Mübarek Ramazan’a Girerken / Zikir Meclisleri, Gördüklerim, Duyduklarım

Yazar: Hasan Fehmi Kumanlıoğlu
Siteye Eklenme Tarihi: 16.02.2026

mübarek ramazan’a girerken

Zikir Allah’ın emridir . “ Ey iman edenler, Allah’ı çok zikrediniz” ( Ahzab, 33/41).

Çok zikretmek her nefes Allah Allah Allah demektir. Hz.Peygamber, Cebrail as.dan bu tarz zikri diz dize oturarak, Cebrail as.ın elleri, Peygamberimizin elleri üzerinde gözleri kapalı telkin almıştır. Haririzade Muhammed Kemaleddin Efendi Hazretleri eserinde bunu böyle belirtir.

Biz de mürşidlerimizden böyle gördük ve uyguluyoruz. Şimdi kendimi bileliden beri gördüklerimi yazıyorum.

Sene 1961 olsa gerek. 1960 İhtilali yeni olmuş: Askeri idare görevde. Ahmet Kumanlıoğu Ef. babamız da Melametin yayılması görevinde.
Makedonya’dan Hz.Pir Muhammed Nurü’l-Arab’inin ilm-i Tevhid nurunu, Melamet neşvesini yaydığı diyar-ı Fatihandan gelen derviş kardeşlerimiz ve buradaki canlar bir olup bir Pazar günü Karşıyaka Yamanlar Dağına Karagöl’ün yanındaki alana vardık.
Düzlük araziye yerleştik: Yaklaşık 40 kişi. Direksiyonda merhum Hurşit Aysan amcamız vardı.
O zamanın kalite kamyonu Magirus’un arkasında oturaklar.
Tabii O günler hizmet böyleydi. Can dervişler, çıkınlarıyla birlikte yerlerini aldı halka şeklinde. Evden getirilen yumurta, domates, biber, peynir vs. paylaştırıldı Efendimiz tarafından.
Çünkü kardeşliğin gereği buydu.
Hava nefis, ortam şahane.
Çimler yemyeşil.
Sohbet, namaz ve arkadan cehrî zikir.
Aman Allahım, o aşıkların o dervişlerin halini bir görseniz, kendinden geçen mi ararsın, meyilli araziden aşağıya yuvarlanan mı…. Müthiş manzara.
Zikrin tadını alanlar demek böyle oluyormuş.

Hadiste Hz. Rasul buyuruyor: “Zikrullahi kesiran hatta yekulû mecnun, Size mecnun deseler de Allah’ı çok zikrediniz”.

Bunu o gün gözlerimizle müşahede ettik merhum Kayıkçı Muhittin Durgut amcayla.

Ertesi gün ormancılar birbirine yüksek sesle;
“Yahu dün neler oldu bir bilseniz, Ormancı Ahmet ağb. müritlerini toplamış görmeyin çınlattılar Yamanlar dağını Allah Allah diyerek.”
Yaşanılan o harikulade olayı haykırdılar. Çok şükür bu günü yaşadığımıza.

Akşamüstü büyük bir gönül rahatlığı ile evlere döndük.

En büyük ders; korkusuzca Allah demek. Hem de toplu halde, hem de cehrî / bağırarak.

Duyduklarıma gelince;

Annem merhume Asiye Kumanlıoğlu hanımanne (1929 Menemen- 2016 Karşıyaka) anlatmıştı:

“Evliliğimizin hemen akabinde 1944 yılı, Hasan Fehmi Ef.miz İzmir’den teşrif ettiler. Hep birlikte şimdi Aliağa’ya bağlanan Helvacıköy’e gittik. Orada çok şevkli aşklı Ümmücük Mehmet amcamızın evinde toplandık. Evi biraz yukarıdaydı. Tabii köylüler bizi görünce hemen mevzilerine geçip, gözetlemeye başladılar. Köy lisanıyla; “Gene geldi bu hünkürücüler” diyorlar ve her biri bir köşeye sinip bizim yüksek sesle Allah ve Hu deyişimizi bekliyorlar.

Efendimiz sohbet ediyor, ihvan ise zikre geçmek için sabırsızlanıyor. Biz zikirsiz yapabilir miyiz hiç. O bizim canımız, ruhumuz, her şeyimiz. “Zikirsiz fikirsiz olur mu derviş –Dervişi ezelden çün Allah sevmiş” diye haykırıyor Efendi babamız Ahmet Kumanlıoğlu. Hz.

Derken bir tecelli oluyor beklenmeyen. Foça tarafından bir bulut peyda oluyor yaz günü. Geliyor Helvacıköy’ün üzerine. Kararıyor ve arkadan müthiş bir yağmur. Gözetleyenler hepsi dağılıyor, evlerine gidiyorlar. Dervişler derin bir nefes alıyor ve başlıyorlar zikr-i ilahiye. Doya doya zikrediyorlar. Arkadan ilahiler. Bir de ne görelim… Hasan Fehmi Efendimizde alışık olmadığımız bir hal.O mübarek de iyi bildiğimiz meşhur ilahiyi söylemeye başlamasın mı !.. Naci Sultan’dan:

“ Zikr-i Hakk’a başlandı İsm-i celal hızlandı / Arş-ı alâ sallandı Allah Allah dedikçe”

Efendimiz ilahiyi okurken kendinden geçiyor ve başlıyor saatin sarkacı gibi sallanmaya. Sedirde oturuyor. Bize göre bizim arşımızda sultanımız. Manzarayı böyle seyrediyor ve zevkediyoruz.

İkramlardan, namaz ve duadan sonra açılan gökyüzündeki tertemiz havayı müteakip ruhumuz dolu olarak evlerimize dağılıyoruz.” Güzel anamın anlattığı bu hatırayı büyük bir keyifle ibret alalım diye paylaşıyorum.

Cesaret, sonucu Allah’ın lutfuyla keramet de dahil pek güzel bitiyor.

Gözü kara, kara gözlü olanlara binlerce selam. Durmak yok, aşka ve zikre devam . Hu Hu Hu…

1962 yılıydı. Göçmenler geliyordu o günkü Yugoslavya’dan .Gelen ailelerden biri de Üsküp’ten İlahici Süleyman Efendi namlı bir zat-ı muhterem idi. Biz buradakiler çok seviniyorduk. Çünkü Melamet’in 3. Devre Piri Pirimiz Seyyid Muhammed Nurü’l-Arabi’nin ömrünü verdiği nurun yayıldığı beldelerden teşrif ediyorlardı. Evet, doğrusunu söylemek gerekirse,bir yandan içimiz kan ağlıyordu, Müslüman-Türk’ün şanla şerefle hükmettiği, hizmet ettiği diyarlar elden gidiyordu. Ama bir yandan da Kader ağını örüyor, hükmünü icra ediyordu. Oradaki sevgilileri, şehitler ve aşıklar diyarı Anadolumuza kavuşturuyordu. Şimdi sizlere bu konuyla ilgili şu unutulmaz hatırayı sunuyorum.

Bir keresinde Efendi Babamız Ahmet Kumanlıoğlu Hz. çok değer verdiği efendisi Hasan Fehmi Tezdoğan Hz.lerine; “Efendi be, Allah beni sana kavuştursun diye koskoca Rumeli’yi bizden alıp düşmanlara verdi” dediğinde Efendi hz.leri kendisine yarı hüzünlü bir halde şöyle cevap vermişti.: “Deme be çocuk deme, böyle söyleme. Kolay mı yeri yurdu değiştirmek be evladım ….”

Bir tarafta ilm-i Tevhid hazinesini sunan Zat-ı Muhtereme kavuşmanın doyumsuz lezzeti, diğer taraftan yerinden yurdundan olmanın verdiği acı gerçek.. Hem de 500 yıl kardeşçe yaşanılan coğrafyadan kopmak. Ama şeytan durmuyor.Sonu acı ve felaketle biten hayatlar…

İşte İlahici Süleyman Vardar Ef. de de bu hüzünlü gerçeği görüyoruz. Dönelim anlatmak istediğimize. Çiğli’de eskilerin Domuz Ormanı denilen boş araziye derme çatma bir ev kuruluyor. Kalabalık nüfus bir arada. Balkanlardan getirdikleri kalplerindeki melamet pınarı burada gürül gürül akmaya başlıyor. Daha önce göç eden efendiler bu tatlı pınarın suyunu içiriyorlardı. Hasan Fehmi Ef, 1930 lu yıllarda Menemen’de bu ikramı sunuyordu. Dedem Hacı Kamil 1930, babam Ahmet Ef. 1943 yılında Melamet mesleğinde idiler. Bu aşkla yanan babacığım 1956’da Karşıyaka’ya bir de okuma sevdasıyla evimizi taşıdı. Eniştem Hacı Mehmedali Yeşiler’in tarlasında basitçe inşa ettiğimiz evden, Tevhid nuru fışkırmaya başladı. 1959 yılında Hacı Babamız H. Sabri Soyyiğit hocaefendi geldiler. 1960 ‘ta beni 277 numarayla İzmir İmam-Hatip Okulu’na yazdırdılar. Aşk ateşi de harladı. İşte bu zaman diliminde melamet erleri içlerindeki sevdayı dışa vurmak ihtiyacındalar. Önce Yamanlar Dağında bu tecelliyi görüyoruz. Akabinde Çiğli’de Süleyman Ef. nin evinde. İhvanlar oturmuşlar çerge denilen kilimin üzerinde sohbeti can kulağıyle dinliyorlar. Arkadan ilahiler ve zikir. Coşan mı ararsın, kendinden geçen mi. İstanbullu Albay Tarık Dizdar beyi de halkanın içinde görüyoruz. Dervişleri sakinleştirmek hayli zor oldu. Namazdan sonra dışarı çıktık, çimlerin üzerinde ayak zikri. Yanımızdan geçen trendekiler bizi seyrediyorlar ve ne güzel hora oynuyorlar diye içlerinden söyleniyorlardır mutlaka. Olsun, biz coştuk bir kere. Doya doya Allah diyoruz, kimseye zararımız yok ki.

İşte canlar, dostlar bu binanın temeli burada böyle atıldı ve sağlam zemin üzerine kuruldu. Elhamdülillah. Bize düşen, bu bayrağı daha da ilerilere taşımak. Niyetimizden ve uygulamadan hiç sapmadık ve şaşmadık. Eserlerimiz ortada. Durmak yok, yola, hizmete devam.

Hasan Fehmi Kumanlıoğlu
16.02.2026 Pazartesi
Karşıyaka – Ev

1975 yılıydı. Karşıyaka-İzmir 6102 Sokak 13 nolu evimizin ikinci katında salonda mutad toplantımızdayız. Efendi Babamız sohbette. Çok güzide misafirlerimiz var Eski Yugoslavya’dan, Prizren şehrinden. Hacı Abdülhamid Ef.ile Hacı Emin Ef. Muhteremler hem aşık hem de musikişinas.

