Âşıkların Vuslat Yolculuğu Kitap Önsözü

Bismillâhirrahmânirrahîm
[Kāle lehu mûsâ hel ettebi’uke ‘alâ en tu’allimeni mimmâ ‘ullimte ruşdâ]
Musa ona dedi ki: “Doğru yol olarak sana öğretilenden bana öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?” (Kehf;18/66)
Bütün hamd ve övgüler; alim-i ezeli olup herşeyi hakkıyla bilen,
ilmi ve ahkâm-ı rubûbiyyeti ile bütün âlemleri kuşatan
Allâhu teâlâ hazretlerine aittir.
Salât ve selâm ise onun habîb-i ekremi varlığın özü ve başı olan
Hazret-i Muhammed Mustafâ (s.a.s.) Efendimizin üzerine
ve onun pâk ehl-i beyti olan
Hazret-i Ali (k.v.),
Hazret-i Fâtıma (r.a.),
Hazret-i Hasan (r.a.)
ve Hazret-i Hüseyin (r.a.)
Efendilerimizin ve kıymetli ashâbının üzerine olsun.
Bilhassa bu kıymetli eseri şerh edip bizlerin idrakine sunan
Harîrîzâde Seyyid Mehmed Kemâleddin el-Halvetî el-Rifâî el-Melâmî hazretlerinin
ve onun mürşid-i azîzi
Seyyid Muhammed Nûru’l-Arabî hazretlerinin
ruhâniyetine selâm olsun.
Tarih nadiren velûd şahsiyetler doğurur. Bunlardan biride Harîrîzâde Mehmed Kemâleddin Efendidir.
32 yıllık kısacık ömrünü otuz altı eser yazarak taçlandıran büyük bir mütefekkir ve müelliftir.
Elinizdeki bu eserde Harîrîzâde’nin cevher misâli eserlerinden biridir.
İnsan yaşamı tamamıyla bir arayıştan ibarettir.
Bu arayış insanın kendini bilmesi ve kendini bulması üzeredir.
Bu yolculuğun en büyük engeli yine insanın kendidir.
Tarih boyunca insan sürekli kendine kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini sormuştur.
Varlığı arayış Thales’in (M.Ö. 6. yy.) “Varlığın ana maddesi nedir?” sorusuyla başlar. Filozoflar düşünce tarihi boyunca varlıkla ilgili meseleleri izah edebilmek için çağlar boyu her dönemde, “Logos”, “Bir”, “İde”, “Töz”, “Cogito”, “Algı”, “Monad”, “Nesne”, “Ruh”, “Ben”, “İrade” ve “Güç” gibi çeşitli ifade kalıpları geliştirip, varlığı anlamaya ve yorumlamaya çalışmışlardır.
Her varlığın içindeki bir öz, o varlığı, bir gelişme süreci içinde biçimlendiriyordur. Özün daha gerisinde, ikinci ve daha yüksek bir gerçeklik yoktur.
Aristoteles varlığı belirleyebilmek için dört kademeli bir yolculuğu esas almıştır.
1- Causa materialis: maddi neden.
2- Causa formalis: biçim nedeni.
3- Causa finalis: sonuç nedeni.
4- Causa efficiens: hareket ettirici neden.
Tasavvufta bunun karşılığı;
1- Vücûd/Zât
2- Mâhiyet/Sıfat
3- Esmâ
4- Ef’âl’dir.
Bu yolculuk esnasında gezdiği her mertebede farklı bakışla etrafını seyreden insanın seyri kendinden kendinedir.
Yolun başında iken kendinin sandığı bir varlığı varken sonunda varlığın Hakk’ın varlığı olduğunu anlar.
Bu süreç pek çetin ve imtihanlarla doludur. Harîrîzâde (k.s.) Seyr u sülûk yolculuğuna çıkan sâlik’in geçmesi gereken yedi diyar olduğunu söyler. Bu diyarlarda önceleri kendinden eser kalmayıncaya kadar mum gibi eriyerek mutlak hiçliğe ulaşır.
Ardından bir anka kuşu misali küllerinden doğarak sonsuzluk yurdunda kanat çırpar.
Bu makama eren kişi artık hürriyetine ve hüviyetine kavuşmanın hazzını yaşamaktadır.
Bu zor yolculukta sâlikin en önemli dayanağı öncelikle ona yol gösteren mürşid-i kâmil ve ondan talim gördüğü zikirdir.
