Bir Mürşidi Kamile Biat Gerekli Mi?

Kaynak Kitap: Hikmet Deryasında Seyran Hikmetname
Yazar: Nahit Sertdemir
Siteye Eklenme Tarihi: 05.11.2025

Bir mürşid-i Kamile neden biat edilir?

Bir mürşide biat etmek gerçekten gerekli mi?
Bazıları, “Mürşide niçin gerek duyulsun? Çünkü Kur’ân bize yeterli” derler.

Hâlbuki yolu bilmeyen bir kişiye bilen birinin yol göstermesi veya tarif etmesi memnuniyet verici bir durum olduğu gibi, aynı zamanda da zaruri bir ihtiyaçtır.

İşte bu sebepten dolayıdır ki, Cenab-ı Allah sapkınlara, âsileşen insanlara, nebi ve resûllerini yol gösterici ve eğitici rehberler olarak göndermiştir.

Hikmet Deryasinda Seyran 819x1024

İnsanın kendi başına tekamülü mümkün olsa idi Cenab-ı Allah, Nebi olan Hazreti Mûsâ’yı, veli olan Hazreti Hızır’dan ilim tahsil etmeye göndermezdi.
Mûsâ Aleyhisselâm’ı Hızır Aleyhisselâm’a gönderen Rabbimiz bizlere bilenlerden faydalanmamız gerektiğinin en güzel örneğini vermiştir.

Kur’ân-ı Kerim’de;

“Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz kişilerden başkasını Resûl göndermedik.
Eğer bilmiyorsanız, bilenlere (zikir ehline) sorun”
(Nahl, 16/43)

buyrulmuştur.

Bir mürşide biat etmenin gerekliliğine delil; Resûlullah Efendimizin Rabb’i üzere mi’râc’a giderken, Cebrâil Aleyhisselâm’ın Resûlü Ekrem Efendimize yol göstermesi de bir başka örnek teşkil etmektedir.

Yalnız burada hassas bir nokta dikkatimizi çekiyor:

Ne olduğu belli olmayan, ilimden, irfândan bihaber ve hikmetten nasipsiz olanlar, cehâlet bataklığında nefsin esareti altında dolaşanlar, dolaştığı bataklıkta yalnız kalmamak için insanları aldatarak kendisiyle birlikte ateşe atanlar, ortaklıkta mürşidim diye dolaşanlar fazlasıyla mevcut.

Bu hususta çok dikkatli davranıp onların tuzağına düşmemek dikkat etmek gerekir!.

Bi’at edilmesi uygun görülen mürşid; tevhidî ilmiyle mürşebhez olarak şeriat, tarikat, hakikat ve mârifet bilgilerine sahip olmalıdır.

Çünkü hakiki mürşid, sahip olduğu bu ilimleri hayatında bizzat uygulayarak bilmeyenlere yol gösterirken, hâlinin tezâhürü olan sohbetleriyle de örnek olan kişidir.

Peygamber Efendimiz’in “Ey Ali, kendine bir arkadaş bularak yola çık” hadisi de bu konuya örnek teşkil etmektedir. Yolun yabancısı olanların menziline, bir rehber sayesinde daha kolay ulaşabilecekleri de ehlullah tarafından teyit edilmektedir.

Tekrar mürşide biat meselesine dönecek olursak, kişi yeteneğine, kapasitesine göre araştırarak bulduğu mürşidin ilmine irfanına itimat ederek ondan istifade etmek/yararlanmak niyetiyle mürşidine bağlandığında, aralarında güçlü bir bağ oluşur.

Konuyu toparlayacak olursak, mürşid müridin telkinine uyacağına, göstereceği yolda yürüyeceğine; mürşit ise yaşantısıyla âyet ve hadislerin ışığı altında yürüyeceği hususunda birbirleriyle ahitleşerek sonu vuslat olan tevhid yolunda güzel bir örnek oluştururlar.
Yürüdükleri vuslat istikametinde, seyir hâlinde iken mürşit veya mürşidin hata yapması, yanılması durumunda birbirlerini uyarmaları beraberliklerinin daha sağlıklı olmasını sağlar.

Mürid, taze bir ağaç gibidir. Ne tarafa çekersen o tarafa eğilir. Bir mürid/tâlebe de ağaç misâli hata yapması hâlinde, mürşidinin uyarısıyla yolunu çabucak doğrultur. İkâz hususunda bir hassas nokta daha mevcuttur. Şöyle ki, mürşidin talebesini uyarmasına kimse karşı çıkmaz; ama mürşidin hatâya düşmesi hâlinde talebenin mürşidini îkaz etmesi bazıları tarafından uygun görülmez.

