SEYYİD MUHAMMED
NÛRU’L-ARABÎ’nin HAYATI
ve YAŞADIĞI DÖNEM


Yaşadığı Döneme Bakış
SEYYİD MUHAMMED NÛRU’L-ARABÎ Hazretleri bilindiği üzere 19. yüzyılın hemen başında 1813 senesinde Mısır’ın Kahire şehrinin 125 km kuzeyinde Kahire ile İskenderiye şehirleri ortasında kalan Mahalletü’l-Kübrâ kasabasında dünyaya gelmiştir.
Doğduğu ve yaşadığı dönemde Osmanlı Devleti’nde hatta bütün dünyada uzun yıllar kendini hissettirecek gelişmeler baş göstermiş, sanayi devrimi ve iletişim çağına girilmiş, telgraf ve telefonun icâdıyla insanlar birbirleriyle olan iletişimini hızlandırmış, buharlı makinelerin kullanılmasıyla buharlı gemi, tren ve ilerleyen zamanda otomobil gibi ulaşımı kolaylaştıran araçlar icâd edilmiş, bunlarla beraber hayatı kolaylaştıran birçok makine ortaya çıkmıştır.
18. yüzyılın sonunda Fransız ihtilali gerçekleşmiş, milliyetçilik akımı gelişerek çok uluslu devletlerin parçalanmasına sebep olmuş, birçok ülkede monarşizmin yerini demokrasi alarak egemenliğin halka ait olduğu kabul edilmiştir.
Kısacası Seyyid Muhammed Nur’ul Arabi (k.s.)’nin deyimiyle “Kerâmet-i kevniye kapıları kapanmış, kerâmet-i ilmiye kapıları açılmıştır.”
Velhasıl böyle bir dönemde Osmanlı Devleti de bu gelişmelerden etkilenmiş, çağa ayak uydurmak için demiryolları ve telgraf hatları döşenerek teknolojik gelişmeler takip edilmiş, mahalle mektepleri, idâdiler (lise) ve üniversiteler açılarak ilmi yönden de ilerlemeye geçilmiştir. Seyyid hazretleri yaşadığı dönem içerisinde Sultan II. Mahmud, Abdülmecid, Abdülaziz, V. Murad ve II. Abdülhamid Han’ın padişahlığını görerek, Osmanlı Devleti’nin böyle bir zamandaki gelişimini devletin birçok yerine; Balkanlar, İstanbul, Hicaz ve Anadolu’ya yaptıkları seyahatler ile ve başka vilâyetlere göndermiş olduğu halifeleri vasıtasıyla yakından takip etmiştir.
Seyyid Muhammed Nur’ul Arabi Hazretleri’nin 1813 yılında bu âlemi teşrif etmiş olduğunu belirtmiştik. Ailesinden de bahsedecek olursak babası Kudüslü Seyyid İbrahim, dedesi de Kudüs civarında Vadi’n-Nûr’da bir zaviyesi olup orada medfun bulunan Seyyid Bedrü’l-Veli’dir. Dört yaşına geldiğinde babası Seyyid İbrahim el-Kudsî’nin vefatı üzere yetim kalmış ve annesi ile beraber dayısının yanına yerleşmiştir.
Seyyid Hazretlerinin bütün ailesi tasavvufi terbiyeden geçmiş mutasavvıf kimselerdir ki “Kenzü’l-mahfî an ehli’l-hicâb” isimli eserinde vahdet-i vucûd hakkındaki konuları çocukken ailesinden öğrendiğini ve ailesinin görüştükleri kimselerin dahi bu meşreb üzere kimseler olduğunu anlatmaktadır. Bu düşünceye olan bağlılığı o derece kuvvetlidir ki bütün âlem bu itikattan vazgeçse kendisinin de yakalanıp öldürüleceğini bilse bu düşünceden vazgeçmeyeceğini belirtmektedir.
Kendisini Resûl-i Ekrem Hazret-i Muhammed (S.A.S.)’e Bağlayan Aile Silsilesi Şöyledir
- Seyyidü’s-Sakaleyn Muhammedü’l-Mustafâ (s.a.v.)
- İmâm Alî ibn Ebî Tâlib (r.a ve k.v.)
- İmâm es-Seyyid Hüseyin (r.a.)
- İmâm es-Seyyid Zeyne’l-Âbidîn (r.a.)
- İmâm es-Seyyid Zeyd (r.a.)
- İmâm es-Seyyid Hasanü’l-Arîzü’l-Ekber (r.a.)
- İmâm es-Seyyidü’l-Hasan (r.a.)
- İmâm es-Seyyid Alî (r.a.)
- İmâm es-Seyyid Zeyd (r.a.)
- İmâm es-Seyyid Muhammed (r.a.)
- İmâm es-Seyyid Muhammed (r.a.)
- İmâm es-Seyyid Sâlim (r.a.)
- İmâm es-Seyyid Muhammed (r.a.)
- İmâm es-Seyyid Matar (r.a.)
- İmâm es-Seyyid Yakûb (r.a.)
- İmâm es-Seyyid Bedr (r.a.)
- İmâm es-Seyyid Yûsuf (r.a.)
- İmâm es-Seyyid Muhammed (r.a.)
- İmâm es-Seyyid Bedrü’l-Velî (r.a.)
- İmâm es-Seyyid İbrâhîm el-Kudsî (r.a.)
- İmâm es-Seyyid Hâce Muhammed Nur’ul Arabi (r.a.)
Nur’ul Arabi hazretleri 1820 yılında yedi yaşına geldiğinde ailesi o’nu zamanın büyük alim ve mutasavvıflarından olan Camiü’l-Ezher hocalarından Şeyh Hasan el-Kuveysnî’ye eğitimi için teslim etmiş ve dokuz yıl boyunca bu zâttan maddî ve mânevî ilimleri okumuştur. 1828 yılına kadar dokuz yıl süre ile zâhiri ilimleri okuyup bu konuda icâzetnamesini almıştır.
Zâhiri İlimlerine Ait
Şeceresi Şöyledir
- Cenâb-ı Hâtem-i Enbiyâ (s.a.v.)
- Alî ibn-i ebî Tâlib (r.a.)
- Abdullah ibn-i Mes‘ûd (r.a.)
- Alkame (r.a.)
- İbrâhîm en-Nah’î (r.a.)
- Hammad ibn-i Süleyman (r.a.)
