Ehadiyet Sırrı ve “Ve Men Yercu Likâe Rabbi” Ayetinin Hakikat Manası

“Ve men yercu likâe rabbihî fe’l-ya‘mel amelen sâlihan ve lâ yuşrik bi ‘ibâdeti rabbihî ehadâ.”
(Kehf, 110)
Sen Rabbi’ne mülaki olmak için amel-i salih ile ibadet et; fakat Ehadiyet’e el uzatma.
Rabbini arzu eden kimse, O’na hiçbir şeyi ortak etmez.
Bu zahir manasıdır.
Ehad birdir. Halk, Hak’tan gayrı bir şey görür.
Hazret, Ehad’ı Ehadiyet manasında almıştır.
Cenab-ı Hakk’ın Zât-ı Kudsi İlâhî’si gayr-i misliyetle anılır.
Bu makamda zuhur namına bir şey yoktur.
Hadiste bu makama işaret vardır:
“Küntü kenzen mahfiyyen – Ben gizli bir hazine idim, bilinmek murad edince halkı halkettim.”
Cenab-ı Hak mertebe-i gaybdan mertebe-i zuhura tenezzül eyledi.
Fakat bu zuhur kendi Zât’ından Zât’ına olmuştur.
Bu hâl, tecellî-i evvel – taayyün-i evvel diye adlandırılır.
Ehadiyette bir tecelli vardır; o da yalnız Ehad ismi ile olur.
Bu makam Zât-ı sırf’tır — esmasından, evsafından münezzehtir.
Bu mertebede Cenab-ı Hak “Allah” ismiyle dahi vasıflanmaz.
Sıfatları batındır; orası Zât-ı sırf makamıdır.
Esmanın mezahiri gaybdadır, makam-ı tenzih orasıdır.
Orada abid yoktur ki ibadet olsun.
“Rabbin ibadetine iştirak ettirme”
o makamda ne abid vardır, ne ma‘bud
Rabbin likâsını isteyen, Ehadiyet’e iştirak etmez.
O makama gitmek mümkün değildir.
O makam Muhammediyye Makamıdır (s.a.v).
Vahidiyet mertebesinde zahir olur.
Uluhiyet ve Vahidiyet makamıyla iktisab etmiştir.
“Elhamdü lillahi Rabbil âlemîn”
— Evvelâ Allah, sonra Rab gelir.
Önce Uluhiyet, sonra Rububiyet mertebesi gelir.
Ehadiyet ise onların fevkindedir.
“Ve men yercu likâe rabbihî” —
Rabbinizin likâsını talep ederseniz amel-i salih işleyiniz.
“Ve lâ yuşrik bi ‘ibâdeti rabbihî ehadâ” —
Rabbinizin Ehadiyetine iştirak etmeyiniz.
Uluhiyet, Vahidiyet ve Makam-ı Zât sırf tenzihtir.
Şah-ı Vilayet Efendimiz buyurur:
“Kul hüvellahu ehad” suresinin manası,
Kemâl-i İhlas, Cenab-ı Hakk’ı kendi isim ve sıfatlarından tenzih etmektir.
Orada esma ve sıfat yoktur.
Ehad kelimesi bu manaya işaret eder.
“Ve lem yekün lehû küfüven ehad” —
Hakk’ın misli yoktur; zira kendinden başka yoktur ki misli olsun
Vahdette ne misal ne de misil vardır.
Her mazharda Hakk, o mazharın kabiliyetince zuhur eder.
Her tecelli biriciktir.
Ehadiyet her şey için asıldır.
Ehadiyete ilim taalluk etmez; bilinmekten münezzehtir.
İlim sıfattır; Zât’ta batındır.
Bir çekirdekte meyvenin tafsilatı batındır.
Ektiğinde tafsilat zahir olur ama çekirdek artık görünmez.
Çekirdek batın, meyve zahirdir.
Zuhur mertebesi tafsil mertebesidir; kemal oradadır.
Bu kâinat şuunat-ı zâtiyeden ibarettir.
“Külle yevmin hüve fî şe’n” —
Her an yeni bir şe’ndedir.
Hadisat, şe’nat-ı ilahiyedir.
Batından zahire dökülür; deniz ve katre misali…
Katre denizde batın olur; denizlik onları iptal eder.
Üzüm zahirde sudur; hem zahir hem batındır.
Zuhurunu teşbih, bütününü de tenzih edersin.
Kemal-i müşahede böyledir.
İbrahim (a.s.)’ın Halillik makamı budur:
Hak’ta tahallül etti, Hak’ta batın oldu.
Fiilleri, sıfatları, mevcudiyeti Hak’ta fânî oldu.
Onda Hak’tan başka bir şey kalmadı.
Bu hâl ilmen değil, tahakkuk mertebesindedir.
Hakk’ta batın olanı ateş yakmaz.
“Ya nâr kuni berden ve selâmen alâ İbrâhîm.”
(Ateş, İbrahim’e serinlik ve selamet ol.)
“Ya nâr kuni berden ve selâmen alâ İbrâhîm.”
(Ateş, İbrahim’e serinlik ve selamet ol.)
Ateş, İbrahimliği bulamadığı için onu yakmadı.
Surette ne varsa sirette o da Hakk’a aittir.
Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimize denildi:
“Bu halkın sana karşı yaptıkları seni mahzun etmesin.”
Allah dileseydi hepsini ümmet-i vâhide yaratırdı.
Fakat hilkat böyle iktiza etti; iyi de kötü de bulunacaktı.
Kötü olmazsa iyi bilinmezdi.
Bu, fark âleminin gereğidir.
Kur’an’ın bir adı Fürkandır; çünkü tefrik eder.
Kur’an’ın ayetleri hem tayyibattan hem habisattan bahseder.
Hepsi Ayet-i İlahiyedir.
Haramdan da bahsetse, o da ayettir;
Besmelesiz okunmaz.
Bu âlem içinde hepsinin bulunması bir ayettir.
İyinin iyiliği, kötünün kötülüğü hep bir ayettir.
Varlık bunları iktiza etmiştir.
Tayyib tayyibdir, habis habistir.
Ayât bakımından fark yoktur
Hüseyin Şemsî Ergüneş (k.s.)