Hâlbuki müridin mürşidini yapabileceği bir yanlıştan, bir hatâdan dolayı îkaz etmezse; en büyük hatâyı yapmış olur ki, işte o zaman isyan edenlerden ve günahkârlardan olur.

Lâkin mürşit, müridin ikazına rağmen ehl-i sünnet yolundan ayrılıp, tevhid yoluna uygun olmayan hareketler sergilemeye başlar ve hatasından dönmezse aralarındaki ahitleşme sona erer. Mürşidin hatalı davranışında hikmet aramak müridi yanlışa sevk eder. Bazıları mürşit hata yapmaz, o hâlde biz kim oluyoruz ki ona uyarıda bulunalım, derler.

Beşer hatasız olmaz.

Uyanık bir müridin, tevhidin uzmanı olmuş bir kâmil mürşidin ilminden ve irfanından faydalanması, kimliğinden habersiz olduğu ilim sahiplerinden istifade etmesinden daha verimlidir.

Bir de şu hususa dikkat etmekte yarar vardır. Yeterli olgunluğa erişmeden birden fazla ilim sahibinden istifade etmeye kalkmak kişiyi şüpheye düşürebilir. Şüphe ise insanın imanını etkileyen en tehlikeli ahlâkların başında gelir.

Şimdi de, konuyu ayrı bir pencereden bakarak izah edelim.

Her insan kendisine, yaşamı boyunca bir yol seçer, bir hedef belirler. Tercih edilen yol ya maddiyat ya da mâneviyat ağırlıklıdır.

Yalnız şu hususu göz ardı etmemek gerekir: (Görünüşte tercihi yapan kul olsa da, hakikatte Hakk’tır. Çünkü hidayet, Allah’tandır)

“Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (Tekvîr, 81/29)

Maddiyata yönelik yolu tercih eden birisine, hakikat ilminden/mânâdan bahsetsen bile yine hiç iltifat etmez. Bu guruba dahil olanların çoğu namazlarını kılarlar, az da olsa duâ ve niyazları da vardır. “Kıl beşi, kurtar başı” sözü sanki onlar için söylenmiştir. Daha ötesini ne düşünürler ne de akıllarından geçirirler.

Eğer bir kimse Peygamber Efendimizin hadislerini ve Kur’ân âyetlerini kendine rehber seçerek, seçilmişler sınıfına dâhil olmayı ve yönünü cemâllullaha doğru döndürmeyi arzu ederse; işte o zaman, kendisine bir öğreticinin gerekli olduğu gerçeğini görmeye başlar. Bakınız bu hususta Cenâb-ı Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor:

“(Yâ eyyühellezîne âmenûttekûllâhe vebteğû ileyhil vesîlete ve câhidû fî sebîlillahi lealleküm tüflıhûn)

“Ey inananlar! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya yol (vesîle) arayın ve yolunda cihad (cehd) edin ki, kurtuluşa eresiniz.” (Mâide, 5/35)

Peki, âyette adı geçen vesîle nedir? Vesîlenin Kur’ân olduğuna dair görüş beyan edenlerin yanında, gerçek bir kâmil mürşid olduğu hususunda görüş sunanların sayısı da oldukça fazladır. Hatta bu hususta evliyâullâhın fikir birliğinde olduğunu da yapılan araştırmalardan anlıyoruz.

Yalnız tam bu noktada mürşidlik müessesesi hakkında çok önemli bir hususa parmak basmak gerekiyor: Özellikle halkımız arasında (sahte mürşitlerin fazlalığı nedeniyle) hakiki olarak tarikat, mürşit veya şeyh kelimeleri gündeme geldiğinde; kızma, öfkelenme veya lanet okuma gibi tepkilerle sık sık karşılaşıyoruz. Fakat konunun özüne doğru inildiğinde karşımızda şöyle bir manzara çıkıyor: İnsan olarak yaratılan her mahlûkun bir mürşidi vardır. Nasıl mı? İşte şöyle:

İlkokula yeni başlayan bir çocuğun öğretmeni o çocuğun mürşididir. Yeni meslek öğrenmeye başlayan çırağın mürşidi ustasıdır. İlim talebinde bulunan bir kimsenin mürşidi, onun hocası veya öğretmenidir. Eğer bu mantıkla konuyu incelersek her insanın bir mürşidi olduğu gerçeğine şahit oluruz. Şimdi olayı bir de başka bir açıdan bakalım.