Efendi Babam Ahmet Ef. biraz sohbetten sonra onlara sevgi ve hasret dolu çoğu göçmen ihvana konuşma lütfetmelerini rica etti. Mübarekler başladılar ilahilere. Arka arkaya dolu dizgin gidiyorlar. Fakat dervişlerin içi içine sığmıyor. Zikrullaha geçecekler, bir türlü geçemiyorlar. Zira okunan ilahilerin ritmi tutmuyor. İşte bu anda Efendi Babam Hacı Emin Ef.ye dönüp; “ Emin ef. ihvan yanıyor, zikre girecek ama okuduğunuz ilahilerle ritmi tutturamıyorlar. Siz bizim zikrimize uygun makamda ilahiler yapar mısınız? “ diye ricada bulunuyor. “Tamam be Ahmet Ef” diyor muhterem. Hemen başlıyor oranın şivesiyle okumaya “ Derviş-i kemalız –Uryan olmişız / Melamet yolunda – Kurban olmişız Senlıkten benlıkten – Çoktan geçmişız / Neyleriz imarı – Viran olmişız”

Allah Allah, ihvan bir başlıyor cehrî zikre. Gökten sağanak halde yağan yağmur gibi. Bir taraftan şimşek gibi çakıyor, bir taraftan gök gürültüsü gibi gürlüyorlar. Sallanan mı ararsın, yerinde zıplayan mı !! Tabandan tavana yükselen bir ses cümbüşü. İhvan coşuyor, ilahihanlar coşuyor. Arka arkaya zikre uygun, zakirleri coşturan kendinden alıp lâhutî aleme yükselten Rabbanî nağmeler. Aman Allahım, ne müthiş bir tecelli. Hiç bitmesin istiyoruz. Ne kadar sürdü, saat dakika tutmadık. Ama her birimiz bol yağan yağmurdan sonra toprağın suya kanması gibi, içimiz zikir dışımız ilahilerle doldu taştı. Çok şükür Elhamdülillah.

Efendi Babamız “Huuu” deyip sükunete erdirdi bizleri. Namaz ve duadan sonra H.Emin Ef. yine kendi şivesiyle şu cümleleri kurdu; “ Açan gidecim Prizren’e, te bu yadigar kalsın sizlere dinlersiniz”.

Hatıranın üzerinden yarım asır geçti. Hala içimizde taptaze. Mübareklerin ruhları şadolsun.

Ne yazık ki o zaman banta alınan bu gelişmeleri şimdi bulamıyoruz. Ender Doğan üstadımız bir iki ilaveyle ilahinin arkasını tamamlayıp söylüyor. Ben de üstadın sesinden okunan bu nağmeleri cep telefonuma uyarıcı yaptım. Keyifle dinliyorum. 17.02.2026 Salı

Ayrıca, Makedonya’dan derviş Emrah Ali, bu ilahiyi bulmuş, bize gönderdi. Bazı yerleri değişik. Olsun, içeriği aynı. Melamet ve aşk.

Osmanlı coğrafyasında birlikte yaşıyorduk. Şimdi gönül coğrafyamızda mana zevklerini yaşıyoruz ve inşallah bu böyle devam edecek.

Derviş(i) Cemali(z) üryan olmuşuz Melamet yolunda feda olmuşuz

Senlikten benlikten çoktan geçmişiz Tevhid(i) vücudu biz zevk etmişiz

Hal ile kalmışız(kalimiz) özdür sözümüz Derya-yı kemalde yeksan olmuşuz

Mürşid aynasında Hakkı görmüşüz Neyleriz a’marı(imarı) viran olmuşuz

Meyhane-i aşkta var çerağımız Mahbubun elinden biz dem içmişiz

İlmel yakinde biz ilmi ledünüz Neyleriz kitab(ı) Kur’an sözümüz

Ehl (i) ile naehle yoktur farkımız SIDKİ (aşkta) müdam dümdüz görürüz

Not: İlahi içindeki düzeltmeler ve ilaveler tarafımdan yapılmıştır. Hoş görünüz canlar…(HFK)

Merhabalar.. Yıllar önce Efendi Babam anlatırdı.

1930 Kubilay Olayı bilhassa, Menemen’i çok sarsmıştı. Zor günlerdi o günler. Manevi gıdalarla beslenen Hak aşıkları bu ihtiyaçlarını gözlerden ırak yerlerde alıyorlardı.

1940’lı yıllardan birinde Hasan Fehmi Tezdoğan Ef. Hz.leri İzmir’den teşrif etmişti. Bir yaz gecesi bizim bağımızda oturulacak, orada sohbet muhabbet ve zikir yapılacaktı. Hatta Melamet mesleğindeki ilm–i ledün dersleri omcaların altında değiştiriliyordu.

Toplanma yeri bağımıza teker teker sessizce geliniyor, orada sohbet ,namaz ve zikir meclisi kuruluyordu. Anayol yakın olduğu için yola yakın yere gözcü konuluyor ve gece dolaşan kır bekçileri gözetleniyordu. Aramızdaki özel haberleşme sistemi içinde hareket ediliyor ve hadise çıkmadan icra-i faaliyette bulunuluyordu. Büyük Efendimiz ilm-i hakikat sohbetini aşkile yapıyor, zikrimizi icra ediyor böylece gönüllerimiz ferahlıyordu. Bu zor şartlar altında bile biz çıkış yolu buluyor ve netice alıyorduk. Atalarımız ne demiş; “Dağ ne kadar yüce olursa olsun, yol onun üzerinden aşar.”

Bizim kimseden çekindiğimiz yok. Çünki biz ıslah-ı nefs yapan erleriz. Koca Niyazi ne buyurur; “Adavet kılma kimseyle sana nefsin yeter düşman / Ki senden ayrılmaz asla ömür ahir olunca ta”

İşte bu görüşü benimseyen büyüklerimiz, bütün güçlerini ayet ve hadislerden alıyor bizleri yetiştiriyorlar. Zikr-i ilahiyi talimle başlayan bu yetiştirme metodu, fenafillah ve ardından bekabillah mertebe ve makamlarını telkin almakla tamamlanıyor. Yalnız bu mücahede doğumdan ölüme kadar uzanan bir sürede gerçekleşiyor.

İşte biz de derslerimizi her halükarda bu vazifeyi icra eden mürşid-i kamillerimizin öğretim ve eğitiminde tamamlıyoruz. Gerek dergahlarda, gerek evlerde gerekse zor şartlar altında bağda kütüklerin altında. Durmak yok, aşk ile hizmete devam.

Görev büyük bir cesaret ile yapılıyor, dualardan sonra, geldiğimiz gibi teker teker sessizce evlerimize dağılıyoruz. Allah kabul etsin. İşte o günlerden bu günkü refah günlerine kavuşuyoruz. Elhamdülillah.
19.02 2026 Perşembe

Yakın tarihten; 21.02.2026 Cumartesi Ev.

1973 yılı ilkbaharı. Başarılı olamadığım Erzurum İlahiyat Fakültesi asistanlık imtihanından sonra Kars-Sarıkamış’a gittik merhum aziz dostumuz Hasan Kalkancı hocam ile. Çünkü orada Konyalı Mehmet Aktaş hocam müftü idi. Kendisi bizi bir hafta boyu ağırladı.

Peygamber Efendimizin doğum günü münasebetiyle Sarıkamış Merkez Camiinde yatsı namazını müteakip bir konuşma yapmamı istedi Müftü kardeşimiz. Bendeniz o zaman Konya’da stajyer Müftü Yardımcısı idim.

Oldukça serin bir Nisan gecesi cami doluydu. Güzel bir Doğum Günü vaazını yatsı namazını müteakip yaptım. Mihrabın önünde yerimi aldım, yanımda müftü efendi de vardı.

Vakit geçti, hava soğuk. Bir kardeşimiz minbere dayanmış , ikide bir ayak değiştiriyor.Bitirelim toplantıyı dağılalım düşüncesiyle Fatiha dedim yüksek sesle. O mübarek zat hemen ayağa fırladı ve başladı döne döne zikrullaha .

Akabinde yangın yürekler de hemen zikre katıldı. Aman Allahım, ne müthiş atmosfer.! Cami cemaatinin büyük bir kısmı Ahmed Er-Rufai hz.nin dervişi imiş. Yukarıdan mahfilden inenlerle büyük bir topluluk oluştu önümüzde. Kısa bir süre sonra zikir ateşi harlandı. Dervişlerin kafaları saniyeler içinde bir sağa bir sola gidiyor. Neredeyse kopacak. Kesintisiz Allah diyorlar. Bir de ne göreyim, yol arkadaşım Hasan Hoca en önde zikir coşkusunda başı çekiyor. Bizim öğrendiğimiz tarzda. Her nefeste üç kere Allah Allah Allah temposunda. Sesi o kadar gür çıkıyor ki, zakirlerin neredeyse bütünü bizim tarzımıza döndü. Hepsi Melametin geniş şemsiyesi altına girmiş bulundu. Zaten melamet neşesi bütün tarikatların vardıkları veya varacakları münteha/son nokta değil mi? O da neydi, “La mevcude illallah= Allah’tan başka gerçek mevcud yoktur” zevkine ulaşmaktı. Bütün mürşid-i kamillerin varmak ve vardırmak istediği zirve anlayış. Bunun için mangal yürekli, sağlam akıllı olmak gerekir. Teslimiyet-i tammeyi unutmayalım.

Gelelim zikir coşkusuna. Zikrin kabardığı zakirlerin avazlarının semaya yükseldiği anda Müftü kardeş, cami dışında gelişmeleri incelemeye çıktı. Yahu, biz Peygamberimizin doğum gününde O’nun Hicret esnasında yatağında Hz.Ali (kv) efendimize talim ettiği cehrî zikri yapıyoruz. Bunda çekinilecek bir durum yok diyorum hocaefendiye. Ortalık sakin, asayiş berkemal.

Camiin içerisi kaynıyor. Bir derviş ayağa fırlıyor. Başlıyor döne döne Allah demeye. Diğer biri şınav çeker vaziyette. Birkaç kardeşimiz onu sakinleştirmeye çalışıyor. Ne mümkün…

“Bak diyorum müftü kardeşe. Cenabı Hak Ülü’l-elbab / Gönül erlerinin ayakta, oturuken ve yanları üzerinde Allah diye zikrettiklerini müjdeliyor ayet-i kerimesinde.(Âl-i İmran,3/191) .Biz şu anda bu gerçeği gözlerimizin önünde müşahede ediyor, seyrediyoruz Elhamdü lillah. Uzun bir süre zikrullahı yaşadık. Vakit bayağı ilerledi. Vücutlar yoruldu. Artık istirahata çekilelim diye ben bizim usul, sükunete erdirmek için Hu, Hu,Hu demeye başladım. Allah Allah bir de ne görelim. Millet ateşe benzin dökmüş gibi daha yüksek sesle zıkrullaha sarılıyor. Arkamda oturan cami imamına döndüm nasıl susturacağız diye. Hocam, Kelime-i Şehadet getireceğiz dedi. Hemen Eşhedü en la ilahe illallah çekmeye başladık ve sükunete erdirdik aşk, zikir ve vecd topluluğunu.

Unutulmaz anılarla dolu bir gece ve zaman yaşadık. Düşünün bir kere, aradan tam tamına 53 sene geçmiş, taptaze zihinlerimizde.

Bu güzellikleri yaşadığımız günden takriben dört ay sonra tayinimi, ziyaret ettiğimiz Sarıkamış’a Müftü Mehmet Aktaş hocamın yanına istedim Vaiz olarak. Yanındaki ilçe Selim’e verdiler. Orası da olmadı ya. Bu sefer de Edirne Enez’e tayin ettiler. Ama altı ay sonra askere gideceğimden Enez’de de göreve başlayamadım ve Diyanet’ten istifa ettşm. Bu gelişmelerin derin hatırası ve macerası var. Yeri ve sırası gelince anlatırız inşallah.