- Ebû Hanîfe Nu‘mân ibn Sâbit (r.a.)
- Muhammed ibn-i Hasan eş-Şeybânî (r.a.)
- Ebû Hafs el-Buharî (r.a.)
- Ebû Abdullah el-Bezevî (r.a.)
- Ebû Bekr Muhammed ibnü’l-Fazlu’n-Neccârî (r.a.)
- El-Kadı Ali en-Nesefî (r.a.)
- Hulvânî (r.a.)
- Serahsî (r.a.)
- Alî el-Bezdevî Sâhibü’l-Hidâye (r.a.)
- Abdussettâr el-Kürdî (r.a.)
- Seyyid Abdullah ibn-i Ahmed ibn-i Mahmûd en-Nesefî Sâhibü’l-Kenz (r.a.)
- Ebû Fadl Abdülazîz ibn-i Muhammed ibn Nasr el-Buhârî (r.a.)
- Celâleddin es-Seyramî (r.a.)
- Kemâleddin ibn Hümâm (r.a.)
- Abdülberr bin Şıhne (r.a.)
- Ahmed ibn Yûnus eş-Şehîr bi’ş-Şiblî (r.a.)
- Ali el-Makdisî (r.a.)
- Hasan eş- Şürünbilâlî (r.a.)
- Abdülhayy (r.a.)
- Süleymân el-Mansûrî (r.a.)
- Hasan el-Makdisî (r.a.)
- Muhammed el-Harîrî (r.a.)
- Ahmed et-Tahtavî (r.a.)
- Seyyid Muhammed el-Ketbî (r.a.)
- Seyyid Şeyh Muhammed Nur’ul Arabi (r.a.)
Bu silsileden anlaşıldığı üzere Seyyid hazretleri zâhir ilimlerini Hanefi mezhebi üzerine okumuştur.
Şeyh Hasan el-Kuveysnî emri üzerine Şeyh Ahmet Efendi ile beraber Yanya’ya giderek bu yolculuğu esnasında Nakşibendî şeyhi Yusuf Efendiye intisâb etmiş, bilâhire damadı Talat Efendi’den de sülûk görmüştür.
1829 yılında Yusuf Efendi’nin emri ile Hac vazifesini yerine getirmek için Mekke’ye gittiğini ve bu esnâda Şeyh Ömer Abdurresûl’den Hadîs eğitimi, Şeyh İbrahîm eş-Şemârıkî’den Halvetî-Şabânî, Ekberî, Bayrâmî ve Üveysî tarîkatlarının icâzetlerini almıştır.
Hâce Hazretlerinin Tarîkat-ı Aliyye-i Halvetiyye-i Şa’bâniyye Silsile-i Aliyyeleri Şöyledir
- Fahr-i Âlem (s.a.v.)
- İmâm-ı Alî (r.a.)
- Şeyh Hasanü’l-Basrî (r.a.)
- Şeyh Habîb el-Acemî (k.s.)
- Şeyh Davudu’t-Tâî (k.s.)
- Şeyh Mârûfü’l-Kerhî (k.s.)
- Şeyh Seriyyü’s-Sakatî (k.s.)
- Şeyh Seyyidü’t-Tâife Cüneyd-i Bağdadî (k.s.)
- Şeyh Mimşâdü’d-Dineverî (k.s.)
- Şeyh Muhammedü’d-Dineverî (k.s.)
- Şeyh Muhammedü’l-Bekrî (k.s.)
- Şeyh Kâdı Vecîhüddîn (k.s.)
- Şeyh Ömerü’l-Bekrî (k.s.)
- Şeyh Ebû Necîbü’s-Sühreverdî (k.s.)
- Şeyh Kudbüddîn el-Ebherî (k.s.)
- Şeyh Ruknüddîn Necâşî (k.s.)
- Şeyh Şihâbüddîn Tebrîzî (k.s.)
- Şeyh Cemâlüddîn Tebrîzî (k.s.)
- Şeyh İbrâhîm Zâhid-i Geylânî (k.s.)
- Şeyh Ahî Muhammedü’l-Halvetî (k.s.)
- Şeyh Pîr Ömer el-Halvetî (k.s.)
- Şeyh Ahî Mîrem el-Halvetî (k.s.)
- Şeyh Hacı İzzeddîn (k.s.)
- Şeyh Sadrüddîn Hıyâmî (k.s.)
- Şeyh Seyyid Yahyâ-yı Şirvânî (k.s.)
- Şeyh Muhammed Bahâüddîn (k.s.)
- Şeyh Cemâl-i Halvetî (k.s.)
- Şeyh Hayrüddîn-i Tokadî (k.s.)
- Şeyh Şa‘bân-ı Velî Kastamonî (k.s.)
- Şeyh Muhammed Muhyiddîn Kastamonî (k.s.)
- Şeyh Ömerü’l-Fuâdî (k.s.)
- Şeyh İsmâîl-i Çorumî (k.s.)
- Şeyh Muslihüddîn Kastamonî (k.s.)
- Şeyh Karabaş-ı Velî Ali Atvel (k.s.)
- Şeyh Mustafa Doğanî el-Mısrî el-Edirnevî (k.s.)
- Şeyh Abdüllatîf el-Halebî (k.s.)
- Şeyh Seyyid Mustafa el-Bekrî (k.s.)
- Şeyh Şemsüddîn Muhammedü’l-Hıfnî (k.s.)
- Şeyh Mahmûd el-Kürdî (k.s.)
- Şeyh Abdullah eş-Şarkavî (k.s.)
- Şeyh Muhammed Ebu’n-Necâ (k.s.)
- Şeyh Ali et-Tûhî (k.s.)
- Şeyh İbrâhîm eş-Şemarikî (k.s.)
- Şeyh Seyyid Hâce Muhammed Nur’ul Arabi (k.s.)
Hazret-i Nûr’un
Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn-i Arabî Hazretlerine Uzanan Silsile-i Aliyyeleri Şöyledir
- Şeyhü’l-Ekber Muhammed Muhyiddîn ibnü’l-Arabî (k.s.)
- Şeyh Hasan (k.s.)
- Şeyh İsmâîl el-Ceberûtî ez-Zübeydî (k.s.)
- Şeyh Ebu’l-Fethi’l-Osmâni’l-Merâgî (k.s.)
- Şeyh Zekeriyyâ el-Ensârî (k.s.)
- Şeyh Abdülvahhâb Şa‘rânî (k.s.)
