNİ KINAMIŞ, ŞİRK OLAN SIFATLARINDAN KURTULMUŞ VE:
LÂ MEVSÛFE İLLÂ ALLAH, İKRÂRINI VERMİŞ MÜ’MİNDİR.
MELÂMİ, NEFSİNİ LEVMETMİŞ, NEFSİNİ KINAMIŞ, ŞİRK OLAN VÜCÛDUNDAN KURTULMUŞ VE:
LÂ MEVCÛDE İLLÂ ALLAH / HÛ, İKRÂRINI VERMİŞ MÜ’MİNDİR.
MELÂMİ,
LÂ ENE İLLÂ ALLAH, İKRÂRINI VERMİŞ MÜ’MİNDİR.
MELÂMİ, ALDIĞI TELKÎN VE RÂBITAYI TASDÎK EDEREK, İFNÂ OLMUŞ VARLIĞINDA, ZÂHİR OLAN ALLAH(C.C.)’I, TENZÎH EDEREK, CEM ZEVKİNE ERİŞMİŞ, VE:
İLLEL MEVCÛDE İLLÂ ENE, İKRÂRINI VERMİŞ MÜ’MİNDİR.
MELÂMİ, ALDIĞI TELKÎN VE RÂBITAYI TASDÎK EDEREK, HAKK’A VUSLAT ETMİŞ OLAN VARLIĞINDA, BÂTIN OLAN ALLAH(C.C.)’I, TEŞBÎH EDEREK, FARK ZEVKİNE ERİŞMİŞ, VE:
İLLEL MEVCÛDE İLLÂ ENTE, İKRÂRINI VERMİŞ MÜ’MİNDİR.
MELÂMİ, ALDIĞI TELKÎN VE RÂBITÂYI TASDÎK EDEREK, HAKK’A VUSLAT ETMİŞ OLAN VARLIĞINDA, EVVEL, ÂHİR, ZÂHİR VE BÂTIN OLAN ALLAH(C.C.)’I, TEVHÎD EDEREK, TEVHÎD ZEVKİNE ERİŞMİŞ VE:
İLLEL MEVCÛDE İLLÂ ALLAH, İKRÂRINI VERMİŞ MÜ’MİNDİR.
ARTIK BU MÜ’MİN EHL-İ TEVHÎDDİR.
EHL-İ TEVHİD OLAN MÜ’MİNLER İSE KARDEŞTİR. ARALARINDA SEN-BEN KAVGASI OLMAZ, OLAMAZ.
BENLİK DA’VÂ’SINA KAPILANLAR, TEVHÎD ZEVKİNDEN DÜŞERLER.
TEVHÎD ZEVKİNDEN DÜŞENLER İSE GAFLETTEDİRLER.
HAFAZANALLAH – ALLAH (C.C.) KORUSUN
ALLAH (C.C.) sonumuzu hayreylesin.
ALLAH (C.C.) BİZLERİ CEM’i, FARK’ı BİR BİLEREK TEVHİD EDEN ve TEFRİKAYA DÜŞMEYENLERDEN EYLESİN.
Âmin. Âmin. Âmin… Ve Selâmun alel Murselîn, velhamdülillâhi Rabbilâlemîn…
Dr. Kemal Aydın
19.04.2026 Bornova / İzmir


