
Bismillahirrahmanirrahim;
Onlar Evliya’dır. Onlara korku yoktur ve mahzun olmazlar. Neden mahzun olmazlar? Allah’a teslim ettiler kendilerini, Allah’a söz verdiler de o makama geldiler. “Efendim, şu şöyle olsaydı da, böyle olsaydı ya !..”. Yok öyle şey. Sen akıl mı öğretiyorsun, fikir mi yürütüyorsun, faraziye mi anlatıyorsun sen!.. Olmadı… Sakın ha!.. İçinizde böyle düşünenler, tefekkür edenler varsa vazgeçsinler.
Pir Hazretleri diyor ki: ”Et tevhidü iskat-ul izafa”, Tevhide aykırı hareketleri at, içinden, gönlünden at. Gene olamadın Melami, gene olmadın Fırkayı Naciye !.. Sana makam verdi efendi ama daha müsevvişlerin var, yanlış fikirlerin, yanlış düşüncelerin var. Öyle makam vermekle bu mümkün değil. Bunu, yaşayışta, alışverişte, merhaba da arayacağız. Kim farkında olur bunun? Mürşid-i Kâmil olur. Kimin nesi varsa, Mürşid-i Kâmil beyan eder.“Efendim, Mürşid-i Kâmil bana elini vermedi, götürmedi !..”. Ara, araştır… Bundan daha büyük ders mi olur, tokat mı olur?. “İltifat etmedi bana ya !..”. Sende bir noksan gördü.. “Onlar arzımın üzerinde yüce dağlar gibidir”. Dağlar var ya hani, dengeyi tutuyor. Böyle olduğu zaman Tevhit oldu. İkiyi birlemedin !.. Evvela, tevhid edemediğimiz ve Allah’a havale ettiğimiz, Ef’âl, Sıfat ve Zatı aldı, verdi bize o zaman tevhidi. Müşahede ettik ki; Yunus bu makamda şöyle diyor;
Hoştur bana senden gelen, Ya gonca gül, yahut diken
Ya hilattir yahut kefen Narında hoş, Nurunda hoş
Miskin yunus sana kuldur İster ağlat, ister güldür,
İster şâd et, ister öldür Narında hoş, nurunda hoş
Ya !.. Gördün mü? Bize küçücük bir diken batsa, yahut ta bir şey olsa!.. İşte, ”Lâ hafvun aleyhim ve lâ hum yahzenun”. Onlar mahzun olmazlar. Onlar cennet budalası değillerdir. Şimdi ne oldu? Mülkün sahibi oldun, tasarrufu sana verdi, itimat ettiği için, inandığı için tasarrufu sana verdi.
Verir mi hiç? Vermez. Katiyen vermez, ancak tam ubudiyet olursa, tam teslimiyet olursa verir. “Ben falan kişiyi aldattım”. Aldatmadın! Aldatmadın, sen aldandın. O aldanmaz, aldanır gibi görünür O, ama sen yaptığından utan. Mürşide teslimiyet yoktur. Mürşit, müridi Allah’a biat ettirir. Hiç bir mürşit dese ki; “Bana biat etti”, lafın gelişi o, sureti zahirede öyle. Hiç bir mürit Mürşid-i Kâmil’e intisap etmez. Ayet-i Kerim’e: “Ey Muhammet! Şüphesiz sana baş eğip ellerini verenler, Allah’a baş eğip el vermiş sayılırlar. Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir.”,sen arada bir vasıtasın. Cenab-ı Allah Teâlâ Hz. O mürşidi tam kemâlatta bulmuş, tam teslimiyette bulmuş. Ve ondan sonra tam teslimiyeti Allah’a yapıyor.
Ne kadar merhale kat ediyoruz… Ef’âl’imizi, Sıfat’ımızı, Vücut’umuzu Hakka veriyoruz. Mal sahibi değiliz, mülk sahibi değiliz. Mal sahibi, mülk sahibi O. Tam itimattan sonra gel diyor. Hoşuma gider benim, Karaosmanoğlu hikâyesi vardır; Atına binmiş birisi, gidiyor. ”Kimin bu tarafı?”, soruyor, “Karaosmanoğlu’nun” diyorlar. “Burası?”, ”Karaosmanoğlu’nun”.
Saatlerce gidiyor, hep Karaosmanoğlu. Geliyor bir yere atın yularını doluyor boynuna, ”Git sende Karaosmanoğlu’nun ol “ diyor. ”Neden öyle yapıyorsun?” diyorlar, ”Saatlerce gittim, hep Karaosmanoğlu, atım da onun olsun” diyor. ”Gel şurada biraz dinlen” diyorlar ve Karaosmanoğlu’na hadiseyi ulaştırıyorlar. “Çabuk” diyor Karaosmanoğlu, ”Falan yerde 500 dönüm tarla, mahsulüyle, ırgatıyla verin o adama”, adam ”Neden veriyor?” diyor. “Sen Karaosmanoğlu’na atını verdinde o sana 500 dönüm tarla vermez mi”.?