- Şeyh Ali eş-Şinâvî (k.s.)
- Şeyh Ebu’l-Mevâhib Ahmed ibn Abdulkuddûsî (k.s.)
- Şeyh Safiyüddîni’l-Kaşâşî (k.s.)
- Şeyh İbrâhîm el-Gürânî (k.s.)
- Şeyh Muhammed el-Büdeyrî eş-Şehîr bi’bni’l-Meyyit el-Dimyatî (k.s.)
- Şeyh Mustafa el-Bekrî (k.s.)
- Şeyh Muhammed Şemsüddîn el-Hıfnî (k.s.)
- Şeyh Mahmûd el-Kürdî (k.s.)
- Şeyh Abdullah eş-Şarkâvî (k.s.)
- Şeyh Ali et-Tûhî (k.s.)
- Şeyh Muhammed Ebu’n-Necâ (k.s.)
- Şeyh İbrâhîm eş-Şemârikî (k.s.)
- Şeyh Seyyid Muhammed Nur’ul Arabi (k.s.).
Hâce Muhammed Nûr Hazretleri’nin Tarîkat-ı Üveysiyye Silsile-i Aliyyeleri Şöyledir
- Fahr-i Âlem (s.a.v.)
- Hazret-i Alî (r.a.)
- Hazret-i Ömer (r.a.)
- Hazret-i Üveysi’l-Karânî (r.a.)
- Mûsâ bin Yezîd-i Râî (k.s.)
- Sultan Ebû İshak İbrâhîm Edhem (k.s.)
- Şakîk-i Belhî (k.s.)
- Ebî Ömerü’l-İstahrevî (k.s.)
- Ebî Caferi’l-Haddâd (k.s.)
- Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.)
- Mimşâdü’d-Dineverî (k.s.)
- Ahmed Esvedü’d-Dineverî (k.s.)
- Muhammedü’l-Bekrî eş-Şehîr Bu’caviyye (k.s.)
- Şeyh Vecîhüddîn Ömerü’l-Bekrî el-Kâdı (k.s.)
- Şeyh Ebû en-Necîbü’s-Sühreverdî (k.s.)
- Şehâbüddîn Ömerü’s-Sühreverdî (k.s.)
- Şeyh Necîbüddîn Alî bin Bergûşi’ş-Şîrâzî (k.s.)
- Abdüssamed eş-Şüsterî (k.s.)
- Mahmûd el-Isfahânî (k.s.)
- Yûsufu’l-Acemî el-Gûrânî (k.s.)
- Hasan eş-Şüsterî (k.s.)
- Ahmedü’z-Zâhid (k.s.)
- Muhammedü’l-Kamerî el-Vâsıtî (k.s.)
- Şeyhü’l-İslâm Ebî Yahyâ Zekeriyyâ el-Ensârî (k.s.)
- İmam Abdu’l-Vehhâb eş-Şarânî (k.s.)
- Nûreddîn Alî ibn Abdü’l-Kuddûsî eş-Şenâvî (k.s.)
- Safiyyüddîn Ahmed bin Muhammedü’l-Medenî es-Sûfî (k.s.)
- Şeyhü’l-Melâmî İbrâhîm bin Hüseyni’l-Gûrânî el-Medenî (k.s.)
- Şeyh Tâhirü’l-Medenî (k.s.)
- Şeyh Abdülganî en-Nablusî (k.s.)
- Şeyh Mustafa el-Bekrî (k.s.)
- Şeyh Muhammed el-Hıfnî (k.s.)
- Şeyh Mahmûd el-Kürdî (k.s.)
- Şeyh Abdullah eş-Şarkavî (k.s.)
- Şeyh Ali et-Tûhî (k.s.)
- Şeyh Muhammed Ebu’n-Necâ (k.s.)
- Şeyh İbrâhîm eş-Şemarıkî (k.s.)
- Şeyh Seyyid Hâce Muhammed Nur’ul Arabi (k.s.)
Hâce Muhammed Nûr Hazretleri’nin
Tarîkat-ı Bayrâmî-Melâmî
Silsile-i Aliyyeleri Şöyledir:
- Sultânu’l-Enbiyâ Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.s.)
- Hazret-i Ali bin Ebu Tâlib (k.v.)
- Şeyhu’l-Şuyûh Hasan-ı Basrî (r.a.)
- Şeyh Habîb-i Acemî (k.s.)
- Şeyh Davud-i Tâî (k.s.)
- Şeyh Maruf el-Kerhî (k.s.)
- Şeyh Serî bin Muhlîs es-Sakâtî (k.s.)
- Şeyh Seyyidü’t-Tâife Ebu’l-Kasım Cüneyd Bağdâdî (k.s.)
- Şeyh Mimşâd Dineverî (k.s.)
- Şeyh Ahmed Dineverî (k.s.)
- Şeyh Muhammed Bekrî (k.s.)
- Şeyh Vechüddîn Kâdî (k.s.)
- Şeyh Ebu’n-Necîb Sühreverdî (k.s.)
- Şeyh Kutbuddîn Ebherî (k.s.)
- Şeyh Rukneddîn Mahmûd Nuhâsî (k.s.)
- Şeyh Şihâbüddin Tebrizî (k.s.)
- Şeyh Cemâleddin Tebrizî (k.s.)
- Şeyh İbrahim Zâhid Geylâni (k.s.)
- Şeyh Safiyyüddin Erdebilî (k.s.)
- Şeyh Hamidüddîn Erdebilî (k.s.)
- Şeyh Hâce Alâüddin Ali Erdebilî (k.s.)
- Şeyh Hamidüddîn Velî Aksarâyî (k.s.)
- Hz. Pîr Şeyh Hacı Bayram Veli (k.s.)
- Hz. Pîr Şeyh Dede Ömer Sıkkînî (k.s.)
- Şeyh Bünyâmin Ayâşî (k.s.)
- Şeyh Pir Ali Aksarayi (k.s.)
- Şeyh Ahmed Sarban Hayraboluvî (k.s.)
- Şeyh Hüsameddin Ankaravi (k.s.)
- Şeyh Hasan Kabaduz Bursevî (k.s.)
- Şeyh Hüseyin Lâmekâni (k.s.)
- Şeyh Abdurrauf el-Münavi el-Mısrî (k.s.)
- Şeyh Nureddin Ali el-Echuri (k.s.)
