Kaç sevaptan girme günaha

Yazar: Hasan Fehmi Kumanlıoğlu
Siteye Eklenme Tarihi: 03.04.2026

kaç sevaptan girme günaha

Hurşit Aysan amcadan duyduğum bu sözü hatırladım ve kaleme alıyorum. Mecelle maddelerinden biri de “ Def’-i mefsedet/mazarrat, celb-i menfaattan/menafiden evladır” der. Yani önce kötülüğü sav, sonra iyiliği düşün, yerine getir.

“ Taife-i Melami / Terkederler ağyari / Zikrederler Allah’ı / Kendine gel hey kendine”

**28.03.2026 Cumartesi/ 9 Şevval 1447

Nuri Ef. bu dörtlükte, önce terki; def-i mazarratı, sonra da zikri; celb-i menfaatı işaret ediyor. Yemeğe başlamadan önce elleri yıkamak, sonra da helal yiyecekleri Besmele çekerek yemek esastır.

Vecizeye somut örnek Şekerci Mehmet Özbek kardeşten geldi. Anlatıyor: Birgün İzmir’de belediye otobüsüne binmekte zorlanan yaşlı bir bayana yardım etmek istedim. Kolundan tuttuğumda bana: “Aman dokunma, benim her tarafım pilatin kaplı demesin mi”… Meğer kadıncağız ameliyatlı imiş. Ben ona binişinde yardımcı olacaktım, yani sevap işleyecektim, ama belki de az daha sakatlığa sebep olacak günaha girecekmişim. İşte bundan anlaşılıyor ki, bilip bilmediğin yerde dikkatli olmak gerekir.

Bir diğer örneği de; ben çocukken yakın akrabalarımdan biri bana iyilik olsun diye bahçesine götürdü. Olgunlaşmakta olan salatalıklardan yedirdi. On gün sonra bahçesine gittiğinde ne görsün, bahçenin yerinde yeller esiyor. Beni takip etmiş ve görmüş ki suçlu benim. O günler içinde, öğrendiğim bahçenin tüm salatalıklarını yemişim veya toplamışım. Büyük bir hışımla dedeme gelip beni şikayet ediyor. Dedeciğim gün görmüş adam, dönüp kadıncağıza; Be hatun, bu çocuk senin bahçeni nereden biliyor, tuttun kolundan götürdün gösterdin yerini, şimdi de şikayet ediyorsun.. Bak kızım, çocukla olur olmaz kişiye yol gösterme. Bahçenden bir salatalık koparıp getirip verseydin de, bahçenin yolunu göstermeseydin, daha iyi olmaz mıydı? . İşlte böyle, bazen “acırsan acınacak hale düşersin” demiş atalarımız. Netice; kaç sevaptan girme günaha.

“İyilik et kele, yaysın seni ele” derken atalar, yukarıdaki söze de işaret ederler sanki. Malum, yaşarken birbirimize ihtiyaç duyarız. Birine yardımcı olduğumuzda, ihtiyacı olan bir kişi gelip ona, derdini nasıl hallettiğini sorar, o da saklayamaz “seni” gösterir. Böylece sen halk deyimiyle “Marko Paşa” olur, herkesin derdine derman olma pozisyonuna düşer, adın ve ünvanın yayılır gider. Sonunda daralırsın. Ne yapalım, hayat işte böyle bir şey. Kaç sevaptan girme günaha.

Alimlerimiz der ki; farz vacip olan emirleri yerine getireceksin. Bundan kaçmak olmaz. Ama nafilelerde durum böyle değil. Daha çok bu husus nafile ibadet ederken işlenir. O esnada birinin yardımına koşmak gerekirken, dur ben şu nafileyi yerine getireyim sonra bakarım, demek olmaz. Burada sevap kazanma arzusundayken öbür tarafın acil ihtiyacına koşmamak günaha girmekle eş tutulmuştur. Önce ihtiyaç giderilecek, sonra nafileye devam edilecek.

“Kaş yaparken göz çıkarmak” deyimi de buna benzer. Göz en kıymetli organımız, onu her tehlikeden korumak gerekir. İşte burada gözü koruyan kaşları düzeltirken de çok dikkatli olmak lazım. Allah korusun kaşları güzelleştirirken gözden olmak da var. Onun için gözü korumayı öncelikli düşünmek birinci vazifemiz olacaktır. Bırakın kaşlar öyle kalsın.

Çölde deveyle giden adamın hikayesi. Yolun üstünde duran birine acımış çölde. Almış devesinin arkasına. Bir müddet sonra yolcu kılıklı eşkıya çekmiş hançerini, indirmiş devenin sahibini ve deveyi çalıp kaçarken zavallı adam eşkıyaya ; “Bana bak hain adam, sakın bunu şehirde anlatma, yoksa hiç kimse bundan sonra yolda kalanı almaz” demiş. Al işte; “kaç sevaptan girme günaha”nın başka bir yüzü daha.

Melamet açısından şöyle zevketsek ne olur !!

Tevhide biat etmeden önce kendimize nisbet ettiğimiz fiiller, sıfatlar ve vücut var. “Ben yaparım, ben bilirim, benim kim olduğumu biliyor musun”da ifadelerini bulan nisbet varlıklar. Mürşid-i kamile varıp biat ettik. Bunlardan kurtulacağımıza söz verdik, ama kolay mı öyle ağyarı terk etmek!! İşte bu fani varlıkları terk etmek sevap, yani kaç bu sevaptan, kurtul nisbet varlıklardan, günaha girme/ masivaya kapılma.