Tevhide girmeden duymuşumdur bunu. Şimdi biz Ef’âl’imizi verdik, sıfatımızı verdik, vücûdumuzu verdik. Eh, Allah Karaosmanoğlu değil canım. O, bütün mülkünü veriyor. Bütün mülkünü öldükten sonra veriyor. Öle öle buraya geldik ama onların dediği gibi değil. Cenk Koray mı? Ha, evet o, bir kitabı varmış. Bir dostum okumuş. Bir defa, iki defa, üç defa, dört defa, beş defa gidip, gelecekmişsin! Hazreti Peygamber için de geldi, gitti diyor. Ve bu mertebeye erişti, filan, filan! Bakara suresinden de bir ayet almış. Dedim; “Evladım, tetkikatım, tetebbuatım neticesinde, soruşturmam neticesinde, çeşitli mezhep ve görüşler var. Ehlisünnet vel Cemaat mezhebinde bu yok. Yalnız ruhların tekâmülü var, tenasühü yok. Ondan ona geçme yok. Benim inancım bu. Ötekilerini okumuşumdur, ama ben kabul etmedim”. Benim büyüklerimde böyle bir telkinde bulunmadılar. Benim inancım Ehlisünnet vel Cemaat mezhebindedir. Buraya gelinceye kadar bir çok merhaleden geçtik Reenkarnasyondaki inanç gibi değil!. Ehlisünnet vel cemaat da ruhun tekâmülü vardır. Tenasüh (Reenkarnasyon) yoktur. Çünkü Cenab-ı Allah Teâlâ Hazretlerinin tekvin (yaratma) sıfatı vardır. Bir yarattığını bir daha yaratmaz. Boyacı küpü değil bu!.. Çok dikkat etmek lazım, araştırmak lazım, Tevhide uygun mu, değil mi?
Biz, bidayette tevhit ehliyiz, deriz. Tevhit ehli madem ki kabadayıdır, tevhit edebilir !. Niçin Ef’âl’imizi, Hakk’a, sıfatını Hakk’a, vücûdunu Hakk’a veriyor? Etse ya tevhid!.. Mümkün değil çocuklar. Kim yaparmış tevhidi? Allah… Bizatihi kendi tevhid eder. Çünkü Cenab-ı Hak Teâlâ hazretlerinin yarattıklarını, ne yaptıklarını, ne ettiklerini sen nerden bilirsin. Allah’ın yarattıklarının yaptıklarını nereden bileceksin. Sana isabet eden, gördüğün şeyler, tefekkürlerdir.
Efendim Ahmet Efendi merhum… Şöyle dua edin derdi; ”Ya Rabbim, dilime doladığın zikri dilimden alma, gözümden kaldırdığın perde-i gafleti bir daha çekme”. Mühim… İşte bu zikrimizle, gözümüzden kalkan perdeyle her şeyin Hakk’a ait olduğunu görürüz. Ve sen, tam fedakârlık yaptın, tam boyandın sıbgatullah’a. Dönemezsin artık, O’da gel diyor; “Sen tevhit et”. “Sen, ben olmuşuz hem”. Bakın çocuklar Allah varsa hiç bir şey yok, Allah yoksa her şey var. Madem Allah var, biz gölgeden, hayalden ibaretiz. Ne ibadetimiz var, ne imanımız var, ne dinimiz var. Din ’de O’nun, İman ’da O’nun, Vücut ‘ta O’nun, Ef’âl ’de O’nun, Sıfat ’ta O’nun, Zat’ta O’nun. Ya!.. İşte Fırkayı Naciye’ye girmek için buradan geçmek lazım. “ Benim ibadetim var, benim orucum var, benim ilmim riyazetim var !.. “ Olmaz öyle şey.. O’nun, hepsi O’nun kardeşim. Var mı Ayet-i Kerime? Var: ”limenil mülk-ül yevm” Mülk kimin bugün? Cevap veren yok ki. “ lillahil vahidil kahhar”. Vani Efendi gibi olmayalım!.. Niyazi Mısri’ nin yakaladığı Şeyh-ül İslam Vani Efendi var. Bir türlü kabul edemiyordu. ”Vücut vücudullah ama bu vücut nereden geliyor?”. Nihayet bir gün anladı ve Niyazi Sultan diyor ki ; ”Bugün gün dolandı, Kâl’a’yı van alındı”. Ya, gördün mü, Vani efendinin kale gibi inancı vardı. Yıktı onu.. Hiç bir şeyimiz yok. “İbadet..”. Sen kimsin? Nasıl ibadet edersin? Şeriat’ la deniyor. ”Allah ibadetlerinizi görür-veyahut gördü-, sizde Allah’ı görür gibi ibadet ediniz”. Demek var bir Allah. Ne zaman zuhura gelecek? Sen yokken.
Hocalarımız : “Ahrette inşallah Cenab-ı Hakk’ın cemalini görmek nasip etsin.”. der. Yahut görürüz, der. Yok öyle bir şey. Hiç bir zaman bir kul Allah’ı göremez, göremeyecektir. Neden? Nasıl olur? Misal vereyim size. Bak burada ilim adamları var. Güneş, kâinat kurulduğu zaman, hem kendi yörüngesinde, hem de etrafında dönerdi. Kaç tane parça koptu, Uranüs, Zuhal vs. ta ki bu hale geldi… Şimdi, Barajdan evlere elektrik geliyor. Onu bizim aletlerimiz var, küçültüyor, kullanıyoruz, doğrudan doğruya gelse, yakar. O halde sen kimsin Allah’u zül Celal’i vel ikram karşısında oturup konuşacaksın. Yapmayın böyle çocuklar, basite almayın bu kadar!
Rasûlullâh Efendimiz bunu anlatmaya çalıştı ama anlatamadı.”Men reani fekad real Hak- Beni gören hakkı gördü”, dedi. “Sen mi?”, dediler. “Yok”, dedi. ”Ene beşerun misliküm yuha iley”. “Bende sizin gibi beşerim, bana vahyedilir” dedi. O, şekilden münezzehtir, zamandan münezzehtir, mekândan münezzehtir. Yalnız şu var çocuklar. O’nda fenafillah olmak var. Allah’ı kim görür? Kendisi görür. O halde, sen onda fani olursan! Misâl vereyim; milyonlarca yıldır Menderes denize akıyor, dese ki,”Ey deniz benim sende kaç metreküp suyum var”. Hayda! Ne oldu? Deniz oldu. Onun hesabı verilir mi? Verilmez. İşte sen… Ayeti Kerime çok açık: “İlallahil masir”. Dönüş Allah’a dır.