Askerliğe Nisan 1974’te Tuzla’da 125.dönem yedeksubay okulunda başladım. 31 Temmuz’da kuraları çektik. Ben yine Konya’ya geldim. Adana’ya intikale gittik. Kıbrıs Barış harekatında esirleri Girne’den LÇT ile aldık, Adana’ya getirdik sorgulama için. Daha sonra Konya’ya döndük.

Konya’ daki askerliğim sırasında 1975 yılı Nisan ayında olsa gerek Kars’tan Konya il müftülüğüne tayin olan Kahramanmaraşlı merhum İsmet Karaokur hocamı ziyarete gittim resmi elbiseyle. Hem tebrik ettim hem de iki-üç yıl önce orada, o binada görev yaptığımı bildirmek için. Sohbet esnasında tayinimin Selim’e vaiz olarak çıktığını söyleyince Müftü Efendİ hayretle yüzüme baktı ve ; “ Allah Allah, demek sendin o.Yahu Kars ilinde vaiz yok, ilçeye vaiz tayin ediyorlar. Gelseydin zaten ben seni ile alacaktım hocam” dedi. Gülüştük. Dünya çok küçükmüş be dostlar.

İşte dostlar, paylaştığım bu zikir meclisi ve gelişen olaylar sizlere yadigar olacak, ileride gelecek nesillerimize de miras kalacak. Ömrümüz vefa ettikçe de bu yolda aşkla, zevkle zikrullaha ve fikrullaha devam edeceğiz inşallah.

Zikir Meclislerinden Örnekler; 21.02.2026

Otururken aklıma sonra da dilime birdenbire Niyazi Sultan’ın şu dizeleri döküldü geldi:

“ Mescidü meyhanede hanede viranede — Kâ’be’ de puthanede çağırıram dost dost”

Bugünlerde “Zikir Meclislerinde Gördüklerim Duyduklarım” başlıklı bir yazıyı kaleme aldım. İşte bu sebeple bu meclisler nerelerdir diye düşündüm ve şunlar zihnimde tecelli etti.

Cemal-i yare meftun olan Niyazi Sultan’ın zikir meclislerine bir göz atalım.

Mescidler, meyhaneler. Haneler, viraneler.. Ve de Kâ’be ile puthane..

Bunların içinde sivrilen iki meclis var. Meyhane ve puthane.

Tasavvuf dilinde söyleyen Sultanlar tıpkı Edebiyatçılar gibi örtülü, muamma ifadeler kullanırlar. Aşina olanlar anlasın diye.

Meyhane, aşk şarabı olan zikrullahın icra edildiği yerdir. “İçmişim aşk şarabını ab-ı engür olmadan” diyor Hak aşığı Şemsi Sivasi Hz..

Puthane ise güzel manasında olan sevgilinin olduğu yerdir. Bizim tek sevdiğimiz Allah’tır. “Eşeddü hubben lillah” ( Bakara, 2/165’ten) ayetinden anladığımız, müminler Allah’ı (cc) her şeyden fazla severler. Şiddetli sevgi ile sevilen Mabudumuzun, Mevlamızın anıldığı yerdir puthane. Yoksa el ile yapılan ve bazılarının aç kaldığında yedikleri putun bizim katımızda ne yeri olabilir…!

Kayserili Ahmed Remzi bakın ne diyor:

“ Büthane mi mescid mi desem şehr-i Stanbul — Ebruları nice mihrab olacak sanem var”

(Bu İstanbul şehri için puthane mi yoksa mescid mi desem, bilemiyorum. Öyle sanem/güzel var ki ebruları/kaşları nerede ise mihrab olacak.)

Gelelim bizim zikrullah meclislerine:

İlk başta evlerimiz, dergahlar yok iken bu merasimler evlerde icra ediliyordu. Saliklerin sayısı artınca daha geniş yerlere ihtiyaç duyuldu. 1956 da Karşıyaka’da inşa ettiğimiz ama şimdi ne yazık ki hatıralarda kalan evimiz ne zikirlere şahit olmuştur. Ne namazlara ne biatlara da şahit olmuştur. Dil, tariften acizdir. Saymakla bitmez.

Hak aşıkları çoğalınca yanındaki arsaya üç katlı ev yaptı Ahmet Efendi Babamız. Birinci katta ben oturuyordum, Zaman geldi oradaki salon da yetmedi canlara. Yandaki odanın duvarını kaldırıp mekanı genişlettik.1972’den 2022’ ye kadar süren bu hizmet, daha sonra kentsel dönüşüm isteyen kardeşlerimizin arzusuna kurban gitti. Aynı zamanda ikinci ve üçüncü katlarda da bol bol zikirler yapıldı. Fail Allah’ı zevkederken bir yanımız acıyor dostlar. Haydi hayırlısı.

  • Hacı Baba’nın Şemikler Camiinde unutulmaz zikir merasimleri. Camiin karşısında zücaciye dükkanının küçük odası hem zikir hem de ilahilerle yankılandı bir zamanlar..
  • Şemikler’de tren yolunun kenarında Kovacılar kahvesi. Kahveci, sohbetlerin yapıldığı gün neredeyse bir haftalık gelir elde ediyordu ısmarlanan çaylardan. En az yirmi kişi olurduk.
  • Menemen Ulucak’taki kahveleri de analım. Ama orada büyük aşık Koca Ömer namıyle bilinen ağabeyimizin salonunda toplanan saliklerin zikirleri bam başka. Ben ve Mehmet Köse ustamızın Ahmet Efendi Babamızın gözetiminde Hacı Baba’dan aldığımız zikrullah dersi.
  • Mehmet Köse ustamızın gerek Ulucak’ta gerek Karşıyaka’daki evlerinde ailesi dahil ihvan ile yapılan zikirler, sohbetler ve maddi manevi ikramlar. Efendi Babamızın bir sözünü iki etmeyen gani gönüllü ağabeyimiz. Ruhları şadolsun.
  • 22.02.2026… Menemen’de Nuri Eşlik ağb.in oturduğu baba evindeki geniş salonda yapılan merasimler. Büyük kalabalığı içinde barındıracak kapasitede bir salon. Muğla’dan, Karşıyaka’dan ve çeşitli yerlerden gelen gönül erlerinin o coşkulu zikirleri hiç unutulur mu? Ağabeyi kadim ihvanlardan Ziya Eşlik ağabeyin evinde oğulları ile birlikte ihvanın aşkile yaptıkları zikrullahlar. Ziya amca büyük mücadeleden sonra 16 yaşında 1945 yılında o zamanki ünvanıyle Ahmet ağabeyinin nezaretinde Hasan Fehmi efendimize biat ederek Melamet mesleğine kavuşuyor. Doğum yerim olan bu beldede o mübareklerle çok güzel hatıralarımız var şükür.
  • Yine Menemen’de Mehmet Dağ ve Hicret Danış, Şerif Yoldaş, yeğeni Şerif Ali Yoldaş ve Arıcı Hüseyin Avcı kardeşlerin evleri ve bahçelerinde yaşadığımız o mutlu anlar. Ayak zikirleri bambaşka haz veriyordu. Böylece gönüllerimizin pası siliniyordu.
  • Kınık-Poyracık’ta Mehmet Arıkan kardeşimizin eski ve yeni evlerinde unutulmaz zikirli anılar yaşadık, yaşıyoruz. Maddî ve manevi ikramları ev halkını hep iyiliğe kavuşturacak inşallah. Halaoğlu Hacı Hasan Çevik’in evinde ve bilhassa ovadaki tarlasında yaşadığımız hatıralar. Merhum Bergamalı/Kınıklı Ömer Dağtaş efendinin kızkardeşi Vesile hala ve eşi Ali Gümüş ef.nin de hazır bulundukları meclisler. Dünürümüz merhum İsmail Çakır ve ailelerimizin de hazır bulunduğu tertemiz ortamlar. Poyracık ovasının ortasında bulunan eski tarlanın içindeki kocaman yaşlı telli kavak ağacı nelere şahit, bir bilseniz. Yemekler ve akşam- yatsı namazları, sohbet ve ayak zikirleri kamyonun aküsünden gelen elektrikle ortamı aydınlatan küçük ışıklar altında yaşanıyordu. Ova damındaki oda da gaz lambası ile aydınlatılıyordu. O mübarek zaman diliminde altında oturduğumuz ağacın üstüne bir kuş geliyor ve bizim zikrimize iştirak ediyor. Anlatıldığına göre bu kuşcağız öyle çok ötüyormuş/ Hu çekiyormuş ki en sonunda boğazından kan damlıyormuş. Rabbimizin hikmetinden sual olunmaz der büyüklerimiz. İşte bu halde zevkimiz tavan yapıyordu. Türküde dediği gibi: “Üstüm yağmur altım çamur / Yine gönlüm hoş idi” . Gönüller bir olduktan sonra her yer mukaddes ve muhterem. O günleri hep böyle yaşadık ve yaşamaya devamda azimliyiz dostlar.
  • Zikr-i cehrîye önem veriyor ve ayak zikrinden çok bahsediyoruz. Namaz günde 5 vakit. Gece kılınan Sabah, Akşam ve Yatsı namazları cehrî, açıktan okunuyor kıraat. Gündüz kılınan Cuma ve Bayram namazları hikmdete binaen açıktan okunuyor. Yine gece kılınan Teravih Namazı Fatiha ve zamm-ı sureler açıktan okunuyor. Ramazan ayında Vitir namazı da aynı, açıktan. Yani demem o ki; ayetlerin açıktan okunması hem hıfzı kuvvetlendirir, hem de cemaati bilgilendirir ve varsa yanlışlarını düzeltir. Bu tür uygulama toplum psikolojisinde çok etkilidir. Aynen zekat ve mali yardımların açıktan/alenen verilmesinin insanları/müminleri teşvik edici hüviyetinin olması gibi. Tabii, bu zikri yaparken etrafı rahatsız etmek söz konusu olamaz. İhvanlar zikrin coşkusuna kapılıp seslerini yükseltince Efendi Babam hemen müdahale eder ve “ Daha yavaş, daha sakin” diyerek komşuların rahatsız olmamasına büyük özen gösterirdi. Bunu da arzetmiş olayım dedim. Zikr-i hafiye örnek olarak ise Öğle ve İkindi namazları verilebilir.
  • Dededergah zikirleri : 5 – 6 yıl öcesine kadar evimizin yanında Karşıyaka Hastanesi’nin karşısında bir dükkanımız vardı. Kardeşimiz Hasan Fehmi Özbek’in kartonpiyer malzemesini sattığı bir yer. Çoğunlukla ikindi vakti dervişler bir araya gelirdik. Namaz, sohbet ve zikir. Aşık Hüseyin Meraklı, Erdinç Özkan, Şekerci Mehmet Özbek daimi gelen dostlardı. Hacı Babam da sıkça gelirdi. Sevgili Hamza Kılıç hocamla yazdığı eserlerin kritiğini yapar, fikir alışverişinde bulunurduk. Bu meclise gelen Ümit Şenyüz kardeşimizi elim bir kazada kaybettik ve rahmet-i Rahman’a emanet ettik.Rabbim tüm göçenlere rahmet eylesin. Dükkanın ön yüzünde olduğu gibi arka tarafındaki bölümde de toplanırdık. Bir keresinde Ender Doğan üstadımız da teşrif edip, bizi lahutî sesiyle icra ettiği/okuduğu ilahileriyle mest etmişti. Ayakta yaptığımız zikirleri çok özlüyoruz. İhvanın, kol kola girip döne döne icra ettiği zikrullahta bambaşka bir hal aldığı, kendinden geçtiği o anlar. Gel de yanma o günlere…. Şimdi “Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer” atasözüyle avunuyoruz. Olsun be, bunu bulamayanlar da var. Mevla’ya sonsuz hamdü senalar.
  • 23.02.2026 Pazartesi . Şekerci Mehmet Özbek kardeşimizin Buca Hasanağa Bahçesi yakınındaki evinde yaptığımız zikirler. Akşamları en üst kattaki dairede ve terasta gelen ihvan ile birlikte coşardık. İlahiler, namazlar,Kur’an’lar, dualar. Çok feyizli olurdu. Masmavi, bol yıldızlı ve pırıl pırıl bir gökyüzünün altında huzur ve mutluluğu arar bulurduk. Şairimiz Faik Ali Ozansoy’un şu muhteşem deyişi: “Yıldızlı semalardaki haşmet ne güzel şey / Mehtaba dalıp yar ile sohbet ne güzel şey Dünyamızın üstünde bütün ruhlar uyurken / Dünyada senin aşığın olmak ne saadet Bir bitmeyecek aşkı muhabbet ne güzel şey / Yıldızların altında ibadet ne güzel şey” meramımızı ne güzel anlatıyor. Odanın içinde Tahsin Cem Güzel kardeşimizin bağlamasının tellerinden çıkan tınılar ve bizlerden dökülen ilahi nağmeler, zikrimize ne güzel revnak ve tad veriyordu… Bütün bunlar You Tube Fehmister kanalında seyredilebilir.
  • “ Rabbim beni ve neslimi salatı ikame edenlerden eyle. Rabbimiz duamı kabul et” (İbrahim, 14/40) duası Hz. İbrahim (as) ın meşhur duasıyla bu meclisimizi kaleme alıyorum. Salat, zikirdir, duadır, salavattır. 24 Ocak 2015 günü çekilmiş bir fotoğrafımız var eski evimizin salonunda. Orada olanlar; ben, yanımda Mahmut Alperen ve Aslı Elif torunlarım. Karşımda Ahmet Tarık ve Mustafa Kerem torunlarım. Büyük oğlumuz Ali Rahmi hoca, Şerif Yoldaş dayımız , büyük damadı İsmail Hakkı Parlak ve Hasan Fehmi Özbek ihvanlarımız. Fotoğrafı küçük oğlumuz Salih Rifat çekmiş olabilir. Burada, ailece kurduğumuz zikir meclisini dile getirmek istedim. Ayette İbrahim (as)ın gönülden yaptığı duayı yaşamamız gerektiği inancıyla hareket etmeyi şiar edinmişiz Efendi Babamızdan. “Siz benim üstlendiğim ilm-i tevhidi barındıran Melameti yaşayacaksınız, yoksa….” diye bizi çokça uyarırdı. Şükür, bu yüce davayı yürütüyoruz. Torunlarımızla beraber geçirdiğimiz o dakikalar bize hayat verdi ve vermeye devam edecek inşallah. Kalkınma, maddi ve manevi ilimlerle mücehhez olarak yapılır ve sonucu insanlık için çok parlak olur. O meclis 11 sene önce kurulmuş ve belgeli. Bir taraftan ilahiler söylüyoruz, bir taraftan genç, orta yaşlı Hak aşıkları Allah diyerek zikrediyorlar. “Allah” adıyle zikretmek derin manalar ve hikmetler barındırır içinde. Çünkü Allah ismi, diğer isim ve sıfatları camidir/ içerisinde toplar. Haririzade Muhammed Kemaleddin Efendi Hz. “Raşehatü’l-esna alâ Teveccühati’l-esma” adlı eserinde şunları dile getirir; “ Bak, hasta Ya Allah dediğinde Ya Şafi ismini murad eder. Günahkarın muradı Ya Tevvab, Düşkünün muradı ise Ya Aziz’dir. Diğer isimleri de böylece düşünün”. Demek oluyor ki her nefeste üç kere Allah deyişimiz bizi nisbet varlıklardan kurtarıp Hak varlığına kavuşturuyor ve zakir hangi haldeyse onu da muradına kavuşturuyor. Ailemizle birlikte yaptığımız ibadetler(namaz, dua,oruç, zekat, hac ve zikirler salavatlar, Kur’an okumaları) ilahi hikmetin gereği olup bizleri salaha ve felaha götürüyor. Neticesini sabırla bekleyelim. Niyet hayır, akıbet hayır, der atalarımız.