- Şeyh Ebu Mehdi İsa es-Sâlebî el-Caferi (k.s.)
- Şeyh Ahmed en-Nahli el-Mekkî (k.s.)
- Şeyh Muhammed bin Ahmed bin Akile el-Mekki (k.s.)
- Şeyh Mustafa bin Kemalettin el-Bekri (k.s.)
- Şeyh Seyyid Şemsettin Muhammed el-Hıfnî (k.s.)
- Şeyh Mahmud el-Kürdî (k.s.)
- Şeyh Abdullah eş-Şarkavî (k.s.)
- Şeyh Muhammed Ebu’n-Necâ (k.s.)
- Şeyh Ali el-Tûhî (k.s.)
- Şeyh İbrahim eş-Şemarıkî (k.s.)
- Hz. Pîr Şeyh Seyyid Muhammed Nur’ul Arabi (k.s.)
İbrahim eş-Şemarikî’nin vermiş oldukları bu icâzetnâme’lerden anlaşılıyor ki, Şeyh Mustafa El-Bekrî (k.s.) hazretleri bu tarîkatlere cami olup yetiştirdikleri halifelerine bu tarikâtları tâlim ve târif edip kendinden sonrakiler de aynı tarz ile kendi müntesiplerini yetiştirmişlerdir.
Aynı sene içinde gördüğü bir manasında bizzat Resûlullah (s.a.s) Efendimiz tarafından kendisine hırka giydirilip, 1830 yılnda gördüğü bir başka manada ise üç satır yazı verildiğini Bu yazı ile Hz. Ebubekir Sıddîk Efendimiz tarafından “Tevhîd-i Ef ‘al, Tevhîd-i Sıfât ve Tevhîd-i Zât” makâmlarının kendisine telkin edildiğini nakletmiştir.
Bu vakayı “Risâle-i Menba‘u’n-Nûr fî Ru’yeti’r-Rasûl” isimli eserinde şöyle anlatmaktadır.
“1253 tarihlerinde ma’nâda Medine-i Münevvere’ye vardım.
Mahmûdiyye Medresesi şadırvanında abdest alıp Harem’e girerken İmâm Ömer (r.a.) hazretleri Bâbü’s-selâm atebesi sağ tarafında oturur idi.
“Abdestin almadın, geri abdest al” dedi. Fakîr dahi geri abdest aldım.
Sular azâlarımdan akarken Bâbü’s-selâm’dan girmeye şurû‘ eyledim.
“Abdestin yok, geri abdest al” dedi. “Tamâm abdest aldım” dedim.
Gazabla bizi yere yıkıp, arkama iki kere eliyle vurdu. Benden kayy geldi.
Bâbü’s-selâm o günde meydân tütün zifiriyle parça parça doldu.
“Abdest al diye” emroldu. Fakîr dahi abdest alıp Bâbü’s-selâm’da İmâm Ömer (r.a.) Harem’e girdi.
Mihrâb-ı Nebevî’de zât- risâlet ku’ûden ve hulefâ-i güzîn Ebûbekir ve Ömer sol tarafından, Osmân ve Alî tarafından rıdvanullahi aleyhim ecma’in dahi cülûs ederler.
Fakîr dahi bu meclis-i sa’îdin huzûrunda dîvan durdum.
Hazret-i Risâlet aleyhi ekmelü’s-salâvât hazretleri cümle meclise ser saâdetleriyle îmâ buyurdu ki, “Çağırın otursun” anladım.
Ebû Bekri’s-Sıddîk (r.a.) eliyle “Gel” deyu işâret eyledi. Fakîr dahi varırken teeddüben Hazret-iŞâh-ı velâyet tarafında oturdum. Ebû Bekir (r.a.) “Bu tarafa gelmedin?” dedi. Cevâb vermeye hayâ eyledim. Hazret-i Şâh “Bu mecliste taraf yoktur” deyu cevâb verip, Rasûlullâh (a.s.) tebessüm buyurdular.
Ve Hazret-i Şâh ile hafiyyen mükâleme ettik. Ba’dehu Hazret-i Rasûlullâh (a.s.) minberde sûre-i Feth’i kırâat eyledi. Rü’yâdan mütenebbih oldum.
Ve sene-i mezbûrede Babü’s-Selâm’dan duhûl edip huzûr-ı Rasûl’de dururken Ebûbekir (r.a.) şebekenin Babü’t-tevbe’si yanında durup, fakîr’e “Gel” deyu işâret eyledi. Vardım, kapıyı açtı ve hücreyi dahi açtı. Rasûlullâh (s.a.s.) hurûc edip sağ elinde yeşil ve sol elinde beyaz hırka hiddetle, “Al, giydir” deyu emir eyledi. Fi’l-hâl bükâ eyledim. Ebûbekir (r.a.) “limetubkî (Niçin ağlarsın?)” dedikte, “Rasûlullâh bana gazap eyledi.” dedim. Ebûbekir dedi ki “ancak yolda tekâsül etmeyesin deyu yol gösterdi.” Rü’yâdan uyandım.
Elhamdülillâh, hırka giydikden maadâ hırka senedini dahi ‘an Rasûlillâh telâkki eyledim. Şeyhu’l-ekber Efendimiz Hızır (a.s.)’dan hırkayı giydi. Ve senedini Hızır (a.s.)’dan telâkki eyledi. 1254 tarîhinde Koçana Medresesi dershânesinde manâda Rasûlullâh (s.a.s.) ve Ali, sahabe ve Ebubekir dershâneye gelip, Rasûlullâh (s.a.s.) şiltede oturup Ebûbekir önündeki kilim üzerinde oturdu. Rasûlullâh (s.a.s.) bir divit ve bir kâğıt diye emir eyledi. Fakîr dahi divit ve kâğıt verdim. Üç bend yazdı. Fakîr’e verdi. “Okudum, ma’nâsını bildim. Lâkin mealini bilmedim. Ebûbekir telkîn etsin deyu emir eyledi. Ebûbekir es-Sıddîk telkîn eyledi.
Bir bendi Tevhîdü’l-Ef‘âl ve bir bendi Tevhîdü’s-Sıfât ve bir bendi Tevhîdü’z-Zât. Rü’yâdan mütenebbih oldum.”