Ama Allah olmak yok.. Allah olmak yok. Çok dikkat etmek lazım.“Benim mürşidim, benim Allah’ımdır” diyenleri duydum ve çıkıştım ben onlara, yıllarca evvel… 60 kiloluk leş Allah olmaz. Allah’ta fani olur, ama Allah Allah’tır. Neye benzer? Bir güneş, tek güneştir. Orada doğar, burada doğar. O da güneştir ama esas güneş odur. Allah; “Hiç bir yere sığmadım, mümin kulumun kalbinden de çıkmadım”. Eee, Peki, Allah sende midir? Sendedir, ondadır, bundadır. Kabili taksim değildir. Hava, kabili taksim değildir. Allah’a ubudiyet, teslimiyet… Herkes haddini hududunu bilmelidir. Yoksa zarar çeker. Allah, bu intikamı kattiyyen bırakmaz. Hem burada alır, hem de orda alır.
Onun için diyorum ki çocuklar; Tevhit müstesna bir ilimdir. Müstesna bir ibadettir. Küçümsememek lazım. Cenab-ı Allah’ın en büyük hediyesi, bundan büyük bir hediyesi yok. Herkes bize gelecek. Herkes bizi arıyor ve bize gelecektir. İbadetleriyle, taatlarıyla, kabahatleriyle bizi arıyor ama bulamıyorlar. Bulsalar da inanmıyorlar. Reddediyorlar.. Koca bir ağacı görüyor, onun içine girmiyor. Hemen, bir meyve hemen saklanır, bir Melâmî gibi. Melâmîler de saklanacaklardır. Koca ağacın züptesi çekirdek. Ve onlar Okyanuslar gibidirler, Himalaya dağları gibidirler, muazzamdır onlar. Ayet: ”Summün, bükmün. umyün…….”, Ayet: ”Men kane fi’hazihi amâ ve huve fil ahireti amâ ve adellü sebila”. İşte koca Ağacı görüyor çekirdeği görmüyor, mesele çekirdektedir. Tevhide girmeden önce çocuklar, Bediüzzaman Hazretlerinin, O mübarek zatın , ”Asayı Musa”sı vardır. Bu kadar kalın bir kitap, orada gördüm Osmanlıca yazılmış, Osmanlıca da okurum, orada gördüm çekirdeği. Koca bir ağacın küçücük bir çekirdekte saklı olduğunu. Yıllarca evliyaların eserlerini okudum. İşte, demek ki; Kulak sağır, Göz de kör değilmiş. Oradan aldı bizi, oradan, oradan, ne dehirlerden geçirdi, Tevhide getirdi, Elhamdülillah…
Ama, bu tevhitte de fezlekeyi akdam vardır, yani ayak kayması !.. Vardır efendi… Vardır… Ve bu tevhit de onların öyle bir ayakları kayar ki, bir daha iflah olmaz. Ya!.. Çok dikkat edelim, etrafa çok bakalım, çok dikkat edelim. “El ceza min cisil amel-ceza suçun nevine göredir-”. Geçenlerde benim bir ihvanımla, Hasan Efendinin bir ihvanı geldi. Karışmış oraları. Dedim; “Efendiniz, efendilere efendilik yapacak insan. Ama göremediniz, anlayamadınız. O ayrı mesele de… Bence, Hasan Efendi..”. Ve çok söylediler; İbrahim Amca Hasan Efendi’den alıyor, bize satıyor… Öyle olsun be. Medarı iftihardır o, oda iftihardır. Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıptır. Öğreneceksin, illâ ki öğreneceksin. Öğrenmek için geldik buraya. Dedim ki;” Mürşit’i Kâmil kıbledir, Kâbe’dir. Mescid-i Harem, Mescid-i Aksa var, onlar taştan topraktan yapılmıştır. Birde öyle bir Mescid-i Harem, öyle bir Mescid-i Aksa var ki, onu bizzat Allah kendi eliyle yapmıştır. Özenmiş te yapmış. Namaza nasıl duruyorsan, Mürşit’i Kâmil’in karşısında öyle duracaksın. Biz, maddesiyle manasıyla Allah’ı birliyoruz. Her şeyi ile birliyoruz. Bu âlem, öbür âlem, öbür âlem… Yok öyle şey. Tevhit ettik ya, birledik ya canım.”. Onun için fırsat elimizde, bunu böylece bilelim. Ondan sonra ne yaparsan yap. Tiyatroya git, sinemaya git, denize git, ne yaparsan yap. Ama mutlaka ve mutlaka, hangi mürşit olursa olsun, edepli terbiyeli oturmak lazım. Emir var, emirler var. Mutlaka edep olacak.
Şimdi, birçok mürşitlere rastladım, Şeytan’a, Firavun’a, Ebu Cehil’e “Lanetullah-ı aleyh” diyor. Alıştırma sen dilini, kötü lisana alıştırma. Çünkü onların hepsinin ismi Kur’an’ı Kerim’de vardır. Sen Kur’an’ı mutahhar olarak tut. Pis olduğun zaman Kur’an’a el değdirme diyor. Birisi okusun, sen dinle veya ona temiz olarak dokun., Firavun var orda, Nemrut var orda. Kur’an-ı Kerim diyor. Allah’ın kelamıdır, Kelamullah’tır. Çok dikkat etmek lazım. Mekke’yi Mükerreme de, dediler ki; Ebu Cehil’ in evi var burda!.. (Tuvalet haline getirilmiş). Giden gidene. 6 yaşındaydım Hacca gittiğim zaman 6 yaşındaydım. Dedim ki; Teeddüp ederim. O kişi ki, onu Allah Rasûlullâh Efendimizle mülaki yapmış. Aynı tarihte, aynı yaşta mülaki yapmış. Konuşmuşlar. Peygamberim demiştir ki:”Ya rabbi, sana hamd-ü senalar ederim, Ebu Cehil’i ben yapardın, beni de Ebu Cehil yapardın.” Mevlana mesnevisinde diyor ki:”Ebu Cehil’le Muhammed arasında suret itibarıyla hiç fark yok, siret itibariyle var”.