“Devam edecek”

ZİKİR MECLİSLERİ 3

25.02.2026 Çarşamba

Gelelim diğer önemli Zikir Meclislerine;

Bu bölümde yurt dışında Melami canları ve yurt içinde yabancıların teşrifleri ile yaşadığımız zikir meclislerindeki güzellikleri sizlere sunacağım.

2005 yazında Hz.Pir Muhammed Nur için tertiplenen ihya günlerine katılmak üzere Makedonya yoluyla Kosova- Prizren’e bir seyahatimiz oldu. Orada Fehmi Özden Ef.nin açtığı dergahta iyi anlar geçirdik. Abdullah Rahte kardeşimizin hizmet ve ikramlarını aldık. Bir otel salonunda sempozyum icra edildi. Bendeniz, Nimetullah Hafız, Hacı Baba ve Fehmi Özden beyler konuşma yaptılar Pir Efendimizin tanıtımı ve Melamet konusunda . Arkasından ayak zikrine geçildi. Çeşitli diller ve ırklardan oluşan Melami canları kol kola girdik ve dakikalarca Allah dedik. Arnavutu, Boşnakı, yerlisi ve Türkiye’den gelenler. Biz iki taksi gittik. Birinde Hacı Baba, Halil Yılmaz Ef., Mehmet Soyyiğit ve Mürsel Karaca. Bizim arabada ben, Fehmi Özden, Ramazan Hoca ve kaptan Tevfik Gündiyer. Hakk’a kavuşanlara bol rahmet.

Fotoğraflarla da tesbit edilen o güzel ve atmosferi yüksek anları, Birdenbire Dergimizin ilk sayısında kaleme almıştık. Mitroviça’da Yunus Efendi dergah ve türbesini ziyaret ettik. Priştina’da Faik İmeri ef.nin evinde misafir kaldık.Mel-ami adlı lokantada ikramları aldık. Raif Vrmiça üstadımızla tanıştık ve birlikte olduk. Kamil Tosko’yu evinde ziyaret ettik.

Oralarda geçirdiğimiz zamanın manevi sarhoşluğu hala devam ediyor. “ Onların arasını Allah birleştirdi” ( Enfal,8/63’ten)ayeti bir gerçeği vurguluyor ki; o da, dilleri, renkleri, ırkları, yurtları ayrı ayrı olsa da gönülleri Allah aşkıyle yananlar hep bir yerde olurlar, zikir meclislerinde.

Vazifemizi ifadan sonra Makedonya’ya döndük. Burada Üsküp, İştip, Ustrumca, Kalkandelen, Kırçova, Gostivar, Ohri, Resne ve Manastır şehirlerini ziyaretten sonra Yunanistan yoluyla yuvamıza döndük.

Üsküp’te misafir kaldığımız yerlerde, Ustrumca’da Ramis Ef.nin dergahında, Kırçova’da Halveti dergahında, Ohri’de Hayati Baba tekkesinde unutulmaz zikir meclisleri kurduk ve Hak dostlarıyla şahane anlar yaşadık, kulluğun zevkini bolca tattık.

Konumuz zikir meclisleri ve oralardaki buy-i Muhammedî, rayiha-i rih-i Rahman, yani Hak kokusunu doya doya içine çekmek. Koca Yunus ne diyor; “Ben dost kokusun almışam / Misk-i Hitan’ı neylerem”.

Her gittiğimiz yerde biz de bu kokuyu aldık ve yaydık. Hz. Pir efendimizin saçtığı ilm-i ledün neşesini o mübarek diyarlarda tatma fırsatını bulduk.

** Yıllar önce( 1997 yılı) Aydın-Kuşadası Meksav’a İtalya’dan ziyaretçiler geldi. Dergah yeni açılmıştı. Başta Hacı Babamız, Meksav’ın kurucusu H.İbrahim Öçal, bendeniz, Fehmi Özden kardeşimiz ve kalabalık bir ihvan grubu hazır bulunmaktaydı. Bendeniz temel atma töreninde de çok güzel ve manidar bir dua yapmıştım. Heyecanlı ve meraklı bir İtalyan misafirler. Ben de birkaç kelime söyledim, tercümanımız İtalyan Müslüman Hatice hanım tercümede zorlanıyordu. Çünkü ben sevinçten ve heyecandan yavaş yavaş konuşamıyordum. Sanki karşımdakiler dilimizi bilen kimselerdi. Şahane bir manevi ziyafet. Efendiler sohbet ve muhabbetin alâsını lütfediyorlar. Karşımızda hiç aşina olmadığınız bir topluluk. Kendilerini Hıristiyan olarak tanımlıyorlar. Acaba Hz. İsa efendimizi ne kadar tanıyorlar… Hz. Muhammed Efendimizin değer verdiği ve peygamber olarak tanıttığı İsa (as) ın Tevhid ilmindeki yeri, babasız dünyaya gelişindeki sır ve hikmeti sundukça büyüklerimiz, akl-ı selim sahibi olanlar hayretler içinde ağzı açık dinliyorlar. Makam-ı Cem’in neşesi Hz. İsa’da halk batın Hak zahir, baba gizli çocuk zahir, ruhullah. Çözümü bu. Musa (as) da Hak batın halk zahir,Kelamullah, Hz. Muhammed (sas) de halk ve Hak bir arada, Rasulullah, Hateme’n-nebiyyin.

Bu manalar açıldıkça biz mestoluyor, hristiyan tahsilli İtalyanlar dehşete düşüyorlar. Arkadan sağanak halinde bir zikir. Gel de keyiften dört köşe olma !!. Herkes halinden memnun. O esnada içlerinden iki bekar, bir bay bir bayan kelime-i şahadet getirip İslam ile müşerref oluyorlar ve akabinde de nikahları kıyılıyor. Elhamdülillah. O anı tescilleyen fotoğraflar var.

***26.02.2026 Perşembe

İzmir 9 Eylül Ünv. İlahiyat Fakültesi’nde beraber görev yaptığımız Adil Özdemir hocam Amerika’ya gitmişti. Oradan 25 civarında öğrenci ile geldi. Bunlar Türkiye’deki İslam’ın nasıl yaşandığını araştırıyorlar. Halkın, tarikat ehlinin ve çeşitli cemaatlerin tavır ve uygulama tarzlarını yerinde görmek ve bilgi sahibi olmak niyetindeler. Sağ olsun arkadaşımız bizleri Fakülteden tanıdığı için birlikte bir sohbet yapmamızı istedi. Bunun üzerine 17.01.2012 günü Numan Çıplak kardeşimizin İzmir Kemeraltı’ndaki sohbethanesinde buluşmayı kararlaştırdık. Arkadaşlardan Bülent Öksüz bendiriyle, Tahsin Cem Güzel bağlamasıyla olmak üzere Nazım Ankaralıgil, Mehmet Özbek, Mustafa Ünlü, Osman Nuri Yılmaz, Numan Çıplak, Erdinç Özkan ve Ahmet Cem Balkancı dervişler toplantıda hazır bulunduk, Talebelerin çoğu Balkanlardandı. Sorularını Adil Bey tercüme ediyor, ben de cevaplıyordum. Bir süre böyle sorulu cevaplı oldu. Sonra merasime geçtik. Bendir ve saz eşliğinde ilahiler ve ayak zikri. Kol kola girip başladık dönmeye. Dilimizde “Allah Allah Allah” zikri. Her nefeste üç defa. Kendimizde vehmettiğimiz ef’al, sıfat ve vücuddan kurtuluş ve bunları hakiki sahibine teslimiyeti remzeden bir zikir tarzı. Kendimizi kaybetmeden güzel bir gösteri. Kızlı erkekli öğrenciler bu durumdan çok memnun oldular, yüzlerinde hayretin verdiği tebessüm ve gülücükler.