Sâlik böylelikle selâmete çıkar.

Harîrîzâde (k.s.) hazretlerinin en önemli talebesi cumhuriyetimizin bânisi başöğretmen Gazi Mustafa Kemâl Atatürk’ün Manastır Askeri Lisesinden hocası, Osmanlı Müellifleri isimli eserin yazarı Bursalı Mehmet Tahir Bey’dir.
Bursalı mürşidi ile olan tanışması şöyledir. “Tahir Bey, Harp Okulu öğrencisi iken, tasavvufa merak saldı. Gönlünü dinmek bilmeyen Muhyiddîn-i Arabî aşkı sarmıştı. Okulu birincilikle bitirmiş olmanın onun için hiçbir ehemmiyeti yoktu. Artık bütün emeli Muhyiddîn’i anlamak, Muhyiddîn olmaktı. Mümkün mertebe Muhyiddîn’e benzemek aşkıyla tutuşmuştu.
Bu sebeple kendini terbiye edici bir mürşid bulması gerektiğini anlayarak Cuma geceleri iki arkadaşıyla beraber tekkelerdeki devranlara ve şeyh efendilerin sohbetlerine katılıyordu. Fakat bu iki arkadaşı sadece keramet tutkunu kimselerdi. Bir süre böyle devam ediyor fakat şeyhin muhabbeti bir türlü kendini sarmıyordu. Öyle bir şeyh istiyordu ki, Muhyiddîn-i Arabî’nin fikirlerine yabancı olmayan ve onun gibi eser neşreden bir şeyh arıyordu. Öyle bir şeyh ki ona bir ana şefkatiyle yaklaşsın, bir baba gibi himâye etsin, bir öğretmen gibi ilim ve irfanda derinleştirsin. Fakat bunca aramalarına rağmen aradığı mürşidi bulamıyordu. Bunlar gösteriyor ki onda pek samimi ve pek kudretli bir iman vardır. Ondaki bu aşk, din aşkı, Müslümanlık aşkı, Türklük aşkıdır. Zaten Türklük aşksız olmaz. “Kul bunalmayınca Hızır yetişmez” sözü üzerine yaşadığı bunca aşk ve arayış neticesinde bu keramet tutkunu iki arkadaşı vasıtasıyla bir Cuma günü Hırka-i şerif’de Eski Ali Paşa camiindeki mevlid-i şerif cemiyetine gidiyor. Orada mihrab yanında şeker rengindeki sarığı ve gayet sade kisvesi ile oturan bir hoca efendi dikkatini çekiyor. Ve Tahir bey ilk bakışta öteden beri aradığı terbiyecisinin ve mürşidinin bu zat olduğunu hissediyordu. Bu büyük veli mürşid-i kâmil Harîrîzâde Mehmed Kemaleddin Efendidir.”
Fenâdan bekāya, aşktan vuslata olan yolculuğunda kendine kılavuz olan böyle bir kâmil-i mükemmil’den bahseder Bursalı Tahir Bey.
Burada sırası gelmişken Gazi hazretlerinin manevi yönünden de birkaç söz söylemek isterim. Gazi hazretlerinin babası merhum Ali Rıza Bey, Seyyid Muhammed Nûru’l-Arabî (k.s.)’nin pek yakın dostuydu. Bu dostluğa binaen Seyyid hazretlerinin hem duasını hemde manevi tasarrufunun üzerinde olması sebebiyle Atatürk’ün doğumunda ismini Seyyid Hazretlerine okuttuğu rivayet olunur.
Belkide “Mustafa” istifâ/seçkin anlamına gelen bu isim Gazi hazretlerinin Türk milletinin kurtuluşu için seçilmiş kişi olduğuna dair ezelden verilen bir isimdir.
Manastır Askeri Lisesi’nde ki eğitimi sırasında öğretmeni Tahir Bey vasıtasıyla Iştip’de Hacı Salih Rıfat Efendi, Ustrumca’da Hacı Faik Bey ve diğer Melâmî kâmillerinin sohbetlerinde bulunmuştu.
Gazi Paşa hazretlerinin aldığı bu tasavvuf eğitimi onun sonraki yıllarını da etkilemiş, cumhur fikrinin pekişmesine temel oluşturmuştur. Ankara’da yaşadığı dönemde ise tanışmış olduğu Melâmî mürşidi Arabacı İsmail Efendi onun önemli bir manevi rehberi olmuştur.