Çocuklar, bakınız ha! Şeriat ile Hakikat çok ince, birbirinden ayrılmaz ya, et ve kemik gibidir ayrılmaz. Şimdi Şeriat’ ta sen de var ben de var. Rakı içenlerle içmeyenler, zina edenlerle etmeyenler bir mi? İbadet edenlerle etmeyenler bir mi? Ne oldu şimdi! Hani birlik! Yok birlik, ayrıldı. Mevlana şöyle diyor: ”Zeytinyağının aslı sudur” Topraktan emdi ağaç, meyvesini tamamladı ve onu fabrikaya götürdük, zeytinini sıktık, yarısı su yarısı yağ oldu. Yağ üstüne çıktı, ama şunu iyi bil ki; O suyla husule geldi. Senin eline geçti ise yağ; o su ile oldu, suyun sayesinde geçti.”. Şimdi ders veriyor bize… Eğer biz Tevhide girmişsek, Şeriat’ın sayesinde girdik.
Ne diyor bir Hak dostu; “Hak sırat-ı müstakime, her gelen çakmış kazık. Hilkati saf olanlar, kendilerini bağlamış pek yazık.”. Şimdi, öyle bir idare edeceksin ki; Cenab-ı Allah’ın yarattığı bir zerreye küfrettiğin zaman ucu Allah’a dokunur. Ebu Cehil’e o vazifeyi vermiş, Muhammed’e de o vazifeyi vermiş. Eski adamlar,-Muaviye, Yezid ve Ehli Beyt vakası olmuş-, şöyle der; ”Onlar ellerini kana bulamışlar, siz ise dillerinizi kana bulamayın”. Öyleydi, böyleydi mesele yapma bu işi, bırak sen şimdi. Bu bir mekirdir, oyundur bu. Her zaman görmek mümkündür bu oyunu. Allah’ın mekr’ine biz ne tahammül edebiliriz, ne de aklımız erer. Öyleyse, Fırka-i Naciye’yi bulmak kolay mesele değil. Çok karışık, karışık. Çok emin olmak lazım ki; Peygamberlere kim dil uzatırsa, Ehli Tevhide kim dil uzatırsa ceza görür, ceza. Hak dostu şöyle tarif ediyor; ”Kim dokuna fakirin sinesine, dokuna sinesi Allah okuna”. Çünkü, Tevhit ehli fakirdir, ”El fakru fahri” , dedi . Hiç bir şeyi yoktur. Hiç… Ne malı vardır, ne mülkü vardır, ne ibadeti vardır, ne Allah demesi vardır. Yoktur bir şeyi be yahu!.. Eğer varsa vardır deyin Bende ispat edeyim olmadığını. Ya… Hiç şüphe etmeyin. Bir Melâmî ki hep örtecek, hep susacak, hep sineye çekecek. Onun için; “El fakru fahri”, dedi, ”Fakirlik benim iftiharımdır, meziyetimdir, huyumdur, hünerimdir“dedi Peygamber Efendimiz ve dedi ki, ”Ben Peygamberlikle hiç övünmedim, o bir emirdi, bir vazifeydi”. Ne ile övündü? Kulluğu ile, abdiyeti ile; “Abdühü ve Rasülühü”. Biz de melâmîyiz diye övünmeyeceğiz. Yok, onlar bilmezler Melâmîliği, Müslüman’ız Elhamdülillah, Müslüman yarattı elhamdülillah, deyin. Çünkü Müslüman deyince, İslam deyince Tevhid’ de var onda, hepsi var onda. Çünkü Allah var, hepsi var. Ama bilemiyor o. Eh.. Bilemiyorsa ne diyor Hasan Fehmi divanında: ”Zahidin zühdün kerih görme şükret haline, Ol sana ibretnümadır hükm-i takdir onda var” Sünnet-i Nebeviyyesi dışında birisi bir konuşma yapıyorsa, o tevhit değildir. Tevhit tek kişinin ağzından çıkacak; Hazreti Fahri Kâinat Efendimizin. Milyonlarca Mürşit olsa oraya bağlıdır.
Asır 100 senedir, ”Asra yemin olsun ki insanlar hüsrandadır”, 100 senede bir Gavs-ı Azam çıkar. Çocuklar, bir Gavs, bütün evliyaların başıdır. O’nu, Çobanyıldızı var ya, ona benzetirler, Demir Kazık yıldızı. Her yüz senede bir… Çocuklar, bir şey daha söyleyeyim size ama mutlaka tefekkürünüze hitap edeceğim, düşüncelerinize; Cenab-ı Allah Peygamber Efendimizi bulmasaydı hitap etmezdi. Şimdi aynen Peygamber Efendimizi temsilen bir Gavs gelir, Gavs-ı Azam. Abdulkadir Geylani gibi, Seyyid Muhammed Nuru’l-Arabi gibi. Onlar vazifelerini görürler ve onlara hitap ediyor Cenab-ı Hak; “Vel asrı innel insane lefi hüsr… İnsanlar hüsrandadır”. Hüsranda olmayan birini arıyor. Şimdi, Cenab-ı Rasûlullâh efendimiz diyor ki; ”Tekellimun nas’a â lâ kaderi ukulihim-insanlarla anlayabilecekleri kadar konuşun”. Siz onlara tevhid’den bahsetmeyin, diyor, onların aklının alacağı kadar bahsedin, diyor. Eğer Muhammedi bulmasaydı hitap eder miydi? Etmezdi. Şimdi, Gavs-ı Azam’a, her yüz senede bir tülû eden, vücûda gelen bir Gavs’a hitap ediyor; “Sen de mi hüsrandasın?”, diyor. Konuşuyor; “Vel Asrı innel insane lefi hüsr. illellezine amenu..”, iman edenlere hitap ediyor ya! İşte onlar, “illellezine amenu ve amelüs saliha”. Allah’ın istediği, Resulullah’a bildirdiği salih amel “ve tavasav bilhakkı ve tavasav bissabr”, sabrı ve hakkı tavsiye ederler. Şimdi, sana hitap eder mi Allah? Yok canım, olmaz efendim. Olmayacak ta!..