İslam, adından anlaşılacağı üzere barışı, selamı ve selameti içeren bir din. Daha önceki peygamberlerin getirdiği dinler de hep İslam’ı temsil ediyordu zaten. Hepsi bir olan Allah’a ibadeti, ahrete inanmayı ve güzel ahlakla mücehhez olmayı emrediyordu. Hz.Muhammed Mustafa Efendimiz son peygamber olduğu için onun getirdiği İslam ise en mükemmel, en kabul edilebilir ve hiç eksiği olmayan tam bir dindir. Kur’anı Kerim’de yüce Allah bunu böyle beyan ediyor. “ Maide, 5/3)

İslam evrensel bir mesajı içerdiğinden herkes buna kulak verecek. Hangi dinden, hangi ırktan olursa olsun bu böyledir. Çünkü onlar ümmet-i davettir, biz ise ümmet-i icabetiz. Bütün mesele bu ilahi çağrıya güzellikle, hikmetle, tatlı dille ve incelikle çağırmaktır. (Nahl,16/125. Ayet) Biz de bunu Melamet anlayışı ve yolunda bulduk ve uyguluyoruz.

Talebeler, tekrar buluşma dileğiyle memnun ayrıldılar. Kendilerine bu arada mütevazı, doyurucu ikramlarımız da oldu. Maddî ve manevî ziyafetle berhüdar olduk canlar.

*** 01.03.2026 Pazar

Büyük Efendimiz Hasan Fehmi Tezdoğan Hz.lerinin halifelerinden Hasan Özlem Efendimiz Turgutlu’dan Salihli’ye göçmüştü. Orada Kemal Zurnacı ef., Abidin Aydın hocaefendi , Demirali Serbest ağabey ve diğer ihvanları yakinen tanıdım. Hatırı sayılır bir ihvan grubu vardı.

Yıllar önce bir keresinde Hasan Özlem ef.yi ziyarete gittik. Başta Hacı Baba olmak üzere mütevazı bir ihvan grubuyla Salihli’de ismini hatırlayamadığım bir ihvanın evinde toplandık. Ev, Salihli ovasına bakan bayır bir yerde. Sohbeti müteakip Hasan Özlem ef. ile Hacı Baba (H. Sabri Soyyiğit efendimiz) ayak zikrine kalktılar, bize orada unutulmaz bir ders verdiler. Şahane bir gösteri oldu. Onların karşılıklı el ele kolkola tutuşarak yaptıkları ayak zikri, dakika tutmadık ama bayağı uzun sürdü. Biz oturarak hem o mübarekleri seyrediyor, hem de zikre katılıyorduk. Öyle ki seslerimizin ayyuka çıktığı o zaman diliminde Salihli ovası inliyor, oradaki ahali de zikrimizi doya doya dinliyordu. Zikrin sonunda ihvanın birinin “ Yahu, bu zikri bütün Salihli duydu” diye yüksek sesle haykırdığını duyduk. Akşam vakti icra edilen bu merasim gönlümüzü hoş etmişti. Hacı Baba’dan 20 yaş büyük olan Hasan Özlem ef.nin gösterdiği performans, dayanıklılık parmak ısırttı doğrusu.

Demek ki, zikir insana güç veriyor, enerji veriyor. Hangi yaşta olursa olsun dervişi dimdik ayakta tutuyor. Bu kadar sene geçti, biz hala o andaki heyecanı ve ibretamiz olayı yaşıyoruz.

Sonra birbirimize candan sarıldık ve İzmir’e evlerimize dönmek üzere ayrıldık.

Rabbim bu hayat veren anların tekrarını nasip etsin. Ediyor Elhamdülillah.

*** Yine Salihli’den bir zikir meclisi hatırası.

Kemal Zurnacı ef.nin tren yolu kenarındaki evindeyiz. Kemal ef. bana Osmanlıca bir el yazması eser vermişti. Ben de onu yeni harflere çevirip basmıştım. “ Prizren’li Hacı Ömer Lütfi Divanı Seçmeler-1” adını taşıyan bu eserimizi 1980 yılında dostlara takdim ettik. Hala elimizde birkaç tane var.

Toplantıda Hasan Özlem ef., Prizren Rahofça’dan Süleyman Kolari ef., İstanbul’dan avukat Yusuf Ziya ef. ve ihvanlar, hep bir aradayız. Efendiler sohbetlerini yaptılar. Avukat bey, melamilikle yazdığı eserlerini tanıttı. Ve ben, Nurü’l- Arabi hz.nin dervişlerinin birbirleriyle tanışıp yakın olmalarını , birlik içinde can cana hareket etmelerinin yerinde olacağını ifade ettim. Babacığım Ahmet Kumanlıoğlu hz.nin bu büyük düşüncesiydi. Benim düğünümde 1972’de teşrif eden çeşitli yerlerden gelen efendilere arzetmişti. Melamet-i Fehmiye adını verdiği bu birlikteliğin tahakkuk etmesini istedi. Ama oradakiler buna hazır olmadıklarından bu fikri kabule yanaşmadılar. Amaç fehme yani anlayışa dayalı ilmî bir birliktelikti. Olmadı, gerçekleşmedi. Sonra kendi halifeleri arasında bu düşüncenin tahakkukuna çalıştı. Sağlığında biraz yol alındı. Şimdilerde ne haldeyiz, Allah yardımcımız olsun. Her neyse, bilnen bir geçek var. “İp koptuğu yerden bağlanır ve yiğit düştüğü yerden kalkar” demiş atalarımız.” Umudumuz hep var.

İşte bu gerçeği bilen Yusuf Ziya Ef. ben sözümü bitirince bana “ Zaten babanın amacı seni başımıza geçirmekti” demesin mi! Hiç iyi olmadı bu çıkış. “ Hayır hayır, öyle bir şey yok yanılıyorsunuz, kim hizmet ederse onun etrafında birleşiriz” dedim. Ama ortam gerildi tabii. Neyse efendiler ortamı yumuşattılar.

İkindi Namazı vakti girdi o sıra. İmamete kim geçecek ? Ev sahibi en layık olanı. “Ama ben Hasan Özlem efendimin önünde olamam” dedi, arkada kaldı. Süleyman ef. imam olmasına rağmen, misafir olduğunu dile getirerek geri çekildi. Hasan Özlem ef.miz imamlık yapmadığını beyanla sıra Avukat Beye geldi. O da yapamayacağını ifade etti. Artık herkes bendenize döndü. Ben de misafir olduğumu belirttim , ama, nafile. Hasan Özlem ef. kolumdan tuttu ve “ Geç imamlığa” dedi. El- mahkum ve el-mecbur, imamete geçtim ve arkamda duran Tikveş’li Yusuf Ziya ef. ye “Nasıl, gördün mü, hani babam beni sizin başınıza geçirmek istiyor ya, demiştin. Demek ki şartlar ne gerektiriyorsa o tecelli ediyor” dedim. İkindi Namazına niyet edip namazı kıldırdım.

Daha sonra büyüklerin ellerini öptük, birbirimize sarılarak o nezih ortamdan ayrıldık, evlerimize sağlık afiyetle ulaşmak dileğiyle yola revan olduk.

Açık sözlü ve mangal yürekli olmak her zaman şiarımızdır. Dostlarımızın/ her birimizin içlerindeki semm-i katili/ öldürücü zehiri,benlik hastalığını bırakmaları tek temennimizdir.

Ülkemizde Melamet erlerinin her yörede varlığından haberdar olmamız bizleri yürekten sevindiriyor. Halka hizmet Hakk’a hizmet parolamızdır.

Mayamız Maye-i Muhammedî olduktan sonra, ümitsizliğe mahal yoktur. Gelecek bizim, Hakk’a gönülden inananlarındır vesselam.( Âl-i İmran, 3/ 139)

02.03.2026 Pazartesi “ Geçmiş zaman olur ki Hayali cihan değer” diye çok manidar bir söz var. Divan edebiyatı kökenli olduğu yazılı.

Yıllar önce Başçavuş Turan Erseven Ef. Balıkesir Hava Üssünde görevli idi. Yanına İ.Çetin Kaysudu gelirdi sohbete. Onun yanına bacanağı Mehmet Çelikçeken de geldi. Derken demircilik yapan diğer kardeşleri ve tanıdıkları da gelince sayı arttı. Şehrin içinde bir ev alındı, tamir edildi ve dergah hüviyetine kavuştu. Orada ywmwklwr yendi, namazlar kılındı ve arkasından coşkulu ayak zikirleri icra edildi. “Çok çocuk anayı şaşkın babayı düşkün yaparmış” atasözü gereği sönraları o güzel anları arar olduk. Hala da arıyoruz.

Turan Ef, Konya’ya tayin oldu. Göçmen Hasan Dindaş’ın kızı Hatice hanımla evlendi. Kızları şimdi doktor olan Şadan, Hacı Baba’nın küçük oğlu Muhlis ile evlendi. Böylece Hacı Babayla dünür oldular. Şimdi ikisi cennette sohbetteler ve diğer göçenler de onlarla beraberdir inşallah..

Balıkesir’de gerçekten güzel bir havamız vardı. Zikirler bambaşka idi. Sesler tavanı delip göklere çıkıyordu. “ Nazar mı değdi bize düştük bu hale neden” diyen şairi hatırlıyoruz bu anlarda.

Daha sonra İ. Çetin Kaysudu ihvanı toparlamak istedi, gayret etti ve o da rahmete kavuştu.

Bir keresinde Balıkesir’de bir düğün merasimi tertip edildi. Sinema salonunda mevlit, sohbet ve arkasından zikir. Yahya Soyyiğit merhum ilahiler okuyor, ama bizim arzuladığımız tempoda değil. Bir baktım Hacı Baba koluma yapıştı ve bana sert bir sesle; “ Kalk hocaefendi kalk, çık şurada bir ilahi oku da coşalım” dedi. Ben de “ el-emru fevkal-edeb” dedim ve sahneye çıktım. Çıkar çıkmaz başladım zikir tempolu “Allahu Allah Allahu Allah” demeye. Salondakiler hepsi ayağa fırladı ve zikrullah ile ortalığı inlettiler. E e e durulur mu! Arkadan “Aşkıma aşk kat Derdime dert kat Zikredem kat kat Dermanım Sen ol” ilahisiyle Ahmet Efendi babamız zuhura geldi. Akabinde yine onun “Biz geceyi güne kattık “ nameleriyle zakirler bir kere daha coştular. Ve diğer ilahiler. Zikrin hayat veren birleştirici gücünü gözümüzle ve gönlümüzle müşahede ettik. İhvan manevi gıdayla tam tamına doydu o gün, o saatte. Hacı Babamızın yüzünde de memnuniyet ifadesi çok rahat okunuyordu. Bu gün, o yaşanılan anların hayalini kurmak da güzel be canlar.