Seyyid Hazretleri Şeyh Ömer Abdurresul’den tarikatına kabul edilmesini istemiş, O da bir imtihan olarak Mısır’a dönmesini kendisinin Hanefi mezhebinden olduğunu bildiği halde yolda giderken namazlarını Şafii mezhebi’ne göre öğle ile ikindi namazını ve akşam ile yatsı namazını birleştirerek kılmasını emretmiştir. Seyyid Hazretleri buna “Emir edep’ten üstündür” sözü üzere itaat edip Mısır’a dönmüştür. Döndüğü günü Seyyid Hazretleri “Risâle-i Menba‘ u’n-Nûr Fî Ru’yeti’r-Rasûl” isimli eserinde şöyle anlatmaktadır.
“Seyyidinâ Ömer Abdürrasûl kaddesallâhu sırrehu konaklarında mülâkât edip bîat talep eyledim.
Fakîre “Mısır’a ric‘at eyle” emir buyurdu. “ve seferîyye namazını mezheb-i Şâfiî üzere kılmağı vasiyet edip, ya‘nî, cem‘ ve kasr eyle” buyurdular.
Fakîr de “el-emru fevka’l-edeb” deyip emirleriyle Mısır’a dâhil olup. mihmal-i şerifin dâhil olduğu gün Seyyidinâ ve Mevlâna eş-Şeyh Hasan el-Kuveysnî kaddesallâhusırrehu hazretleriyle Câmiü’l-Ezher’de mülâkî oldum.
Ekmek ve hıyar turşusu ile kuşluk yerler idi. Ellerini ba’de’t-takbîl “Hac’dan geldin mi? dedi.” İmâm Hüseyin (r.a.) hazretlerinin ziyâretini emir eylediler. Fakîr, Câmi‘ü’l-Ezher’den sokak tarafından olan kapıdan makâm-ı âliye girip hâriku’l-âde olmak üzere İmâm Hüseyin’in makâmlarında bir kimse görünmez oldu.
Bâhusûs Duhâ vakti galebelik vakitlerdir. Gelirken hiç kimse görünmez oldu. Baktım ki bir zât o makâm-ı âlide mihrabda “nûrun alâ nûr” ilhâm oldu ki, hazâ Habîbullâhi’r-resûl “ve zâhib ilâ hazretihi fazilete rukbetihi fed ‘âlâ ve meshi zahrî.
Ve ba‘dehu izheb” (ben dahi Hazret’ine varıp ellerini bûseyledim. Ve bana duâ eyleyip arkamı mesheyledi. Ba’dehu “Git”) dedi. Emr eyledi.
Cami’ tarafından olan iki kapı sağ tarafında olan kapıdan câmiye nazar eyledim.
Makâm-ı kebîr hâli idi. Asla insan yok gördüm. Geri döndüm. Mihrâbda Hazret-i Risâlet’i bulmadım. Yine sokak tarafından olan kapıdan serî’an çıktım. Bulamadım. Makâma döndüm. Nâs dolu.
Kezâlik, câmi de nâs dolu buldum. Adeti üzere geri Câmi’ü’l-Ezher’e gidip Seyyidinâ Hasan el-Kuveysnî hazretlerinin elini takbîl ederken “Filân kitâbı okut” buyurdu. Ya’nî, sana ilm-i vehbî oldu demektir. “İzheb ile’r-rûm” (Sen Rûm’a git) emreyledi.
Fakîr ilâ te’hîr Rum’a vardım,
Yine, geri dönüp Câmi’ü’l-Ezher’e gidip Seyyidinâ Hasan el-Kuveysnî hazretlerine gidip elini takbîl ederken “Filân kitâbı okut” deyu bana buyurdu. Ya’nî, sana ilim vehb oldu demektir. Ba‘dehu “Sen Rûm’a git” deyu bize emreyledi.”
Seyyid Hazretleri’nin hayatı yaşadığı bu manevi hâl üzerine tamamen değişmiştir. Alınan bu ilahi emir üzerine Rumeli’ye gitmek üzere İskenderiye’den gemiye biner. Anadolu topraklarında ilk ayak bastığı yer Antalya’dır. Buradan hareketle Gelibolu’na varana kadar Anadolu topraklarını gezmiş, Bu esnâda Bursa’ya da uğradığı muhtemeldir ki Niyâzî-i Mısrî Dîvânı Şerhi’nde Bursa için:
“Keşiş dağı, herkesin malumu olduğu üzere Bursa şehrinin üstünde ulu bir dağ’dır.
Eteği hep kestaneliktir. Dersaâdet’e ve civârına gelen kestâneler hep oradandır.”
diye şehir hakkında malumât vermektedir. Gelibolu’dan Selânik’e, oradan da Serez’e geçerek üç ay boyunca bir medresede müderrislik yapmıştır. Oradan da Koçana’ya geçerek Üsküp valisi Hıfzı Paşa’nın yaptırmış olduğu Koçana Medresesi’nde müderris olarak göreve başlamış olup, o senenin ramazan ayında Koçana Camii’nde ahaliye Kaside-i Emâlî’yi Türkçe şerh ederek okutmuştur. Usul-i Fıkıh ve Fenarî de takrir ettiği dersler arasındadır. Bu dönemde talebeleri Mustafa, İbrâhîm, Ali Hasan ve Ahmed Efendilerdir.
Üsküp valisi Hıfzı paşa bu genç müdderisin methini duyarak kendisini Üsküp’e davet ederek Üsküp’ün ileri gelen alimleri ile tanıştırmış. Bunu neticesinde Seyyid Hazretlerinin ilim ve irfanına hayran kalarak Üsküp’te ikamet etmesini istemişse de Nur’ul Arabi Hazretleri bunu kabul etmeyerek ancak senenin altı ayını Üsküp’te kalan altı ayını Koçana’da geçirmek suretiyle karar kılınmıştır. Bu vakayı Niyâzi-î Mısrî Divân-ı Şerhi’nde şöyle anlatmaktadır:
“Sultân Abdülmecîd Hân Hazretleri tahta cülûs eyledikleri zamân (1839) Dersaâdet’e gittim.
Selânik Müftüsü bir takım fetvâ kitâbları sipârîş etmiş idi; aldım getirdim ve biraz yanında oturdum.
Sonra: “Bana ruhsat ver, memlekete gideceğim.” deyince:
“Ne acele?” dedi.
“Fâmilyayı Koçana’dan Üsküp’e nakledeceğim de ondan.” dedim.
“Niçin Üsküp’e nakl etmek istiyorsun? Orada medrese verirler mi, buldular mı?” dedi.