Şimdi, geldi Başvekil, geldi Reisicumhur memleketimize; “Efendim beni dinle!..”, “Beni dinle efendi!..”. Yok canım sende. Sen dinlenmezsin. Ya Kaymakam dinlenecek, ya da Belediye Reisi dinlenecek, bu iki zattan birisi. Sen daha pişmedin. Sorar mı sana!. Senin kırkından bir börek olmaz. “Keanlem yekün..”. Onlar temsil ederler. İşte Cenab-ı Hak Teâlâ hazretleri onlara, onlar da bize anlatırlar. “Allah Allah! Bize değil mi?”, dedi. “Oğlum”, dedim, “bak tek Muhammed yarattı, bütün Peygamberleri de O’nun zincirinden geçirdi. ”Hüvel’evvelü vel’ahiru vezzahirü vel batınû ” Muhammed’dir”… Onun için çocuklar, daima tefekkür. Tefekkürle ayetlerin manalarını biliriz, buluruz. “Efendim, tahsili?”!.. Sordular beni, “ kariyeri var mı?”!.. “Kariyeri, bilgisi yok”, demişler, “ne ayet bilir, ne hadis bilir. ”Sadakallahülazim… Anlat biraz..
Kitapçı Kemal Efendi; Oruç, Mehmet Oruç Efendi, bugün gazetede ki yazısında ne diyor biliyor musun? “Toprağın kontrolündeyim, bana dua edin”, diyor.
İbrahim Efendi; Ben de öyle derim. Ey! Çocuklar, dedi ki Yakup a.s., ”Ben ahaliye, gelip geçene soruyorum. Ben onlara mı soruyorum! Ben Yusuf’u gelen geçene sormuyorum, Yusuf’u ben Allah’a soruyorum” dedi. Ben de hep çocuklara derim; “Bana dua edin, dua edin”. Onun ki de öyledir. Bütün mesele; Bütün ibadetlerin başını anlatayım çocuklar size, bütün ibadetlerin başını, duymuşsunuzdur ama çeşitli… Bütün ibadetlerin başı sevgidir, sohbettir, muhabbettir. Kurdun mu böyle bir dergâh! Bir vakıf yaptın mı, kurdun mu? Geçenlerde filanla, filanla oturduk, bir sohbet, bir sohbet! Allah!.. Hani milyonlardan bu kadar bahsetmez, evi var, tarlası var, bağı var bahçesi var, mevkisi var. Sohbet… Kimindir bu? Allah’ın. Ne diyor Yunus; ”Ben gelmedim kavga için. Benim işim sevi için. Hakkın evi gönüllerdir. Gönüller yapmaya geldim”. Biz sevmeye geldik. Hadis: “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş sayılmazsınız”
Rasûlullâh Efendimiz bir gün ashaba dedi ki; ”Hiç birimiz yaptığı ibadetlerle cennete giremez”, ”Aman ya Rasûlullâh sen de mi giremezsin?”, ”Ben de giremem, Allah’ın rızası olmadıkça”, ”Peki Allah’ın rızası nerede?” , ”Bana bildirmedi ki bende size anlatayım”dedi. Rıza-ı Bari. Bu memlekette benim başımdan geçti. Tevhide girmemiştim daha, sene 1951-52, bağım var, Yeşil Side’de, Ilıca’da. Şose ’ye çıktım, atım var yetişemem, bakıyorum bir vasıta geçsin. O zaman böyle vasıtamı var! Yok.. Türkmen mahallesinin en şer bir adamı, halkça, bence de öyle. Hapishaneden çıkmaz, vurur kırar. Traktörü ile geliyor.. Hoop, durdu, bindirdi beni, taa Türkmen camisinin dibine kadar, evi de içerde onun, oraya indirdi beni. “Allah razı olsun”, dedim. Yetiştim ya bayram namazına… Vaktaki bu efendi hakkın rahmetine kavuştu. Bunun; Hikâyesi, konuşması hep hapishane. İçine işlemiş. Birinci vaka, ikinci vaka, hep böyle. Be kardeşim, vefat etti, şimdiki garaj doldu, almadı kardeşim! Cenaze namazını kılmaya gelenlerden doldu taştı.. Allah, Allah! Şimdi unutmam onu. Düşündüm, düşündüm, evvelki gün aklıma geldi; Gönül al… Benim gönlümü almış o adam. Kırma gönlün kimsenin. Kalp nazargahı ilahidir, kırma gönlün kimsenin… Şimdi, herkes der ki; O… Bence, Cenab-ı Hak gösterdi bana. Demek ki.. Böyle cenaze merasimi görmedim ben. Bana gösterdi Cenab-ı Hak. Onun için; Deme bu neden böyle, yerincedir o öyle. Onun için; Her kişiyi Hızır, her geceyi kadir bilmek lazım, biz karışamayız. “Efendim bu, musalli idi bu, hac’cı da on-onbeş seferdi…”. Yok öyle şey!.. Yok öyle şey! Ve daima size söylüyorum; “Hiç ibadetiniz yokmuş gibi..”. Yok ya!.. Şimdi anladık ya, yok ya!.. Ben ihvan’a öyle söylerim, derim ki; “Bu Melamilerin namazları yoktur, oruçları yoktur, Allah ta demez bunlar!..”.