ZİKİR MECLİSLERİ 4

03.03.2026 / 13 Ramazan 1447 Salı

“ Gelin, toplanın bir halka yapalım”

Merhum kayınpeder Süleyman Aydın Efendinin akıllardan çıkmayacak mana dolu sözlerinden biri. 1955 yılında ailece Ustrumca’dan göç edip İzmir Karşıyaka’ya yerleştiler. 3 erkek 2 kız, beş evlada sahipler. Büyük oğlu Dr. Kemal ile büyük kızı Fitnet ora doğumlular. Küçük kızı Fikret, diğer iki oğlu Dr. Ahmet ve Dr. Bekir Karşıyaka’da doğdular. Yanlarında babası Bekir ve annesi Sefade hanımı Atman Karşıyak Serinkuyu semtinde yakınları olan Cemal ağanın evine yerleştiler.

Biz, baba dedem Hacı Kâmil efendinin 1955’teki vefatını müteakip Menemen’den, orada yapılan yeni evi satarak Karşıyaka’da Dedebaşı mahallesindeki eniştemin tarlasında yaptığımız mütevazı evimize göçtük. Aynı yıllarda göçle gelen kayınvalidemin ağabeyleri evimizin karşısına aynı sokakta evlerini yaptılar. Sokak numarası olarak 6102 ‘yi verdi Belediye. 1956 daki yaptığımız bu evin yanına 3 kardeşe 3 katlı evi yaptık. Takriben 50 sene oturduk. Sonra kentsel dönüşüme kurban gitti.

1970 yılında Şadan annemiz Dr. Kemal Aydın beyle, ben de 1972 yılında kızkardeşi Fikret Aydın hanımla evlendik. Mutlu bir hayatımız var Rabbimin lutfuyla.

Süleyman Aydın baba ve hanımı Atman anne, zevkli, teslimiyetli ve aşklı ihvanıydı Efendi Babamızın. Çocuklar bir araya geldiğimizde evlerinde, normal konuşmalardan sonra hemen “hadin bakalım oturun bir halka kuralım” der ve bizi muhteşem zikir meclisine davet ederdi. Ne güzel bir araya gelir, toplanır ev efradı ayın ondördü misali halka olur başlardık Allah demeye. Ufak çocuklar bambaşka bir hal ile hallenir, hançereleri yırtılırcasına zikrullah yaparlardı. Yanakları al al olur, gözleri parıldardı. Tabii bu hale getirmek için biz büyükler, ısınmada sobaya odun atar gibi ilahi nağmeleri ardı ardına sıralardık. Süleyman baba “Ey Dilara bağ-ı lutfun verdi neşe canıma “ ilahisini kendine has ses ve nağme tonuyla pek güzel okurdu. Bizler de “ Aşkıma aşk kat”ı başta olmak üzere diğer zikre uygun ilahileri dillendirirdik.

“Halka-i zikri kurmuş aşıklar – Ben de sahnında cevlana geldim” ve de “ Derler imiş halka-i zikre girip dönmez niçün / Ben dönerim lik gözden mahfi devranım benim” diye haykıran Niyazi Sultan bizim bu hususta da rehberimiz olmuştur. Zikirde halka olmak, feyiz ve bereketi arttırır. İhvan birbirinden aldığı enerjiyle yaptığı faaliyete daha bir gönülden sarılır. Yanındaki dervişin yüksek motivasyonundan etkilenerek coşar da coşar. Meclis zevk ve safaya bürünür. “Cevlan” a gelmenin yani coşup gezmenin, dolaşmanın ilk işaret fişeğidir zikir halkaları. Duraganlıktan harekete geçmenin ana kaynağı.

Bu yüzden zikir meclisleri Rabbimizin övdüğü yerlerdir. Peygamberimiz Hz. Muhammed(sas) efendimizin zevkle kurduğu ve teşvik ettiği meclislerdir.

En’am Suresi 6/52. ayette Cenabı Hak buyuruyor; “ Rablerinin rızasını isteyerek sabah akşam ona yalvaranları kovma” . Rabbe yalvarmak O’nun yüce adını çokça anmakla olur. Bir başka ayette “ Ey iman edenler, Allah’ı çok zikrediniz” (Ahzab,33/41) buyurulmaktadır. Bundan aldığımız ders, Allah’ın celâl/yüce ismi Allah diyerek O’na kulluğumuzu göstermektir. ”Bu konuda yüce kitabımızda pek çok ayet vardır. “(Fezkürunî ezkürküm= Artık Siz beni zikrediniz ki, ben de Sizi zikredeyim” (Bakara,2/152) ayetinde çoğul ifadesi olan “Siz” zamiri toplu zikre işaret eder.

“Ud’u ila sebili rabbike bi’l-hikmeti ve’l-mev’izeti’l-haseneti= Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et” ( Nahl,16/125 ) ayetinden anladığımız; “ Rabbimizin yolu ona marifet kesbetme yoludur ki oraya hikmetler hazinesi zikrullahla girilir. Zikrullaha da güzel ifade ile çağrılır. O da tatlı bir dille “ Gelin bir halka yapalım” çağrısıdır, diye düşünülebilir.

Ve “ Canan gerekse vuslat dilersen / Çal tatlı nefse seyf-i celali” diyen aşıklardan biri olan Sıdkî ef. bu hususta en anlaşılır ifadeyle zikrullaha çağırır. Seyf-i celal, keskin kılıçtır ki nefs-i emmarenin geçici dünyevî arzularını mahvu perişan eder.

Efendi Babamız Ahmet Kumanlıoğu Hz.leri “ Aşkıma aşk kat Derdime dert kat- Zikredem kat kat Dermanım sen ol” haykırışında zikri kat kat/ devamlı yapmayı istemektedir. Çünkü zikirde dermanı bulacaktır.

Ebu Hureyre (ra) dan rivayette Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu; “ Allah Teala’nın yollarda dolaşıp zikredenleri tesbit eden melekleri vardır. Bunlar Cenab-ı Hakk’ı zikreden bir topluluğa rastladıkları zaman, birbirlerine “Gelin aradıklarınız burada” diyerek seslenirler ve o zikredenleri dünya semasına varıncaya kadar kanatlarıyla çevirip kuşatırlar”

Cemaatle kılınan namaz yalnız başına kılınan namazdan 27 derece daha faziletlidir. Buna göre toplu halde, halka halinde yapılan zikrin de üstünlüğü açıkça belirlenmiştir. Çünkü namaz, zikirdir.

05.03.2026

“ İnsan-ı kamil olmağa lazım olan irfan imiş”( Niyazi Mısrî Hz.) ifadesinin özü, marifet-i ilahiyeye erişmektir. Çünkü insanların ve cinlerin yaratılmasındaki gaye Rabbe ibadettir, ibadet de marifet-i ilahiyyedir. Marifet diğer ifadeyle irfan, Rabbimizi yürekten tanıma, bilme demektir. İşte Hak yolunun yolcuları bu sırra vakıf olmuşlar ve bunun için zikir halkaları oluşturmuşlardır. Çünkü onların tek dayanağı ve kaynağı vardır. O da Fahr-i kainat olan Hz. Rasulullah Muhammed Mustafa (sas) efendimizdir. Yüce Rasulden bu hakikatı tevarüs eden vereseleri, evliyaullah, kümmelin mürşid-i kamiller o ulu kaynaktan aldıkları ilm-i ledünnü bizlere aktarmişlardır ve el’an bu hizmet devam etmektedir. Nasibi olan aşıklar bu tatlı pınardan, bu lezzetli gözeden doya doya içmektedirler. Afiyet olsun…

06.03.2026

Halka-i dervişan, halka-i tevhid ve halka-i iradet gibi çeşitli adlarla karşımıza çıkan halka kavramı/ gerçeği, sohbette, zikirde ve vaazda net olarak görülür. Namazda istenilen ise, saf tutmaktır.

Halka olma Peygamber Efendimizden sonra bütün sıcaklığıyla devam etmiştir. İlk devirlerde ilim ve zikir halkaları ayrı değildi. Daha sonraları, Şiblî’nin Medine’de zikir halkası kurduğu görülmektedir.

Hacıların Kâ’be’nin etrafında halka/daire şeklinde tavaf ettiği hem de yedi defa gerçeği göz önüne alınınca, halkanın dinimizde ayrı bir yer teşkil ettiği görülür. Halka / daire olmaktlaki sır; kendisinde baş ve son olma durumu görülmediğidir. Halkada olanlar birdir, rütbe farklılığı yoktur.

Havuzdaki suya bir taş atıldığında taşın etrafında halkalar oluşur. Bu oluşumun mutlaka makul bir açıklaması vardır. İlk halkanın arkasından ikinci üçüncü dalgalar/ halkalar birbirini izler. Bundan çıkaracağımız ince manalar ve dersler vardır mutlaka. Ehline müracaat oluna.

Hurşit Amcamız; Hurşit Aysan (1928-2012 / İzmir)

Hayatımda renkli bir yer işgal eden ağabeylerimizden biri idi. Ailesinin Makedonya-Sekirnek köyünden geldiğini söylerdi. Karşıyaka Örnekköy’de Karadut Mahallesinde mütevazı evlerinde doğup büyüdü, yaşadı. Babası Hamdi amca, annesi Atike teyzeyi de tanıdık. Onlar anadilleri Türkçe olan bir aileydi, kayınpederlerim gibi. Oraya ait Balkan şivesiyle konuşurlardı. Halaoğlu Balcı Vahit namındaki ağabey idi. Merkebine bal tenekelrini yükler ve Karşıyaka’nın içinde bal satardı. Kibardı, sesi de güzel ve gürdü. Benim 1963’te evde başladığım Teravih Namazlarında müezzinliğimi yapardı. Hurşit amcanın da güzel sesi vardı. Ahmet Efendi Babamın çokça okunan “Duydum beni medhetmişler / Medhe layık sensin şeyhim” ile başlayan ilahisini çok güzel okurdu. Şah beyitinin tekrarında “ Seninledir Hurşit Şeyhim”” deyişi halâ kulaklarımda çınlamaktadır.

Muhacirler ailesi başta olmak üzere kendisine oraların şivesiyle “Ruşit” diye hitap ederler. Anlatıyor; İlkokula başladım. Karşıyaka- Dedebaşı’nda Kazım Dirik İlkokulu sene 1935. İlk gün ilk ders. Öğretmenimiz sınıfa girdi, ayağa kalktık. Oturun dedi. Hoşgeldiniz ile başlayıp kısa bir konuşma yaptı, arkadan talebelerin isimlerini okumaya başladı. Sıra bana gelince adımı “Hurşit” diye söyledi. Önce şaşırdım, sonra sevindim, nedenini bilemediğim tatlı bir sevinç. Bir de manasının “güneş” olduğunu açıklayınca neşem bir kat daha arttı. Çocukluk işte. Ruşit’ten Hurşit’liğe yükseliş.” .

Ben birinci sınıfı Menemen- Tevfik Fikret İlkokulu’nda okudum. Karşıyaka’ya göçünce ikinci ve üçüncü sınıfları Dedebaşı’ndaki bu Kazım Dirik İlkokulu’nda tamamladım. Eşim Fikret hanım da bu okuldan mezun.