“Hayır, ama Üsküp’te oturmak isterim.” dedim.
“Niçin Koçana’daki medreseyi terk edersin? Bu kadar vakfı var, güzel düşün. Sonra kadere bühtân etmiyesin.” dedi.
“Ben mü’minim, kadere bühtân etmem.” dedim. O zamân elini sakalına koydu.
Vidinli Hoca da orada idi.
İkisi dahi bu kelâmın küfür olduğuna vâkıf değillermiş.
O vakit hakîkati anladılar.
Hiç takdîr tedbîr ile bozulur mu?”
1843 Yılında Yapmış Olduğu Hac Yolculuğunda
Nakşibendi Meşayıhından
Abdulhalik Kazanî’nin Halifesi Şeyh Mustafa Et-Trabzonî’den
Nakşîbendiliğin Niyâz Koluna Ait İcâzetnâmesini Almıştır.
Silsile-i Aliyeleri Şöyledir;
- Hazret-i Muhammed Mustafâ (s.a.v.)
- Hazret-i Ebû Bekrü’s-Sıddîk (r.a.)
- Hazret-i Selmân-ı Fârisî (r.a.)
- Hazret-i Kâsım ibn-i Muhammed ibn-i Ebî Bekr (r.a.)
- Hazret-i İmâm Caferü’s-Sâdık (r.a.)
- Hazret-i Bayezîd-i Bistâmî (r.a.)
- Hâce Ebû Hasan el-Harakânî (r.a.)
- Hâce Ebû Kâsım-ı Gürcânî (r.a.)
- Hâce Ebû Alî Fâremedî (k.s.)
- Hâce Ebû Yûsuf-ı Hemedânî (k.s.)
- Hâce Abdulhâlık-i Gücdüvânî (k.s.)
- Hâce Ârif-i Rivekerî (k.s.)
- Hâce Mahmûd el-İncîrü’l-Fağnevî (k.s.)
- Hâce Azîzân Ali Râmîtenî (k.s.)
- Hâce Muhammed Baba Semmâsî (k.s.)
- Hâce Seyyid Emîr Külâl (k.s.)
- Hâce Muhammed Bahâeddin-i Nakşbendî (k.s.)
- Hâce Alâüddin-i Attâr (k.s.)
- Hâce Ya‘kûb-ı Çerhî’l Hisârî (k.s.)
- Hâce Ubeydullah Ahrâr-î Semerkandî (k.s.)
- Hâce Zâhid Muhammed-i Bedahşî (k.s.)
- Hâce Dervîş Muhammed-i Emkenekî (k.s.)
- Hâcegi es-Semerkandî-i Emkenekî (k.s.)
- Hâce Muhammedü’l-Bâkî (k.s.)
- Hâce Ahmed-i Serhendî (k.s.)
- Hâce Mâsûm-ı Serhendî (k.s.)
- Hâce Ahmed-i Mekkî (k.s.)
- Hâce Habîbullah-ı Buhârî (k.s.)
- Hâce Hudâ Kulu (k.s.)
- Hâce Molla Muhammed Ubeyd (k.s.)
- Hâce Molla İdrîs (k.s.)
- Hâce Muhammed Niyâz Kulu4 (k.s.)
- Hâce Abdühâlık-ı Kazânî (k.s.)
- Hâce Mustafa el-Trabzonî (k.s.)
- Hâce Seyyid Muhammed Nur’ul Arabi (k.s.)
Seyyid Muhammed Nur’ul Arabi yetiştirmiş olduğu halifelerine, Nakşibendîliğin Niyâz Kolu’ndan almış olduğu icazetnâme’yi yazılı olarak vermiş olup günümüzde de bu uygulama devam etmektedir. Yapmış olduğu bu hac yolculuğunda oğlu Şerif Efendi’nin naklettiğine göre Seyyid Hazretleri yanında bulunan hulefâsından ve Üsküp eşrâfından Nebi Efendi’ye “Bize bu ilm-i zâhir kifâyet etmez, Mekke-i Mükerreme ve beyt-i şerif, Mürşid-i Kâmil arayıp bulmamıza fırsattır. dediğini ve nihâyet bir melâmî dervişi olan Muhammed el-Mekki ile de görüştüğünü şöyle anlatmaktadır:
“1255 tarîhinde Üsküp’te iskân ettim. 1259’da Hicâz’a azîmet eyledim. Mekke-i Mükerreme’ye Şa‘bân’ın ondördünde dâhil olduk. Tavâf-ı kudûm eyledim. Ve Harem-i Şerîf’de otururken bir zât meczûb sûretinde yanıma gelip yan yana oturdu.
Gömleğinde kehle gezip, gömleğime binecek dereceye gelirdi. Bana dediği “Bizim kehle terbiyeli. Gayriye gitmez” dedi.
“İsminiz nedir?” dedim. “Muhammed derviş, ehl-i Mekke’den ve Beytü’l-Kadî evlâdlarındanım.” dedi.
“1245 tarîhinde Hacc’a geldiğin vakit seninle oturdum. Hattâ mavi kürk üzerinde vardı. Lakin hadâset-i sinnin vardı” dedi.
“Tarîkiniz nedir?” dedim.
“Muhammedî” dedi. “İsterim” dedim. “gir” dedi. “Dersin, Cem‘, Hazretü’l-Cem‘ Cem’u’l-Cem‘dir” dedi.
“Makâmât-ı Tevhîd bana telkîn olunduğundan telkîn eyle” dedim.
“Kırk gün halvete gir” dedi. Fakîr dahi kırk gün halvete girdim. Zeytinyağı katık eyledim.
Esnâ-yı halvette, makâm-ı Hanefî ardında rü’yâda bir zât gördüm ki, tavâfda ve Hacer-i Esved ziyâretinde olan izdihâmda elini bûsederlerdi.
Fakîr dahi Bâbü’l-Umre tarafından gelip ol zâtın elini öpmeğe yürüdüm.
Ol zât kıyâm buyurdular. Elini öptüm. Oturdular. Ben dahi uyandım.
Ba‘dehu, Derviş Mehmed Hazretleri’ne manâyı nakleyledim. “Tevhîd-i Zât mürşidi oldun” dedi.
“Ne vakit?” dedim. “Haber veririm” dedi.
Ba’dehu, Zi’l-hicce’nin on beşinci günü Bâbü’l-basît hizâsında Derviş Mehmed’e mülâkî oldum.