Kitapçı Kemal Efendi; Hazrete soruyorlar; “Namaz kılar mısın?”, “Kılarsam şirk olur!, Kılmazsam asi olurum!”. Eee, na’parsın!.. Kılarken, kılmaz olurum. Sultan Velet manisinde şöyle bir ibare geçer; Sultan Velet; “Sizin amel dediğiniz, bu yaptıklarınız, amel mamel değil. Bana sorarsanız amel nedir? Kılmış olduğunuz namazdaki hakikati anlamanızdır.” Eğer, o kılmış olduğun namazdaki hakikati anlamışsan, o namazda Ef’âl Ef’alullah, Sıfat Sıfatullah, Zat Zatullah olduğunu tefekkür edip, salat’en daimun’a geçiyorsan ve efendinin buyurduğu gibi herkese bir gözle bakıyorsan…
Yunus ne der; “Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan, Halka müderris olsa, hakîkatta asidir”, ne der Yunus;
Aksakallı bir hoca, Gör oldu halin nice,
Emek vermesin hacca, Kim gönül yıkar ise
Gönül çalabın tahtı, Çalap gönüle baktı,
İki cihan bedbahtı, Kim gönül yıkar ise.
Mevlana hazretleri der ki; “ Kâbe yıkılır yapılır. Ustası, amelesi var. Taş topraktır. Fakat gönül yıkıldığı zaman, ustası, mimarı Allah’tır. Yapılmaz”. İşte gönül budur. Yani Arif’in gönlü. Hiç bir şeyi yoktur. Ne kendi vardır, ne ibadeti vardır. Şirki temizler, pür-ü pak eder. Onun bütün yapmış olduğu ibadet, Hakk’ın onda zuhurundan başka bir şey değildir. Allah’ın onda tecellisi. Hani nasıl ki; Dağa baktığı zaman ağaçta bir nur… İşte o, Allah’ın o andaki tecellisidir o. Yoksa onun değildir o. Bak ne diyor Efendimiz (s.a.v); “Kıblesinde Allah olmayanın, namazı yoktur… Fatiha’ sız namaz eksiktir… Siz Allah’ı görür gibi namaz kılın…”. Onun için namaz doğrudan doğruya bir seyr-i sülûk’ un simgesidir. Bak, namazın 12 şartı vardır. 6 içten, 6 dıştandır. Dıştakiler; Hadesten taharet, necasetten taharet, setri avret, istikbal-i kıble, vakit, niyet.. Öbür tarafa geldin mi; İftitah tekbiri, kıyam, kıraat, rükû, sücut, kuud gelir. Tekbirden sonra Sübhaneke okunur. Sübhaneke tenzih makamıdır. Namazda hakkı herşeyden tenzih makamıdır o. Orda, namazda, sen kendinden çıkarsın. İftitah tekbiri aldığında sen yoksun. Ne var orada? Hak var. O zaman ne yapıyorsun? Besmele çekiyorsun ve besmeleden sonra fatiha okunur. Demek ki; Allah o kuluna ne yapıyor? Namazda zuhur ediyor. Hangi namazı kılarsa, o makamdadır o. Mesela Sabah namazı ayrı makamdır, Öğle namazı ayrı makamdır, İkindi ayrı makamdır, Akşam ayrı, Yatsı ayrı makamdır.
İbrahim Efendi; Bütün bunların başı Aşk’tır. İki türlü aşk vardır; Aşk-ı mecazi, diğeri Aşk-ı hakiki. Aşk-ı mecaziyi inkâr eden Aşk-ı İlahi’yi de inkâr eder.
Kitapçı Kemal Efendi; Tabii, Şeriat olmadan Hakikat olmaz.
Kemal İnan Bey; Şeriat ile hakikatin, et ile kemik gibi bir arada bulunduğunu buyurdunuz. Buna biz, bugünkü yaşamımızda gördüğümüz her şey ile teşbihle, benzetmeyle bir yaklaşımda bulunabiliriz. Sizin verdiğiniz cereyandan alalım işi. Dediniz ki; Eğer trafoları, düşürücüleri koymazsak, o güç geldiği gibi yakar gider. Kim akıl etti? Bu gücü, bu disiplini almayı? Şimdi; Bu ilmin sahibi, bunu hem buldu, yani ona erişti,-buna elektrik dedi, güç dedi, enerji dedi-. Sonra; Ben bunu nasıl sunarım, nasıl verebilirim. Öyle bir güç ki, yakıyor. Ama ben onu kontrol altına alıverirsem ve de bunu anlatırsam. Ey kişiler; Şöyle tellerden geçirirseniz hiçbir zararı yok, şöyle aletlerle de bunu… Sigortası, migortası ile de bu işi hallettik mi, hatlarda güzel oldu mu. Ne yapmak istiyorsun? Işık. Ne yapmak istiyorsun? Pervaneyi çevir. Ne yapmak istiyorsun? Çamaşır. Vs…
İbrahim Efendi; Bu canavarı gemledi, hizmetine aldı.
Kemal İnan Bey; Evet… Hizmetine aldı. Bu hizmeti… Ey! İnsanlar, dedi Kur’an-ı Kerim’inde. Bakın şunu, şunu yaparsanız sizlere saadetler var. Ama bu düğmeyi çevirmeyi bilmezsen, fişin içine, prize parmağını sokarsan, yersin tokatı yanar gidersin. İşte, şeriatın anlamı ve anlatımı bu. Birinci derecede; Nasıl yaşaman lazım. Sen bu dünya da eğer benim tarif ettiğim gibi yaşayabiliyorsan paçayı kurtardın. Burada, bir defa sen, dünya işlerinde paçayı kıvırdın. Aklın ererse, yani tevhid yönüne gelirsen, öbür tarafta da sana,-ama bu yaptığından ötürü var gene senin birşeylerin, var tabii, takdir yine onun, o başka konu da, öbür tarafa giderken düşündün de, Mürşid’in sana anlattığı Allah’ı tanıyabildiysen o zaman başka. Tabii bu nasip ve kısmettir. Allah herkese nasip eylesin.