İlkokulun bahçesindeki devasa çam ağaçlarını kendilerinin diktiklerini söylerdi Hurşit Amcamız. 1980- 1985 yılları arası sonradan Karşıyaka İmam-Hatip Lisesi olarak hizmet veren bu okulumuzun o ağaçları arasına ağ kurup voleybol oynardık öğretmen ve öğrencilerimizle. Müdürümüz rahmetli Baba lakaplı Osman Zinnuri Taşatan seyirci olarak gelir ve “Arkadaşlar, benim yazdığım gibi oynayın” diye takılır, latifeler yapardı. Okulumuzdan memleketimizin muhtelif yerlerinde ve çeşitli branşlarda görevde olan kaliteli öğrenci kardeşlerimizi mezun ettik. Onlardan biri olan Prof.Dr. Muammer Erbaş hocamız şu anda İzmir 9 Eylül İlahiyat Fakültesi Dekanı olarak görevde.

Dönelim tekrar Hurşit amcamıza;

** “Efendim derdi ki”, diye başlardı söze. Çok veciz olan Efendi Babamın şu sözünü tekrarlardı. “ Seni senden başkası kurtaramaz”
**1961 yılında Yamanlar Dağı zikrinden dönerken “Efendi be, burada bu ihvanlarla birlikte bir köy kuralım” der ve hemen Efendimizin “ Olmaz olmaz, içimizden çıkar” sert ifadesiyle karşılaşır ve mahcup bir tavırla susar. Bu olaya merhum Aşık Hüseyin Meraklı amcamız da şahittir.

**Karşıyaka’da Mehmet Beyin dükkanında çalışır, kamyonuyla yük taşırdı. Birgün Dedebaşı semtinde Efendi Baba ile karşılaşır, bisikletten hemen iner ve eline sarılır. Efendimiz onun omzunu sağ eliyle siler ve “Mehmet Bey’in tozlarını silkeliyorum” der . Meğer uzun zamandır sohbetlere gelmediğini ima etmiş Efendimiz. O da mahcup olur ve ondan sonra Cumartesi gecesi sohbetlerini aksatmaz.

** Hurşit Amca ile Vahit Amca dayı-hala çocuklarıdır. Balcı Vahit amca ile de teyzemin beyi Mehmedali Yeşiler eniştem, Serinkuyu semtinde arkadaştırlar. Biz onun tarlasına şimdi kentsel dönüşüme kurban verdiğimiz mütevazı evimizi kurmuştuk 1956 yılında. Eniştem Melamet’e biat eder. Kendisi halim selim ve cömert biriydi. Arkadaşı Vahit Amca ile camiden de tanışırdı. O’nu Tevhid’e davet eder ve biat gerçekleşir. Vahit Ağabeyimiz de boş durmaz ve canı gibi sevdiği kuzeni Hurşit ağabeyi huzur hazinesi Melamet kervanına katmak ister. Ama Hurşit ağabey o günler evlenme telaşındadır ve “Ağabey, ben şimdi evlenme arefesindeyim, iki sevda bir arada olmaz, daha sonra gelirim”der ve izdivaçtan sonra biat eder. Bu mübareklere ağabey de derdik, amca da.

Efendi Babamız şu siyaseti güderdi. Alnı secdeli, abdestli, ahlakı temiz mert arkadaşlarınızı bize getirin, ehl-i tevhid olsunlar derdi. İlk zamanlar Arıcı Kemal, Kumcu Mustafa, Dondurmacı Mehmet ağabeyleri katılanlar arasında görüyoruz. İşte bu idealle hareket edildi, biz büyürken dostlarımızın sayısı da günbegün arttı. H.Ömer Lütfi Ef. ne demişti; “ Günbegün bak ehl-i zühdün rağmına / Lütfi Hakk’a hamdola çoğaldılar ihvanımız”. Kader çizgisinden gidiyoruz.

** Hurşit amca, 5 ton taşıyan eski kamyonuyla Soma’dan kömür çekerek geçimini sağladığı zamanlarda yaşadığı şu ibretamiz olayı arasıra anlatırdı. Soma’da kömür almak için sıramızı beklerken kahvehane gibi bir yerde otururduk. Arkadaşlar sağolsun, çok rahattılar, ağızlarına geleni söylerlerdi. Bir keresinde bizim masada oturan bir şoför arkadaş, karşı masadaki arkadaşına sözde latife yollu ağza alınmayacak küfürler savurmaya başladı, oradakiler tabiatleri icabı gülüşmeye başladı. Küfreden yanımdaki arkadaş oturuken beni fark etti ve mahcup bir yüz ve ifadeyle yüzüme bakarak;” Kusura bakma Hurşit ağbi be, özür dilerim, seni görmemişim, fark edememişim, ne olur beni affet. Senin yanında bu olmadı, çok ayıp ettik” diyerek özür diledi. Ben ise hayret ettim. Yahu adam sövdüğü kişiden değil benden utanıp özür diliyor. Demek ki dini ve melameti yaşamak çok farklı, çok değerli ve çok muhterem kılıyor insanı.

** Acı ama kanayan ibretlik bir hatıra. Soma’dan 5 ton kapasiteli 1952 model Ford kamyonla kömür çekiyoruz. Masraf kurtarmadığından daha fazla tonaj sarıyoruz. Bir keresinde Menemen’e yaklaşırken trafik kontrolünü fark ettim ve yolun kenarına çektim kamyonu. Onun bakımını yapar süsü verdim polisler gidinceye kadar. Neyse biraz sonra ayrıldılar Aliağa yönüne doğru. Yanımdan bana bakarak geçtiler. Ben de biraz sonra direksiyona geçtim ve yürümeye başladım. A a bir de ne göreyim yan aynadan.Dönmüşler geldiler yolumu kestiler durdurdular. Ehliyet ruhsat ve taşıma belgesi kontrol. Tabii tonaj fazla. Ceza o zamanki parayla 30 tl. uzattım bir yirmilik bir de onluk. Dediler ; “Sen uyanıksın hee. Biz seni görmedik mi sanıyorsun, niçin durduğunu ve ne yapmak istediğini bilmiyor muyuz sanıyorsun”..Ben de kendilerine durumu izah ettim Ancak bu tonajla kazanabiliyoruz diye, siz de biliyorsunuz dedim. Memur bey on lirayı aldı ve bana “ Hakkını helal et bununla bir çorba içelim” dedi ve gittiler. Şimdi ben yapayım, ne kadar dürüst olayım dedim kendi kendime. Bu bir seferlik olsa tamam anlayacağım, ama ben bu işi yapmak zorundayım, başka bir iş yapamam..Yok “cezamı kesin” desem, kazanç gidiyor. Ve ben onlarla bu yolda her zaman karşı karşıyayım. Kaldım vicdan ile cüzdan arasında. Halâ bu yara kanıyor mu bilemem. Allah affetsin bizleri. Vicdani eğitim şart ve dünyevi hazlardan kurtulmak elzem. Bir de en önemlisi Allah korkusu ve ahirette hesap verme inancı.

** “Getirin o günleri yakalım bu günleri” vecizesini bunu mübarek ağabeyden duymuştum. “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer” sözünün açıklaması olarak kabul ederiz. Her zaman nedense eskiye bir özlem olur. Eskiden yaşananlar daha bir itibara tabidir, antika eşyalar gibi. Ağız dolusu tatlılıkla yad edilir. Bir de “Eskiye rağbet olsaydı Bitpazarına nur yağardı” demiş atalarımız. Demek ki hayat izafiyattan/ görecelikten ibaret. Veya işin içine girip hakikatini anladıktan sonra karar vermek gerekir. Her neyse biz, yaşadığımız zamanın kıymetini bilenlerden olalım.

** 08.03.2026 Pazar

Hurşit amcamızın babası Hamdi dede Yamanlar Dağına ormana giderdi. Makedonya’dan gelen bir muhacir amcamız da onun peşinden izinde. Hurşit amca anlatıyor: Gelen misafir Türkçe bilmiyor, babam da Makedonca. Her üç dört adımda misafir muhacir, babama bildiği tek cümle “ Nasıl bre Avdi” diye seslenir, babam da ona “Şükür” diye cevap verir. Bu hareket saatlerce devam eder. “Nasıl bre Avdi”, “ Şükür”. “Nasıl bre Avdi”, “Şükür”..Babam geniş yürekli biri olduğundan hiç sıkılmaz ve darılmaz. Bu olay gelen kişinin biraz Türkçe öğrenmesine kadar sürmüştür. Ben de babamda sabır ve tahammül denilen bu ve bunlara benzer güzide hasletleri gördüm ve yaşamaya çalıştım. Burada, misafirin Hamdi yerine Avdi dediğini görüyoruz. Babam da ona itiraz etmez ve aralarındaki bu kısa diyalog yukarıda belirttiğimiz gibi sürer giderdi. Hurşit amcamız kısa boylu, güler yüzlü, tatlı sözlü Turgut Özal’a benzer tonton biriydi. Bir gün Serinkuyu’da köprünün dibindeki bizim merhum Mehmet Dağ ‘ın işlettiği çay ocağından çıkıp aniden yolun karşısına geçerken bir motorsıkletlinin çarpmasıyla yaralandı, bir müddet yattı ve sonunda Hakk’ın rahmetine kavuştu. Bayraklı- Doğançay Kabristanına 13.03.2012 günü sırlarken başta Hacı Babamız ve ihvanımız hazır bulunduk ve ruhuna bol Fatihalar yolladık.

*** “ Hocam, sen n’apıyon, ne diyon Allah aşkına, duyarlarsa beni dağa kaldırırlar”

Hacı Ömer Lütfi Hz.leri “ Melamiyiz hoş meşrebiz hoş meşrebiz Hak mezhebiz” diyor Divanı’nda bir ilahisinde. Bizler de bu minval üzere hayatımızı sürdürme çabasındayız. Ben de 10 yaşından beri ellerinde ve yanlarında büyüdüğüm bu ağabeylerle çok içli dışlıydık. Okuduk, sonra hocaları olduk. Önce Karşıyaka Havva Özişbakan Lisesi daha sonraları Karşıyaka İmam-Hatip Lisesi ve İzmir İlahiyat Fakültesi hocalığı. Onun için bana bu mübarek ağabey “Hocam” diye hitap eder ve son derece sevgi içinde saygılı davranırdı.

1972 yılında Konya Müftü Yardımcılığım ve öncesi 1963’te evimizde başlayan ve o hızla devam eden imamlığım var. Malumunuzdur, Hz.Pir Muhammed Nurü’l-Arabî hz.lerinin halk arasında belirgin ünvanlarından biri de “Arab Hoca”, “Noktacı Hoca” veya “Seyyid Hoca” idi. Hocalık çok değerli bir ünvandır. Eskiden Hâce veya Havâce denirdi.

Günlerden bir gün şaka ve latife yollu kendisine takıldım. “ Hurşit ağbi be sen ne kadar varlıklı birisin, araban var, evin var, emekli maaşın var, kazancı bol işin var, var da var maşallah” dedim. Hemen bana dönüp “Sen ne diyon hocam yaa, aman ha aman başkaları duymasın bu söylediklerini, sahi sanırlar da, kötü adamlar beni soymak için dağa kaldırır, ayaklarımın altını oyarlar, ayak tabanımı soyarlar, aman aman ha bu işin şakası olmaz” dedi. Hep beraber gülüştük. Atalarımız ne demiş: “ Latife latif gerek”. Yani yapacağımız latifeler latif/kibar ve sımsıcak olsun. Laf olsun diye ulu orta konuşmalardan sakınalım. Malâyani, lüzumsuz sözler bize yakışmaz.