Gördüğüm zât yine zuhûr etti. O esnâda Derviş Mehmed çekildi. Ve ol zât duâdan
sonra Beyt-i Şerîf’e karşı fakîr için tazarru‘ ve niyâz eyledikten sonra odaya gelip hizmetimizde
bulunan Gradas’lı Hacı Emîn’i gördük. Manen makâm-ı Cem‘i telkîn eyledi. Ve,
ta‘âm teklif eyledim. “Ta’âm yemeyiz” dediler. Ba’dehu “Medine’ye gitmek isterim, selâm
var mı?” dedi. Fakîr, “Selâm ederim” dedim. “Yarın inşâallâh bu vakit gelirim” dedi. Fi’l-vâki’
ertesi gün ol vakit o mevzi’de yine mülâkî oldum. Ke’l-evvel, Fakîr için Beyt-i Şerîf’e
karşı duâ ve tazarru’ eyledi. Ba’dehu odaya geldi. Hazretü’l-Cem’ makâmını ma’nen telkîn
eyledi. Ke’levvel, ta’âm teklif eyledim. “Ta‘âm yemeyiz” dedikte, “Ta‘âm yemezseniz, lâkin
elbisemi giyersiniz ya” deyup kisvemi verdim. Aldı ve giydi. Ba’dehu, bana “Medîne’de
mülâkî oluruz” dedi. Fakîr dahi Medîne’ye vardım. Fi’l-vâki‘ Babü’s-Selâm’da mülâkî olduk.
Cem’u’l-Cem‘ makâmını telkîn eyledi: izdihâm, güyâ kimse yok gibi idi. “Bağdâd’a gideceğim”
dedi. Fakîr dahi bir haftadan sonra Medîne’den çıkıp, Mısır cânibine teveccüh eyledim.”
Seyyid hazretleri bu hac yolculuğunun dönüşünde şu an Suudi Arabistan’ın batısında Cidde’nin kuzeyinde bulunan Yenbu‘ şehrinde kurban kestirip oranın fukarâsına etli pilav dağıtmıştır. Kendisi de oruçlu olduğundan koyunun başını yiyerek iftar etmiştir. Ertesi gün, gün uykusu uyurken manâda kendisine “Ahadiyyetü’l-Cem’ Makâmı” telkîn edilmiştir. Bu hadise “Risâle-i Menba‘ u’n-Nûr fî-Ru’yeti’r-Rasûl” isimli eserinde şöyle anlatmaktadır:
“Ve gün uykusu uyurken, ma’nâda kendimi Medîne’ye varıp Bâbü’s-Selâm’dan dâhil olur. gördüm. Rasûlullâh (s.a.s.) Hazretlerinin şebeke-i şerîfi yanına vardım. O anda Hazreti Rasûlullâh (s.a.s) Hazretlerinin sûret-i unsûriyyesi olmayan sûret-i nûrâniyyesini görüp, güneşin nûrundan daha sâfî ve nûrlu gördüm. Hz. Rasûlullâh dahi şebeke-i şerifin dâhilinden mübârek ellerini açıp, fakîr’e “Yürü” dedi. Fakîr dahi yürüdüğümde beni, şebeke-i şerîfin içine aldı. Ol ânda şebeke-i şerîfde mahvolup, fakîr’i kendine geçti. Ve Ahadiyyetü’l-Cem‘ makâmını telkîn eyledi.”
Hac dönüşü Üsküb’e geldiğinde Hıfzı paşa’nın tayin olunduğunu yerine Servili Selim Paşa’nın5 vâli olduğunu görmüş yapmış oldukları görüşmeler neticesinde Selim Paşa da Seyyid hazretlerinin müridi olup kendisinden zikr-i daimi almıştır. Seyyid Hazretleri için bir medrese yapmak istemişse de Seyyid, bunun yerine Prizren’deki Sinan Paşa Camisi’nin onarılmasını uygun görmüş ve bu isteği yerine getirilmiştir. Bu camii’nin restorasyonu 2011 yılında “Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA)” tarafından tekrar yapılmıştır.
1848 yılında azledilen Selim Paşa 1850 yılında Hassa Müşirliği’ne getirildikten sonra Seyyid Hazretlerini İstanbul’a davet ederek, Üsküdar-Küçük Çamlıca’daki konağında misafir etmiş, Seyyid Muhammed Nur’ul Arabi Hazretleri altı ay misafirlik yaptığı bu süre içerisinde birçok ‘ulemâ ve meşâyıh ile tanışmıştır.
17 Şubat 1851 gecesi almış olduğu manevi emir üzere kendisine biat edenleri melâmet mesleği usûlüne göre irşâda başlamıştır. Ertesi gün kendisine gelen Alay İmamı Hamit Efendi, Tabur imamı Ali Efendi, Tabur Kâtibi, üç yüzbaşı ve İşkodra ulemasından Şaban Efendi’nin biat ettiği bildiriliyor.
1852 yılında Çerkez İsmail Paşa’nın daveti üzerine Manastır’a gitmiş, burada bulunduğu üç aylık dönem içerisinde Şeyh Bedrettin Simavnevî’nin Varidât isimli eserini Arapça olarak şerh etmiştir.
1868 yılında hakkında yapılan asılsız şikâyetler üzerine hakkında tahkîkât başlatılmak istenmiş, kendisini tanıyan zaptiye Müşiri Hüsnü Paşa tarafından iddiaların asılsız olduğu tesbit edilmiştir.
Bu hâdisenin vukuunda Seyyid Hazretleri İstanbul’a davet edildi, devlet ricâli ve şeyhü’l-islâm ile görüştü. Hatta bu görüşmelerinde hakkındaki şikâyetleri duyan Sultan Abdülaziz Han, Hazret-i Pîr’in bizzat kendisinin dinleyeceğini, huzur derslerine çağrılmasını ve orada kendisine bu meselenin sorulmasını irâde buyurur.
Fermân yerine getirilerek Şeyh Muhammed Nur’ul Arabi huzur dersine davet edilir. Orada bulunan dönemin Şeyhü’l-İslâmı kendisine irâde konusu hakkındaki düşüncelerini suâl eder.
Hazret, şöyle cevap verir:
“Kulda cüz’î bir irâde elbette mevcûddur. Mes’ûliyetin kaynağı da budur. Ancak herkeste ve her zaman değil. Meselâ ben elbette cüz’î bir irâde sahibiyim. Lâkin pâdişâhın emriyle geldim. Buradan kalkıp gitmek ise benim elimde değildir. “Gel” denilir geliriz; “git” denilir gideriz.