İbrahim Efendi; Bak şimdi, çok dikkat edin çocuklar. Yarabbi, demiş, bende hiç bir şey yok. Efendim bana hiç bir şey vermedi, ben bunu göremedim, anlayamadım, bilemedim. Hizmet, hizmet… Nereye kadar bu? Ölünceye kadar. Ondan sonra ne olacak bu? Daima söylerim çocuklar. Sizi Mürşid-i Kâmil teveccühe alır almaz, herşeyi verdi. Kim verdi? Allah verdi. Merâtib ve makâmât verdi, Kur’an’ı verdi, her şeyi verdi. Ama yavaş yavaş… Bu âlemde alamadınız, zikirde iken dar-ı bekaya geçtiniz. Sizi yetiştirecekler var. O dünya ile bu dünya arasında irtibatlar kurulmuş. Vazifeliler vazife görüyor. Tertîb-i İlahiye’yi bilmediğimiz için; Halimiz nice olacak! Zannediyoruz ki; Mezardayız.!.. Mezarda değiliz biz. Biz, beden mezarındayız.
“Eee!”, demiş Yunus, “Ya Rabbi, bunlar ne demiş ise bende onu dedim”. Üç sini gelmiş, üç. “Kimsin sen? Kimsin sen?”. “Dedim ki ben”, diyor, “Bunlar ne dua etti ise, ben de aynı duayı ediyorum. Beni mahcup etme ya rabbi”, “Biz dedik ki; Yunus’un hürmetine… Nee! Sen olmayasın Yunus?”. Hemen yemeği yiyor, doğru gidiyor dergâha. Onları bıraktı orada. Demek ki vermiş bana!.. Hanımanneye diyor ki; “ Geldim ben”. (Hanımanne);”Efendi bu kapıdan çıkar Sabah namazına, sende orda eşiğe yat, çiğnesin seni. “Kim bu hatun?”, “Yunus”, “Bizim Yunus mu?” dedi mi kal”. Diyor. Onun için Cenab-ı Hak Teâlâ Hazretlerinin kapısına kim iltica ederse, dergâhına kim iltica ederse boş bırakmaz yahu… Bütün kâinata: “ Cimrilikten, hasislikten, pintilikten vazgeçin. Cömert olun, hoş görülü olun.” diyor. Allah bu, kapısına gelenleri boş bırakır mı?. Dünya -ahiret boş bırakmaz. Onun için, yeri geldi de bunu noktaladım.
Kemal İnan Bey; Önceki gün bir arkadaş bir kıssa anlattı, onu burada anlatayım da, bundaki kerametleri, hikmetleri sizden rica edelim; Hz. Mevlana’nın babası ile bir Hintli hergün sabah namazlarını Kâbe’de kılarlarmış. Ve Mevlana hazretlerinin babası hep ondan sonra gelirmiş. Her seferinde de gayret edermiş, bir türlü de geçemezmiş. Zamanla, onlar tanış olmuşlar ve demişler ki; “İkimizden birisi namaza gelmezse, diğeri onu arasın”. O gün gelmiş çatmış, Hintli gelmemiş. Namazda ilk defa onu geçmiş olmuş ama onu aramak gerektiğini biliyor ve memleketine gidiyor, Hindistan’a. Bakıyor ki, Hintli vefat etmiş. Önceki sözleşmelerinde, sağ kalan diğerini yıkayıp, namazını kıldıracak. Yıkarken bakıyor teneşirin üzerinde Hintli arkadaşı bir hınzır (domuz) vaziyetinde görünüyor. Hınzır olarak görünce, dönüp gidiyor, caiz değil bir hınzırı yıkamak. Eve gelip bir odaya kapanıyor, bir türlü evinden çıkmıyor. Ailesi buna çok üzülüyor. Mevlana bir gün soruyor; “Anne, babam! Nedir, neden çıkmıyor?”. “Oğlum, baban böyle böyle.. bir gün geldi, odaya girdi..”, diyerek annesi anlatıyor. Mevlana babasının yanına girip; “Baba, niye üzülüyorsun?”, diye soruyor. Babası anlatıyor. “Baba, sen onun için hiç üzülme. Ezel bezmi’nde ruhlar secde ederken, Cenab-ı Allah; “Elestü bi Rabbiküm- Ben sizin Rabbiniz değil miyim” diyerek secdeye davet ettiği zaman, o Hintli secde etmedi, uymadı o emre. Sende benim önümdeydin. Sen de hemen hemen uymuyordun. Ben seni bastırdım. Benim sebebi.”. Onun için Mevlana Hz. babası; “Oğlum benden büyük. Ben öldüğümde onu benim yanıma gömmeyin, mecbur olurum hürmet etmeye, ayağa kalkarım”, diyor.