Bütün insanlığın gönlünde yer tutmuş;

“Elif okuduk ötürü
Pazar eyledik götürü
Yaratılmışı severiz
Yaratandan ötürü”

diyen gönüllerin sultanı bir Yunus Emre (1240?–1321?)

“Ne olursan ol yine gel. Bizim kapımız umutsuzluk kapısı değildir”

diyen bir Hazret-i Mevlânâ (1207–1273)

“Kani bir mürşid-i kâmil isteyen

Yetiş Elmalılı’da Ümmî Sinan’a”

diyen bir Mısrî Niyâzî Sultan. (1617–1694)

Ankara denilince hemen akla gelen, mânevî simge olmuş bir Hacı Bayram Velî. (1352–1429) Emir Sultân, Merkez Efendi, Hacı Bektaş Velî, Pir Sultân Abdal ve onlar gibi daha niceleri! Bir kâmil mürşit kanalıyla gönüller sultanı olmadılar mı?

Bakınız Yunus Emre Hazretlerinin yaşamış olduğu bir olay, bir mürşide ihtiyaç gerçeğine nasıl da parmak basıyor:

Zamanın büyük ulemâları, dinî konularda yüksek mertebelere ulaşmış âlimler, Yunus Emre Hazretlerinin şeyhi Tapduk Emre’yi imtihan etmek, hatta aşağılamak/mahcup etmek amacıyla dergâha gelirler. O esnada dergâh kapısında bekleyen Yunus Emre, gelenlere ne istediklerini sorar.

Yunus Emre’yi hor gören ve tepeden bakan âlimler: “Şeyhine bir sualimiz var. Cevabını alıp hemen döneceğiz.” derler.

Gelenlerin maksadını çok iyi keşfeden Yunus Emre Hazretleri: “Soracağınız suali bana sorun” diyerek karşılık verir. Fakat gelenlerin derdi Tapduk Emre’yle. Kendilerine Âşık Yunus’u muhatap bile almak istemezler. O kadar kalabalıkla baş edemeyeceğini anlayan, fakat pes etmeyen Âşık Yunus:

“Efendiler o hâlde müsaade edin de ben sizlere bir sual sorayım, cevabını verdikten sonra içeriye girersiniz” der.

Zâten takıldıkları engelle sınırlanan ulemâ grubu, bir an evvel içeriye girebilmenin telaşı ile “Haydi ne soracaksan sor da, biz de dergâha girelim” diye karşılık verdiklerinde, kitapların yazmadığı çok ilginç ve ilk kez duydukları bir sual ile karşılaşırlar:

“Allah’ın tecellisi zâtından mıdır? Sıfatından mıdır?”

Gerçekten böyle enteresan bir sualle ilk kez karşılaşan âlimler, birbirlerine yardım ister gibi bakışırlar. Lâkin hiç birinden herhangi bir cevap çıkmayınca, kitaplarını karıştırmazlar, zihinlerini zorlarlar ama nâfile; çünkü sorulan soruya cevap vermekten âciz kalmışlardır.

Yunus Emre Hazretleri bu olayı istinâden bakın neler söylemiş:

Bir sinek bir kartalı
Kaldırdı vurdu yere
Yalan değil gerçektir
Ben de gördüm tozunu

Âşık Yunus kendisine sual sorumu, gelen kalabalığı da kartala benzetiyor. Yani küçücük bir sual sordum. Gelenlerin her biri rütbe makâm sahibi kimseler olduğu hâlde hiç birinden de cevap alamadım:

Bir serçenin kanadın
Kırk kâğnıya yüklettim
Kırk çift dahi çekmedi
Şöyle kaldı koşulu

İmtihan için Tapduk Hazretlerinin kapısına gelenler kırk kişilermiş. Serçe kanadı kadar küçücük olan sualimi kâğnı mesabesindeki kırk kişiye sordum, maalesef hiç birinden de cevap alamadım.

Hakikatte ise kanat uçmayı sağlayan bir uzuvdur. Yani hakikatten bir kesitir. Kırk kâğnı dört makâmdır. Dördüncü makâmda elde edilen hakikat ilmini, bu dört makâm taşıyamadı. Hakikat makâmıyla kayıtlı olmadığı için anlatılmaktan öte bizzat yaşanır.