29.03.2026 Pazar

Hasan Fehmi Tezdoğan hz.leri ilahisinin bir yerinde “ İhtiyarın terkeyle / İşleme günah sevap” buyuruyor. Burası da ilm-i tevhidin yaşanacak makamlarından biri. İhtiyar, irade demek. Türkçesi, istemek, talep etmek ve seçmek manalarına gelir. Sıfat-ı sübutiyyeden biri olan irade; Hakka nisbet edildiğinde irade-i külliye, kula nisbet edildiğinde ise irade-i cüz’iye diye adlandırılır. Bunun sebebi, kulun mesuliyetinin/sorumluluğunun olmasıdır. Hesaba çekilen kulda irade-i cüz’iye vardır.

Gelelim ilm-i ledün dersine: Fenafillahta olan salik “La mevsufe illallah” rabıtasına bağlanıp kendinde var olduğunu vehmettiği sıfatları Hakk’a nisbet eder, verir, bağlar. Bunların içinde irade sıfatı da vardır. Peki, yaptıklarından sorumlu olmaz mı? Kendinde ise olur, mertebesinin zevkinde ise olmaz. İrade-i cüz’iyesini, irade-i külliyeye verir ve ondan Hak irade eder. Sultanın huzurunda duranda kendine ait irade bulunur mu, dedi Hz.Pir efendimiz. Sultan “gel” der geliriz, “git” der gideriz. Kendi kafamıza göre hareket edemeyiz. İşte fenafillah salikleri daimi huzurda oldukları için onların kendine ait fiilleri, sıfatları ve vücutları yoktur. Ne varsa Hakk’ındır. Bunlar, ihtiyarlarını/iradelerini Hakk’a verdiklerinden sevap-günah yükünden kurtulmuşlardır. Bu, çok ince bir noktadır. Mürşid-i kamil gözetiminde eğitim görmeli ve yaşanmalıdır. Bizler “ Ehl-i sünnet ve’l-cemaat” yani “Fark ve Cem” zevkinde olduğumuzdan edeb-i Muhammedî çerçevesinde hareket eder, yasaklanan fiilleri işlemekten kaçınırız. Hz. İbrahim (as) ne dedi?. “ Ben hastalandığımda bana O (cc) şifa verir” (Şuara,26/80) dedi. Demedi” o beni hastalattığında”. Hastalığı nefsine, şifayı Hakk’a izafe etti. Bu da İbrahimî terbiyedir.

Hz. Pir Efendimiz “salik her zaman bu zevkte olmadığından ve günlük işlerde çoğunlukla aklına bağlı kaldığından sorumlu tutulur” hükmünü vermiştir. Yani, irade-i cüz’iyyeden irade-i külliyeye geçmek ve bağlanmak, mangal gibi yüreğe sahip olmakla olur. Yaşadığımız zaman diliminde böyle serdengeçtiler vardır elbette. Onları ancak Sultan bilir.

Merhum üstadım hocam H.Ahmet Soyyiğit Ef.miz de bu hususta şöyle haykırmıştır:

“Cüz’î irademizden / Soyunduk ta ezelden – Hak’tır irade eden / La ilahe illallah”.

Bizim ezelimiz, mürşid-i kamile biat edip zikrullah ve akabinde ilm-i Ledün derslerini aldığımız anda başlar. Diz dize oturur, gözümüzü kapar, yedullahi fevka eydihim(Fetih,48/10’dan) sırrınca elleri ellerimizin üstünde esrar-ı ilahiye kulağımıza üflenir ve ezelimiz böylece başlar dostlar.

**** 30.03.2026 Pazartesi

“Nerde trak orda bırak” Hurşit amcadan sıkça duyduğumuz bir söz, atalar sözü olsa gerek. Tecrübe çok büyük bir ilim dalıdır. Milletimiz bu yönde meşhurdur. Avrupalılar “ Türklerin elinden çekiçle kerpeteni alsak onlara çok mal satarız” demişlerdir. Bu da tecrübenin ne denli yüce bir vasıf olduğunu ortaya koyar. Yine ustalarımızdan biri, tamir ettiği bir araç için yüklü miktarda ücret istediğinde araç sahibi kendisine; “ Usta ne yaptın ki, alt tarafı bir çekiç vurdun, bu kadar ücret çok fazla değil mi” dediğinde usta ona şu veciz cevabı verir. “ Çekiç sallamak şu kadar para, ama nereye sallayacağını bilmektir marifet, ben onun karşılığı ücret istedim” .

Dolayısıyle bu söz, bilmenin değeri yanında, lüzumsuz ısrarın da yararlı olmayacağına işaret eder. Nerde trak demek, nerede araba bozuldu yürümüyorsa veya makine çalışmıyorsa onu orada bırak, ustasını bekle. Bilmediğin şeyi fazla kurcalama, başına daha büyük meşgale/iş açarsın. Atalar başka bir sözde “Ölüyü fazla ellersen, abdesti bozulur” demişler bu manada.

İşte hayat tecrübesi büyük olan Hurşit amcamız, bize bu yerde de güzel bir ders veriyor. Ruhu şad olsun.

Bir ayet-i kerimede Cenab-ı Hak “ Bilmediğin şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül bunların hepsi ondan sorumludur” ( İsra,17/36 ) buyurmaktadır. Bilmediğimiz şey “trak” sesinden sonrasına müdahale etmektir. Eğer edersek daha büyük zarara katlanmak zorunda kalırız, Allah korusun.

Bu meyanda olumsuz manada buna benzer sözler de vardır. Mesela “Nerde beleş orda yerleş” ve “Nerde aslan ona yaslan” gibi. Bunlar da aziz milletimizin zekâ inceliğini veya zekâ kıvraklığını göstermesi açısından dikkate değer olsa gerektir diye düşünüyorum. İşin içinde iğneleme de söz konusu olabilir.

Hasan Fehmi Kumanlıoğlu

Scroll to Top