İbrahim Efendi; Bakın çocuklar mesele meseleyi açar. Ahmet Efendi merhumla, Hacı Sabri efendiye misafir geliyor. Bir Kadiri şeyhi. Merhaba, Merhaba. Ahmet Efendi merhum diyor ki; “Sen, “Elestü bi Rabbiküm”, hitabını duydun mu?”, diyor, mürşide. “Nerde duyayım efendi! O milyarlarca yıl evvel olmuş. Ben yoktum”, diyor. “Sen, diyor, “hacı efendi, duydun mu?”, “Duydum efendi. Hala kulaklarımda çınlıyor efendi o seda”., “Ne dedin?”, “Belâ – Evet”. “Bak duymuş. Bende duydum, O’da duymuş!..”. “Nasıl duyar efendi!..”, diyor. O zaman diyor ki; “ Bir Mürşid-i Kâmil eğer Elestü hitabını duymamışsa, Mürşit olamaz.”. “Benim yüze yakın ihvanım var!..”, diyor gelen misafir. “Ama duymamışsın! Ne yapayım!..”. “Gideyim”, diyor, “o zaman ihvanın başını serbest bırakayım, bende mürşitlikten vaz geçeyim”. “Yapma, Öyle yapma”, diyor…
Şimdi size soruyorum,-şimdi Mevlana’nın babası ve o Hintli. Hintli duymamış, babası da duymamış. Ama Mevlana duymuş-, Sizlere soruyorum; “Elestü bi Rabbiküm, hitabını duydunuz mu?”. Duydunuz be, duydunuz… Mürşid-i Kâmil’in hitabı, Elestü hitabıdır. Elestü hitabı olmasaydı, burada hiç işiniz yoktu. İşte, Elestü hitabını bir Mürşid-i Kâmil’den duymuş. Mürşid-i Kâmil’in telkini, izahı Elestü hitabıdır…
Şimdi, devam ediyor, Ahiret, dünya, “Ed dünya mezraatül ahire. “, “Rabbena atina fid dünya haseneten ve fil ahireti haseneten ve gına azaben nar”. Çocuklar! Ben size söyleyeyim; O alemde ne yapmışsanız, bu alemde karşınızda!.. Hiç değişikliği yok, tıpa tıptır… Orda Belâ diyenler, burada lâ demediler, Belâ dediler. Orda lâ diyenler, burada Belâ demediler, diyemeyecekte. Kalem kırıldı. Yazan biri daha yok… Orada gusl edenler etti, edemeyenler gusülsüz kaldı. Orda Allah demeyenler, burada Allah demedi, diyemezde. Kızmayın onlara siz, darılmayın. Kattiyyen, darılmaya, gücenmeye hakkımız yok…
Demek ki Elestü hitabı Mürşidin ikazı, hitabıdır. Şimdi, misal veriyor bize. Mevlana Mesnevisinde misal veriyor; “Babam dahi secde etmiyordu, ben itmeseydim. Benim beş parmağımın izi vardır!..”, açıyor, orda… O gün bu gün. O âlem bu âlem, değişen hiç bir şey yok. Eğer siz, birbirinizi orada tanımasaydınız, burada birleşmenize, kaynaşmanıza, “innemel müminine ihve” hitabına mahzar olmanıza, imkan yoktu. Kimisi nereden, kimisi nereden!.. Hepimiz birer caniydik biz!.. Caniydik, eşkıya idik. Sorarım size; Hanginiz günah işlemedi? Ben de dâhil. Cesur olun bakalım. Ama Cenab-ı Hak Teâlâ hazretleri onları itlâf etti, öldürdü. Yerine, o günahkârların yerine,-hem ayet, hem hadis göstereceğim size-, onların yerine, günah işlemiş işlemişte, tövbe istiğfar etmiş, yani ölmüş ve yerine hiç günah işlememiş bir kavim getirdi.
Bunu, Hasan Efendi, Allah rahmet eylesin, böyle bir sual vârid olmuş ihvanın birinden; “Efendi, böyle bir ayet var; Onlar günah işlerler işlerler, biz onları helak eder, yok ederiz, yerine hiç günah işlememiş bir kavim getiririz”. Düşündürdü beni, diyor. Allah Allah, boş değil ihvanın getirdiği. Bunu ilk zamanlar ben de duymuştum. Dedim ki; Biziz işte; Günah işledik işledik, istiğfar ettik. Şimdi günah işlemek mümkün değil.. Misal vereyim; Bir arkadaşınız; “Ben gelecem size ama ben döverim, vururum, çarparım…”. Çarparsın yok!.. Suç aletlerini biz aldık, attık kenara. Neyle? El, ayak, Ef’âl Allah’ın. Sıfat, vücûd Allah’ın. Sen, hangi, kimin eliyle vuracaksın? Sonra geldi bize. Sordum; “Dövüyor musun?”, “Dövemem”, diyor, “Dövemedim, sövemedim”. Gördün mü ya!.. N’oldu şimdi.? O kişiyi öldürdü, tekrar diriltti. Hiç şüpheniz olmasın çocuklar.
Bu konuşulanların hepsi ayettir, hadistir, hadisi kutsidir. Sakın ha!.. İşkembesinden atıyor efendi, sakın demeyin. Ama hocanın birine sordum ben; “Tövbe istiğfar ettiriyorsun camide”, “Evet”, dedi. “Peki”, dedim, “Sen tövbe istiğfar ettin mi?”, “Etmedim”, “Sen etmediysen nasıl tövbe istiğfar ettiriyorsun?”… Değil mi efendim. Bunu bir erbâbı yapacak. İşte, Mürşid-i Kâmil yıllarca evvel tevbe etmiş, mürşidinde, sonra yıllar geçmiş, size tövbe ettiriyor… Şu halde kime tövbe edilir? Allah’a. Eee, Sen böyle bir makama geldin mi ki hoca efendi, tevbe ettiriyorsun!.. O zaman tutsa tövbesi, hepsi böyle ihvan olur. İhvan-ı Din olur. “İnnemel müminine ihve” olur. Camiden çıkarken; “O yaramaz, bu böyle, bu böyle…”. Var değil mi öyle?!..
“Ben efendiye intisap ettim”. Yok öyle şey!.. Ama ne var; Sürünün içindesin…