Demek ki burada irâdem belli bir hususta yok hükmündedir. Aynı şekilde pâdişâhın huzurunda bulunduğumdan dolayı yapabileceğim hareketler de sınırlıdır. Bâzı kimseler de aynen bu misâlde olduğu gibi daimî bir surette Rabb’lerinin huzurunda bulunduğunun idrâki içinde yaşar. Allâh her yerde hâzır ve nazır olduğu hâlde pek çok kimse, kendilerini sâdece namazda huzûr-ı ilâhîde kabul ederler. Hâlbuki belli bir manevî mertebeye yükselmiş olanlar, her an huzûr-ı ilâhîde bulundukları idrâki ile yaşarlar.
Böyle kimselerde cüz’î irâdenin var sayılıp sayılmayacağını varın siz takdîr edin.”
demiş ve bu cevap pâdişâhın hoşuna gittiğinden, Seyyid Muhammed Nur’ul Arabi’ye ihsân ve ikrâm etmiştir. Yapmış olduğu bu İstanbul ziyaretinde Hüsnü Paşa’nın konağında altı ay kadar misafir kalmıştır. Bu misafirliği esnasında kendisinden Niyâzî-i Mısrî Hazretlerinin Risâle-i Haseneyn isimli eseri hakkında malumât vermesi istenmiş ve Seyyid hazretlerinin yapmış olduğu inceleme neticesinde şeriata aykırı bir husus olmadığı belirtilerek eserin tekrar basımı sağlanması için gerekli izin çıkartılmıştır. Bu meseleyi Niyâzî-i Mısrî Dîvânı şerhinde şöyle anlatmaktadır.
“Bir kerre de fakîri Hüsnü Paşa İstanbul’a davet eylemiş idi. Gittik. Bir gün Müsteşâr Fikri Efendi -şimdi Fikri Paşa’dır- elinde bir risâle ile yanımıza geldi. “Bu risâleyi Paşa gönderdi. Bir def‘a görün, akşam bu risâle hakkında sizinle görüşecek.” dedi.
Risâleye baktım. Mısrî Efendi’nin şu mevzû‘-ı bahs olan risâlesi. Sonra akşam Paşa ile görüştük. İstanbul’da birisi bu risâleyi tab‘ ettirip başka kasabalarda satarken bir defterdârlık tarafından tutularak, liecli’l-muâyene (incelenmek için) Dersaâdet’e göndermişler. Fikri Efendi’nin bize getirdiği risâle o imiş.
Biz mütâlaa ettikten sonra onu Şeyhü’l-islâma götürecek imiş. Sonra, “Risâle doğrudur ve şerîata mutâbıktır.” dedim. O zamân Şeyhü’l-islâm, Hasan Efendi idi. Fikri Efendi risâleyi ona götürüp beyânâtımızı da söyleyince, Şeyhü’l-islâm, “Mâdem ki Hoca
Efendi şerîata mutâbıktır demiş, doğrudur.” diyerek risâleyi tasdîk edip sadâretin tekdîrnâmesiyle mahalline iâde ettirmiş idi”
1869 yılında Topal Osman Paşa ve Hüsnü Paşa’nın daveti üzerine oğlu Şerif Efendi ile birlikte beş ay boyunca İstanbul’da misafir kaldı. Yapmış olduğu bu üçüncü ziyaretinden sonra 1870 yılında Üsküp’e dönen Seyyid Hazretleri, bu tarihte Tikveş’te birkaç gün misafir kaldı. Bu esnâda yaşadığı bir tecellî ile kendisine “Kutbiyyet” makâmı verildi.
1871 yılında Ahmed Muhtar Paşa’nın daveti üzerine bir kez daha İstanbul’a gelen Seyyid Hazretleri, Harîrizâde’nin Sarıyer – oyacıköy’deki yalısında misafir kalmış bu esnâda başta Harîrizâde olmak üzere Mürefteli Abdullah Hulûsi Efendi, Evkâf Müfettişi Hacı Tevfik Efendi, Mısır Mollası Kâmil Efendi, Şehremini Pazartekke meydanı Rifâi tekkesi Şeyhi Ahmed Sâfi Efendi, Mevlânakapı Tarsûs Rifâi Tekkesi Şeyhi Abdülkerim Efendi gibi zamanın önde gelen mütefekkir ve mutasavvıfları Seyyid hazretlerine intisâp etmiştir. Bu esnâda Seyyid Şerif Cürcani’nin Vahdet-i Vücut risâlesini okutmuşlardır. Seyyid Hazretleri bu ziyaretinde Eyüp Nişanca’daki Şah Murad Dergâhı’nda Seyyid Abdülkadir Belhi hazretlerini de ziyaret etmiş burada da misafir olarak kalmıştır.
1879 yılında oğlu Şerif Efendi’nin isteği ve Ustrumca ihvanının isteği üzerine senenin altı ayı Üsküp’te, altı ayı Ustrumca’da kalmak üzere Ustrumca şehrine yerleşmiştir. Aynı sene 110 ihvanıyla beraber Hacc’a gitmiş, 1884 yılında bu sefer 130 ihvanıyla beraber tekrar Hacc’a gitmiş bu hacc vazifesinden dönüşte Süveyş Kanalı’ndan geçerken damadı Abdurrahim Efendi vapurda vefat etmiş, o bölgedeki Ayn-ı Musa denilen mahalde toprağa verilmiştir.
Bu son veda Haccından sonra Seyyid Hazretleri bu sefer kalıcı olarak Ustrumca’ya yerleşir. Ve 1887 senesinin mart ayının 13’ünde bu âlem-i fenâdan dâr-ı bekâ’ya irtihâl etmiş olup vefât ettiği odasında sırlanmıştır.
Fakat Osmanlı devletinin balkanlar’dan çekilmesi ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan sosyalist Yugoslavya Federasyonu yönetimi tarafından yürütülen din karşıtı özellikle İslâm karşıtı programların sonucu olarak 1945 yılında yerine postahane yapılması bahanesiyle yıkılmıştır.
Günümüzde metruk bir bina olarak durmaktadır.
Bu bina yakın zamanda Türkiye’den bir hayır sever tarafından alınmış olup, yeniden ihya edileceği günü beklemektedir.