*** 09.03.2026 Pazartesi

“Eyvah eyvah Hocam”

1982 yılı olsa gerek. Oğullarımız Ali Rahmi 7, Salih Rifat 5 yaşlarında. 35 PL 280 plakalı Pejo marka motorsıkletimle Hurşit Amcayı arkaya bindirip Şemikler’e Hacı Baba’yı ziyarete gittik. Kamyonunu sokağın başındaki boş araziye bırakmıştı. Bir müddet sonra dödük. Sokağımız 6102’ye döner dönmez bir de ne görelim. Kamyonun yan sol kapağı açık. İşte o zaman Hurşit Amca acılı bir sesle ” Eyvah eyvah hocam “ diye haykırdı. Kapağın açık olması bir felaketin habercisi idi. Öyle de olmuş. Bir tehlike atlatılmış, o da bizim çocukların başına gelmiş. Ali kamyonun kasasına çıkmış, kardeşi Salih küçük olduğundan çıkamamış, ama ille de çıkmak istiyor. Ali de kapağın kilitlerin açmış, kapak bnüyük bir gürültüyle aşağı düşmüş ve Salih’in şimdi bile belli olan kafasındaki yarayı açmış. Acilen Karşıyaka Devlet Hastanesine götürmüş Süleyman Dede. Dikiş atmışlar, fakat kaba bir dikiş. İzi hala duruyor. Yerinde duramamanın ve yaramazlığın sonu. “Hepimize Geçmiş Olsun, Yüce Allah tekrarından ve beterinden korusun” dedik ve diyoruz. Bu bize ders olsun. Büyük bir felaketi Mevla’mızın yardımıyla çok ucuz atlattık.

Hurşit Amcanın beti benzi soldu ama neticenin hayırla bitmesinden dolayı da rahat bir nefes aldı.. Çünkü kamyonun kasasının ağırlığı ve düşme anındaki şiddeti, maazallah altında kalanı parçalar. Allaha şükür verilmiş sadakamız varmış ve Cenabı Hak evladımıza kaderinde hayat ve ömür bahşetmiş. Rabbim cümlemizi her türlü tehlikeden korusun. Amin.

***10.03.2026 Salı 20 Ramazan 1447

“ Bu çocuğa uyup geliyorsun”

1977 yılı olsa gerek. Ben Havva Özişbakan Lisesi Din Dersi öğretmeniyim. Ders bitimi Dedebaşı Anayolu kenarında Hurşit Amca kamyonuyla iş bekliyor. Şoför mahallinde oturuyor, yanına varıyorum selamlıyarak. Bakıyorum çiğdem/ ayçiçeği çekirdeği yiyor.(İzmir’deki adı çiğdem). ( Konya’da “çitlek çitleyorlar diyorlar). Bana da bir avuç veriyor. Ben beş dakikada bitiriyorum. O ise çiğdemi ağzına atıyor. Ağzında beş dakika dolaştırıyor. Kalın kabuğunu çıkardıktan sonra üzerindeki zarı çıkarmak için bir beş on dakika daha geçiriyor. Bütün bunlardan sonra çiğdemi yavaş yavaş tüketiyor. “ Ne yapıyorsun ağbi sen böyle” deyince bana “ Hocam ben bunu vakit geçirmek için yiyorum, yoksa senin gibi yesem bana günde üç kilo yetmez” diyordu. Kısa bir sohbetten sonra ben eve ayrılırken bu sefer bana “Hocam ben de geleyim, Efendimizi özledim onu da göreyim” deyince beraber duraktan 7-8 dakika yürüyüşle evimizin sokağına(6102 sokak) giriyoruz. 13 numaralı evimize yaklaşırken birden Efendi Babamızı, evin 2. katındaki balkonundan bizi seyrettiğini görüyoruz. Daha yanına varır varmaz Hurşit Amca’ya dönüp “ Yahu sen koca adamsın, bu çocuğa uyup neden işini bırakıp geliyorsun?” demez mi… Tabii biz bir şey diyemiyoruz, desek bile faydası yok.. Sohbet muhabbetten sonra o işine dönüyor. Yaz günleri olduğu için vakit bol, akşam geç oluyor

Daha sonra bir gün tekrar bize beraber geldiğimizde mübarek Hurşit Amca “ Efendi be, biz oradan ayrılınca bir müşteri gelmiş” deyiveriyor. “Deme be adam” ama doğru sözlü ya diyecek. O anda Efendi Baba “Ben sana demedim mi, bak işte müşteriyi kaçırdın. Uyma bu çocuğa bir daha bu saatte gelme. Kal işinin başında.” Efendimiz işe, çalışmaya alın teri ile kazanç sağlamaya çok önem verirdi. Hurşit Amca ne kadar “Efendi, ben seni ziyarete geliyorum” dese de, faydası olmuyordu. Ben de sözüm ona, koca öğretmenim ama, babasının yanında çocuk sayılıyorum. Ne diyelim, babalar daima haklıdır.

İşte günler böyle tatlı tatlı gelip geçti. Sonra anayol bölündü, çift geliş gidişli oldu. Ne durak kaldı, ne kamyonlar. Şimdi o durağın yerinde Dedebaşı üst geçidi var. Hayat değişiyor be dostlar…

*** “ Şu Şemikler yolundan bir hat alalım”

1960 lı yıllar olsa gerek. Nüfus gittikçe artıyor.Göçmenler dışarıdan içeriden şehirlere ve özellikle İzmir’e akın akın geliyor, yeni iş sahaları açılıyor. Serinkuyu’dan Şemikler’e giden yol kum olmaktan çıkmış, taş döşeme olmuş. Çok sonra da asfalt ve beton.Etraftaki güzelim verimli bahçeler birer birer parsellenip evler yapılıyor üzerine kaçak göçek.

İşte bu sıralarda Şemikler’den Karşıyaka’ya yolcu taşımaları başlamıştı. Küçük yedi kişilik “kaptıkaçtı” adı verilen vasıtalar devrede. Efendi babamız istikbali görüyor ve buranın yerlisi olan Hurşit Amca’ya “Hurşit, bak buranın geleceği parlıyor. Gel biz de bir minibüs türü vasıta alalım, yolcu taşımacılığına başlayalım” dedi ve bu işe ön ayak olmak istedi. O zaman Hurşit Amca’da ortak şahane bir Mersedes kamyon vardı, onunla kum ve yük taşımacılığı, bunun yanında kasaya koyduğu oturaklarla geziler yapıyordu. Bir manada işi güzeldi, ihtiyacı yoktu Şemikler-Karşıyaka arası çalışan minibüse.

Yıllar geçti. Hatlar kuruldu. Her bir hat dünya para. Hele şimdi yanına yaklaşılmıyor. Ama iş işten geçmişti. Sonunda Hurşit amca “Efendi, sen haklıymışsın, o zaman biz bu günleri göremedik, keşke senin sözünü dinleseydik, durumumuz çok daha iyi olacak, kazancımız yedi sülalemize yetecekmiş” ” diye uzun zaman hayıflandı/üzüldü.

İleriyi görebilmek, apayrı bir hüner canlar. “Kaçan balık büyük olurmuş” der atalar. Nasipten de öteye geçilmiyor ya. Takdir tecelli ediyor. Ama bir de söz dinlemiş olsak da diyoruz arasıra içimizden. Nihayet kuluz. Rabbim bizi bağışlasın bu günlerde Mübarek Ramazan hatırına inşallah.Duamız budur.

*** 12.03.2026 /Perşembe/ 22 Ramazan 1447

“ Aman Hocam, bu bizim arabaya hiç gelmez”

1975 yılında Dr. Kemal Aydın eniştemiz Adana Çukurova Ünv. Tıp Fakültesi’nde Dahiliye asistanı. O günlerde Mersin Arpaçsakarlar köyünden Hacı Hüseyin amcayla tanıştı. Bu köy ve civarı malum narenciye üretimi ile meşhur. Nasip oldu, biz de o verimli yerleri görmüştük bir Ramazan günü. Daha sonraki bir yılda Hacı amca bize bir çuval limon gönderdi otobüsle. İzmir garajından almak için Hurşit amcaya rica ettik. Halkapınar’da şimdi eski garaj olan yere tren yolunu geçerek varılıyordu. Tam garaja yaklaştık. Tantanlar/bariyerler kapanmaya başlıyordu ki ben “ Bastır bastır” dedim. Hurşit amca gaza bastı ama birkaç hattan oluşan tren yolundan geçerken yaşlı kamyonumuzun takır tukur sesler çıkardığını duyduk. İşte o zaman Hurşit amcamızın aklı çıktı. Kamyon, tren raylarının üstünde bozulur kalabilirdi. Neyse ki sağ salim çıktık o tehlikeli bölgeden. Ama kaptanımız o zaman “ Aman Hocam, ne yaptık, bu, bizim kamyona hiç gelmez” dedi. Neden, çünki kamyonumuz 1952 model Ford’du, çalışmaktan çok yorulmuştu. Her an bir tarafına bir şey olabilirdi. Kaptanımız ona gözü gibi bakıyordu. Zira o, ekmek teknesiydi. Allaha şükür gönderilen hediye limon çuvalını aldık ve evimize döndük. Gönderen Hacı amcaya teşekkür ettik ve bir daha böyle zahmete girmemesini rica ettik. Ne yıllardı be. Getirin o günleri yakalım bu günleri, diyoruz şimdi..

*** 19.03.2026 Perşembe / 29 Ramazan 1447 Arefe Günü

“ Ismarlama Hocam ısmarlama” Hurşit amcamızdan sıkça duyduğum tekerlemelerden biriydi bu söz. Beklenmedik bir anda ortaya çıkan olayda söylenir her zaman. Yolda arabayla gidiyoruz mesela. Durum karışık, trafik sıkışık, o ortamdan bir an önce çıkmak kurtulmak istiyorsun, ama nerde.!! Bir bakıyorsun, önünden arkandan bir vasıta gelmiş seni sıkıştırıyor. Veya buna benzer beklenmedik bir olay. İşte o zaman bu vecize dile getiriliyor amcamız tarafından, hem de mütebessim bir çehre ile. “Ismarlama hocam ısmarlama”. Durumdan vazife çıkarmak gibi bir şey. Sanki o durumu sen istemişsin veya ısmarlamışsın ya da sipariş etmişsin de o olay tahakkuk ediyor. Bu anda ne yapmak gerekiyor, bilemiyorsun bu vecizeyi söylüyorsun. Ama dervişler ne diyorlar bu durumda biliyor musunuz ? Fenafillah mertebelerinin ilki Tevhid-iEf’al’in rabıtası; “ La faile illallah / Yapan da çatan da Allah’tır”. “la havle vela kuvvete illa billah/ Kuvvet ve kudret sahibi ancak Allah’tır”. Sıkıldığımız da söylediğimiz bu rahatlatıcı ifadeyi, hiç aklımızdan çıkarmamalıyız canlar. Darlıkta bollukta her an dile getirmeliyiz.

İşte Hurşit amca bu güzellikleri yaşatıyor bizlere. Ruhu şad olsun. Arefe günümüz mübarek olsun. Ramazan Bayramımıza sağlık ve afiyele kavuşalım inşallah.

Scroll to Top