Âynî ilâhînin devamında:

Kadılar müftüler cümle geldiler
Kitaplarını hep bir yere koydular
Sen bu ilmi kimden aldın dediler
Bir kâmil mürşide varmasan olmaz

Tapduk Emre Hazretlerine imtihan için gelen grup içerisinde zamanın kadıları müftüleri de varmış. Bu beyitleriyle Yunus Emre, özellikle kadıları ve müftüleri kastederek, böyle sorulara cevap bulmak isterseniz, makâm ve rütbenizi bir kenara bırakıp, bir mürşid-i kâmilin tâlim ve terbiyesinden geçtikten sonra cevaplayabilirsiniz mesajını veriyor. Tabiî mesajı duyma gereği duyanlara. Peki, bu sorunun cevabını biz nasıl anlayalım?

Şimdi de bu tür suallere cevap arayanlara, okuduğumuz dörtlüğün de içinde bulunduğu ilâhîsiyle Âşık Yunus bakın nasıl sesleniyor:

Gel ey kardeş, Hakk’ı bulayım dersen
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz
Resûlün cemâlin göreyim dersen
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz

Niceler gittiler mürşit arayı
Arayanlar buldu derde devâyı
Bin kez okur isen aktap karayı
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz

Gel imdi kardeş gidelim bile
Cümle âşıkların bağrını dele
Cebrâil delildir Ahmed’e bile
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz

Kadıtlar müftiler cümle geldiler
Kitapların hep bir yere koydular
Sen bu ilmi kimden aldın dediler
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz

Yunus Emre bunda mânâ var dedi
Bir kâmil mürşide sen de var imdi
Hazreti Musa’ya Hızır’a var dedi
Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz

Burada işin en hassas noktası, mürşidim diye huzuruna varılacak ve hakikate talip olana bir şeyler öğretmesi beklenilen mürşidin kâmil mi, nâkıs mı olduğunu keşfetmek olacaktır.

Zâhirî ilimlerde (Kur’ân, Fıkıh, Hadis gibi) istersen zirveye çıkmış ol, eğer gerçek bir mürşid-i kâmilden ilm-i tevhid/tasavvuf ilmini tahsil etmez isen, hakikat cihetinden sorulan her sual karşısında âciz kalmaya mahkûm olursun. Kâmil bir mürşidi bulup ona intisap ederek, alınacak telkin doğrultusunda bir hayat tercih edilecek olursa, hedeflenilen çizgi istikameti ne emin adımlarla yürümüş olursun!

Tam bu çizgide, işin püf noktası var. Eğer kendimize tasavvufu yol olarak seçecek ve bu yolu benimseyecek olursak; ilk önce en zor, en ağır tecellilerin bizî beklediğini aklından çıkarmayalım. Zira Allah’ın en ağır tecellileri önce nebi/lere, sonra veli/lere, daha sonra da habibini seven ve yolundan gidenlere olur. Yalnız bu noktada da şöyle bir soru aklımıza takılabilir. Böyle ağır tecellilerde bulunması için, Allah’ın nebilerine, velilerine garezî mi var?

Hayır, tam aksine; o tecelliler, olgunlaşma ve kemâle gelmede, hedefe ulaşılma aşamasında yol ehline yardımcı olacak etkenlerdir. Büyük adam olabilmek için Üniversite tahsili yapan birinin çektiği sıkıntı ve zahmetle, sadece ilkokul tahsili yapan bir çocuğun çektiği sıkıntı ve zahmet aynı mıdır?

Her namazda okuduğumuz “Allahümme entesselamü vemin-kes-selam, tebarekte ya zelcelali vel ikram” Allah’ın celâl tecellisi gerçekte ikramıdır. Hepimiz “Cehennem cennet yolunun üzerindedir” sözünü duymuşuzdur. Her cennetlik kul, Cehenneme girmeden cennete giremez. Bunun ister dünya için, isterseniz ahiret için düşünün; çünkü rahat ve huzura sıkıntının sonunda kavuşulur.

Bir başka hakikat ifadesi ile Fenâ meratibinde yanma vardır: Cennet-Cehennem’den (Bekâbillah, Fenâfillah’tan) sonradır.

Cenab-ı Allah cümlemizi, gerçeğe erdirip, saf ve temiz bir hâlde yanına aldığı kulları zümresine ilhâk eylesin.

Nahit Sertdemir
“Hikmet Deryasında Seyran Hikmetname” kitabından.

Hikmet Deryasinda Seyran 819x1024
Scroll to Top