Musa ona dedi ki: “Doğru yol olarak sana öğretilenden bana öğretmen için sana tâbi olabilir miyim?” (Kehf;18/66) ayet-i kerimesinde hitap her ne kadar hazret-i Musa’ya olduğu anlaşılmış olsa da gerçekte Kur’ân-ı Kerim’in hitabı ve muhatabı bütün insanlıktır.
Bu ayetten anlaşılacağı üzere yola çıkmadan önce tabi olunacak bir gerçek bir kılavuza, yol göstericiye ihtiyaç vardır. Bu kılavuz sayesinde geçilmez denen dağlar denizler kolaylıkla aşılarak tepeler düz olur, uzaklar yakın olur.
Bu kılavuz, yol gösterici mürşid-i kâmildir.
Niyâzî-i Mısrî hazretlerinin dediği gibi “Mürşid-i kâmil olanın gayet yolu âsân imiş” bu yolculukta sâlik için mürşid bir aynadır. Bu ayna sâlike kendini kendi ile anlatır. Mesele sâliki hayal diyarından hakikat âlemine geçirmektir.
Yukarıda ayette Musa (a.s.) “sana öğretilenden bana öğretmen için” diye bir ifade buyuruyor.
Ardından “sana tâbi olabilir miyim?” diye bir soru yöneltiyor.
Zahirde bu sorunun muhatabı Hızır (a.s.)’dır. Bâtında ise Mürşid-i Kâmildir.
Peki öğrenmek istediği ilim nedir? İlme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn olarak Hakk’ı bilme bulma ve olma ilmi olan marifetullah’tır.
Kur’an-ı Kerim’de anlatılan Musa ile Hızır kıssası bu seyr u sülûk yolculuğunun adıdır.
Bu yolculuğa çıkarken Musa (a.s.)’ın üç sorusu vardı.
1-Beni annem bir tahta parçasının üzerinde suya bıraktı, neden boğulmadım?
2-Bir kıpti öldürmüştüm, indi ilahiyede katil mi oldum?
3-Şuayip (a.s.)’ın kızlarının güttüğü koyunları ücretsiz sulamıştım. Bu olayda bir ecre, bir sevaba nail olabildim mi?
Hızır (a.s.) Hazret-i Musa’nın bu üç sorusunu cevaplamak için onu kendinden kendine doğru bir yolculuğa çıkardı.
Burada bu kıssanın detaylarına girmeden demek istediğim o dur ki, “Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş” diyen Mısrî hazretleri gibi Mürşid de sâlike der ki: “Bu yolculukta sen seni senle ve sensiz bileceksin” ve bunu kabul eden talip ile matlubun seferi başlar, seferin sonunda ise artık talip gerçekte matlub olduğunu anlar.
İlk önceleri Hak’ta yok olan sâlik bekā ya halkın bakiyyetiyle doğru yol alır.
Devamında bekāya ereni halkı irşad etsin diye geri gönderirler.
Ondan halka halkı anlatması istenir. Bu yolculuğa çıkan için artık dönüş yoktur.
Ayrıca bu eserin hazırlanmasında katkıları olan sayın Burhan Anılır, Dr. Mustafa Tekçe ve Fehmi Özden’e teşekkür eder, sözlerimizi bütün bu anlatılanların özeti mahiyetinde olan Niyâzî-i Mısrî hazretlerinin şu nutk-i şerifi ile tamamlamak istiyorum.
Şeriatın sözleri hakikatsiz bilinmez,
Hakikatin sözleri tarikatsız bulunmaz.
Savm u salâtu zekât, günâh kirin mahveder,
Darb-ı zikir olmasa gönül pası silinmez.
Sil gözünü dön andan bak göresin kendi özünü,
Hakikatin güneşi doğmuş durur dolanmaz.
“Kavseyn”e erişince varır gelir gemiler,
“Ev-ednâ”nın bahrına hergiz gemi salınmaz.
O deryâya dalmağa can terkin urmak gerek,
Cânına kıymayınca o deryâya dalınmaz.
Bu sûretin libâsın ver gayriye Niyâzî,
Ol bahre dalar isen şâyet geri gelinmez.
Hasan Fehmi Kumanlıoğlu
Burak Anılır
15/05/2024



